HATA BİLDİRİMLERİNİZ İÇİN TIKLAYIN
سُورَةُالْاَعْرَافِ  ١٦٢ 
الجزء ٩

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿ ٩٦ ﴾ اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتًا وَهُمْ نَٓائِمُونَۜ ﴿ ٩٧ ﴾ اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ ﴿ ٩٨ ﴾ اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟ ﴿ ٩٩ ﴾ اَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْۚ وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ﴿ ١٠٠ ﴾ تِلْكَ الْقُرٰى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓائِهَاۚ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِر۪ينَ ﴿ ١٠١ ﴾ وَمَا وَجَدْنَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍۚ وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ ﴿ ١٠٢ ﴾ ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَظَلَمُوا بِهَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿ ١٠٣ ﴾ وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ ﴿ ١٠٤ ﴾

سُورَةُالْاَعْرَافِ  ١٦٢ 
الجزء ٩
A`râf Sûresi  162 
Cüz  9

96  Eğer o (peygamberlerin tebliğine muhatap olan) memleketlerin halkı (, kâfir olup isyan edeceklerine) gerçekten iman etseler ve (günahlardan) hakkıyla sakınsalardı, elbette onlar üzerine gökten ve yerden (gelecek yağmur ve rızık gibi) nice bereket (hazine)leri( ni) açardık. Velâ kin (ısrarla) yalanladılar, Biz de kazanmakta bulunmuş oldukları (inkâr ve isyan gibi kötü) şeyler sebebiyle onları yakalayıverdik.

97  Yoksa o memleketlerin halkı, çetin azabımı zın onlara geceleyin kendileri uyurlarken (ansızın) gelmesinden (korkmayıp) emin mi oldu(lar ki, kötü lük yapmaktan hiç tedirgin olmadılar)?

98  Yoksa o ülkelerin milleti, kuşluk vakti kendi leri (son derece gaflet içerisinde) oyna(yıp duru)rlar ken, çetin azâbımızın onlara (anî olarak) gelmesin den (endişelenmeyip) güvende mi oldu(lar)?

99  Yoksa onlar Allâh’ın(, kulunu beklemediği ta raftan ansızın yakalaması anlamına gelen o feci) mek rinden güvencede mi oldular? Fakat hüsrâna uğra yan (o inkârcı)lar toplumundan başkası Allâh’ın mekrinden emin ol(up da kendini güvende san)maz.

100  (Önceki ümmetlerden oluşan) ahâlisinin (he lâk edilişinin) ardından (türeyip, Mekke civarındaki) o toprağa varis olmakta bulunan o kimselere şu gerçek iyice belirmedi mi ki; Biz dileseydik (önceki lere yaptığımız gibi) onlara günahlarını(n cezasını) dokundururdukgünahları sebebiyle onları helâk ederdik. Ama Biz (, irâdesini iman yönüne sarf etmediği için hikmetimiz gereği imanını dilemediğimiz) o kişilerin kalpleri üzerine mühür basarız da, artık onlar (geç miş inkârcı ümmetlerin başlarına gelen azaplarla ilgili kıssaları, ibret kulağıyla) işitemezler.

101  İşte o (Nûh, Âd ve Se mûd kavimlerinin yurtları gibi) memleketler ki; onların haberlerinden bir kısmını sana anlatmaktayız! Andolsun ki; pey gamberleri onlara pek açık (mucize ve) deliller ge tirmişti de onlar, önceden (mucizeleri görmemişken) yalanlamış oldukları o (iman edilmesi gereken) şey(ler)e (sonradan da) asla inanır olmamıştılar. İşte Allâh (inkârcılıkta ısrarcı olmayı tercih edeceklerini bildiği) o kâfirlerin kalpleri üzerine böylece (güçlü ve sağlam şekilde) mühür basmaktadır!
Tefsir ehli, kâfirlerin daha önce inkâr etmiş oldukları şeylere inanmamasının manası hakkında birkaç görüş sunmuşlardır:
a) İbni Abbâs ve Süddî (Radıyallâhu anhüm)ün beyanları vechile; kâfirler Âdem (Aleyhisselâm)ın sulbünden zerrecikler halinde çıkartıldıkları kâlû belâ gününde dilleriyle ikrar ettilerse de içlerinde inkârı gizlemiştiler. Böylece onlar zoraki iman ve ikrarda bulundular, ama Allâh-u Te`âlâ herkesin gizli ve âşikâr tüm hallerinden hakkıyla haberdâr olduğu için bu âyet-i kerîmesinde onların ruhlar âleminde içlerinden inkâr etmiş oldukları hakikatlere dünya âleminde de inanmadıklarını beyan etti.
b) Burada onların, peygamberler gelmeden önce inanmamış oldukları şeylere, rasûllerin gelişinden sonra da inkârı sürdürdükleri ya da peygamberlerin ilk gelişinde inanmadıkları mûcizelere, ömürlerinin sonuna kadar inanmamayı sürdürdükleri ve artarda mûcizeler gördükleri halde inkârda ısrarcı bir vaziyette öldükleri açıklanmıştır.

102  Biz o (insa)nların birçoğu için (Allâh-u Te`â lâ’ya verdikleri) hiçbir ahde (vefalılık) rastlamadık. Gerçekten de Biz onların ekserisini elbette (yol dan çıkmış) fâsıklar olarak bulduk.

103  Sonra onların ardından Mûsâ’yı âyet (ve mûcize)lerimizle Firavun’a ve (kavminin) ileri gelenlerine gönderdik de onlar o (iman edinilmesi kaçınılmaz ola)n (mûcizelere inanacakların) a (, inkâr ederek) haksızlık ettiler. Artık (bir) bak ki o bozguncuların (feci) âkıbeti nice oldu?
Acem hükümdarlarına “Kisrâ”; Rum krallarına “Kayser” dendiği gibi, Mısır meliklerine de bir lakap olarak “Firavun” denmekteydi. Mûsâ (Aleyhisselâm) ın dönemine rastlayan Firavun’un özel ismi ise Kâbûs ya da Velîd idi. Mûsâ (Aleyhisselâm) on sene kadar Medyen’de Şu`ayb (Aleyhisselâm)ın yanında kaldıktan ve kızıyla evlendikten sonra Mısır’a dönerken Tuvâ vadisinde kendisine ağaçtan yapılan bir nida ile peygamberlik makamına erdi. Bunun üzerine Firavun’un sarayına girip hiç çekinmeden onu Allâh’a ve kendisinin risâletine inanmaya davet etmek üzere, bundan sonraki âyet-i kerîmelerde beyan edilen sözleri sarf etti.

104  Mûsâ (Firavun’un yanına girer girmez onu Allâh’a imana davet etmek üzere) dedi ki: “Ey Firavun! Şüphesiz ki ben âlemlerin Rabbinden (gönderilen) bir elçiyim!

A`râf Sûresi  162 
Cüz  9
cihanyamaneren