HATA BİLDİRİMLERİNİZ İÇİN TIKLAYIN
سُورَةُالْكَهْفِ  ٢٩٣ 
الجزء ١٥

مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْۜ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۜ اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِبًا ﴿ ٥ ﴾ فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفًا ﴿ ٦ ﴾ اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ﴿ ٧ ﴾ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًاۜ ﴿ ٨ ﴾ اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَبًا ﴿ ٩ ﴾ اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا ﴿ ١٠ ﴾ فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَدًاۙ ﴿ ١١ ﴾ ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَدًا۟ ﴿ ١٢ ﴾ نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ ﴿ ١٣ ﴾ وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهًا لَقَدْ قُلْنَٓا اِذًا شَطَطًا ﴿ ١٤ ﴾ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۜ ﴿ ١٥ ﴾

سُورَةُالْكَهْفِ  ٢٩٣ 
الجزء ١٥
Kehf Sûresi  293 
Cüz  15

5  Bu (Allâh-u Te`âlâ’ya çocuk isnadı)na dâir ne kendileri için, ne de babaları (ve ataları) için hiçbir bilgi bulunmamaktadır. (Bu söz ancak aşırı cehâletten, yan lış ve himlerden ve geçmişlerini körü körüne taklitten kaynak lanmıştır.) Ağızlarından çıkmakta olan bir söz olarak o ne (ka dar) büyük (azapları gerektiren bir şey) olmuştur! Onlar büyük bir yalandan başkasını söylememektedirler.

6  (Habîbim!) Onlar işte bu (İlâhî) söz (olan Kur’ân-ı Kerîm)e inanmazlarsa sen onların peşleri sıra (ke der lere düşüp) şiddetli bir üzüntüyle kendini helâk mi ede ceksin? (Sakın böyle yapma, onlar hakkındaki hükmü Bize havâle et!)

7  Gerçekten de Biz yer üzerinde bulunanları ona (ve kendisinde yaşayanlara) ait bir ziynet yaptık, tâ ki amel bakımından hangisi daha güzel olacak diye o (in sa)nları imtihan (edenin muâmelesine tâbi) edelim!

8  Ama muhakkak ki Biz elbette onun üstünde olanları (bunca donanımından sonra) bitkisiz kupkuru bir toprak hâline çeviricileriz! (O halde kullarımız onun ge çici yeşilliğine ve süsüne aldanıp da âhireti unutmasınlar.)

9  (Habîbim!) Yoksa sen Kehf ve Rakîm (adlı levha da isimleri yazılı bulunan mağara) ashâbının (uzun süre uyutulduktan sonra uyandırılmaları kıssasının), gerçekten Bizim (varlığımıza ve birliğimize delâlet eden) âyetlerimiz arasından, çok şaşılacak bir şey olduğunu mu sandın?
(Hâlbuki, toprak üzerinde bulunan bu kadar sayısız cinsleri ve türleri tek bir maddeden, farklı farklı özelliklerde ve şekillerde yaratıp canlandırmak, sonra tekrar kurutup toprağa döndürmek, daha sonra da tekrar yeşertmek, elbette ki Ashâb-ı Kehf’in ilginç kıssasından çok daha dikkat çekicidir!)

10  Hani o (zorba kâfir Dekyânûs tarafından şirke zorlanan, fakat ona boyun eğmeyen) gençler (şehirde iman larını koruyamayacaklarını anlayınca) o mağaraya sığınmış ve: “Ey Rabbimiz! Tarafından bize (mağfiret, bol rı zık ve düşmandan emniyet kazandıracak) büyük bir rahmet ver! Ve (hicretle alâkalı bu) işimizden ötürü bizim için (selâmet sebeplerini hazırla ve maksadı mı za ulaştıra cak yolu bulmamıza) tam bir isâbet (için gerekli olan va sıtaları) hazırla!” demişlerdi.

11  Böylece Biz sayılı birçok seneler o mağarada onların kulakları üzerine (bir uyku perdesi) vurduk (bu nedenle onlar hiçbir sesten etkilenmeyecek şekilde yüz lerce sene uyudular)!

12  Sonra da (içlerinden) iki fırkanın hangisinin, beklemiş oldukları o süreyi daha iyi saydığını bil(di ğimiz halde, bu mûcizeyi herkese bildir)elim diye onları (nice yıllar sonra o derin uykularından) uyandırdık.

13  Biz sana onların ilginç haberini hak ile (doğruca) anlatmaktayız. Şüphesiz onlar birtakım gençlerdi ki Rablerine (gerçekten) iman etmişlerdi, Biz de onları hidâyet (ve İslâm’da sebat) bakımından artırmıştık.

14  Onlar (o zorba kralın putlara secde baskısı üzerine ona karşı) ayağa kalktıkları zaman Biz (vatan dan, âile den ve maldan uzak kalmaya karşı) kalplerine kuvvet (ve sabır) verdik de bu sebeple onlar dediler ki: “(Putlar bizim Rabbimiz olamaz!) Bizim Rabbimiz ancak gökle rin ve yerin Rabbi (olan Allâh-u Zü’l-celâl) dir, biz O’ndan başkasını asla ilâh diye adlandıramayız! Andol sun ki; o takdirde muhakkak Biz (doğrudan) pek uzak bir söz söylemiş oluruz!

15  İşte bunlar bizim (yanlış yolda olan) kavmimizdir ki, O’nu bırakıp birtakım ilâhlar edinmişlerdir. Onlar(ın ilâhlıkların)a karşı pek açık ve güçlü bir delil getirebilseydiler ya! Artık (eş ve ortak isnat ederek) Allâh’a karşı bir yalan uydurmuş olandan daha zâlim var mıdır?”
İbni İshâk ve diğerlerinin nakline göre; İncîl ehli büyük günahlara bulaşıp, putlara tapmaya başladığı sırada içlerinden bazıları hak din de sebat edebilmişti. O an için Rum diyârının hükümdârı olan Dekyânûs, Îsâ (Aleyhisselâm)`ın dini üzere sabit kalanları tek tek aratıp buldurarak, puta tapmakla ölmek arasında seçime zorluyordu. Bir kere o, Ashâb-ı Kehf’in yaşadığı Tarsûs şehrine uğrayınca, iman ehli gizlenmeye başladı. Fakat o, müfettişler salarak insanları huzuruna toplatıyordu. O bölgenin ileri gelenlerinden, Îsâ (Aleyhisselâm)`ın dini üzere olan birtakım delikanlılar bu durum karşısında ağlayıp dua ederek Allâh-u Te`âlâ’ya yalvardıkları sırada bekçiler onları yakalayıp o zorba hükümdârın karşısına çıkarttı. O onlara: “Siz niçin bizim putlarımız adına kurban kesmiyorsunuz, ya bunu yaparsınız, ya da öldürülürsünüz!” deyince onlar: “Bizim ilâhımızın azameti gökleri yerleri kaplamıştır, biz asla O’ndan başka kimseye ibadet etmeyiz, sen bildiğini yap!” dediler. Buna çok kızan hükümdar üzerlerindeki süslü elbiselerin ve takıların çıkartılmasını emrettikten sonra: “Sizin cezanızı hemen verirdim ama gençliğinize bağışlıyorum ve size düşünmeniz için biraz süre tanıyorum!” dedi. Kendisi de o sırada bir işi için başka bir vilâyete gitti. O arada istişâre yapan delikanlılar, evlerin den bir miktar azık alıp bir kısmını sadaka vermeye, diğerlerini de yanlarına almaya karar verdiler ve yakınlarında bulunan Bencilûs dağındaki bir mağaraya sığınma kararı aldılar. Yollarına çıkan bir köpek peşlerine düşünce onu defaatle kovmalarına rağmen yanlarından uzaklaşmadı ve sonunda dile gelerek: “Ben Allâh’ın sevdiklerini seviyorum, siz uyuyun, ben sizi beklerim!” dedi. Onların mağaradaki amelleri namaz, oruç ve zikirden başka bir şey değildi. Yiyecek işlerine bakan Yemlîhâ her sabah kılık değiştirerek şehre gidip önemli ihtiyaçlarını temin eder ve olup biteni öğrenip onlara bildirirdi. Bir zaman böyle geçtikten sonra bir gün ağlayarak yanlarına geldiğinde, zorba hükümdârın döndüğünü ve onların babalarını sorguya çektiğini, onların da kurtulmak için: “Çocuklarımız bize isyan ettiler, mallarımızı da yağmalayıp dağa kaçtılar!” dediklerini haber verince hep birlikte secdeye kapanarak Allâh-u Te`âlâ’ya yalvarmaya başladılar, sonra güneş battığı sırada başlarını kaldırıp aralarında istişâre ederlerken Allâh-u Te`âlâ onların üzerine bir uyku salıverdi. Köpekleri de kapıda uyuya kaldı. Hükümdâr onların yerini bulunca, ne yapacağına karar veremedi, sonunda Allâh-u Te`âlâ onun kalbine mağaranın kapısını kapatarak onları ölüme terk etme fikrini getirdi. Çünkü Allâh-u Te`âlâ hem bu şekilde onlara ikramda bulunmak hem de onları ölümden sonra dirilmeye delâlet eden bir âyet yapmak istiyordu. Böylece hükümdar o mağarayı onlara mezar yapmak üzere kapatma kararı aldı. Fakat Dekyânûs’un yakınlarından olup imanlarını gizleyen iki kişi bu delikanlıların dinlerini, soylarını, sayılarını, kaybolma tarihlerini ve kimden kaçtıklarını iki kurşun levhaya yazıp bir bakır tabuta koyarak mağaranın kapısına örülen duvarın içerisine yerleştirdiler ve: “Ola ki Allâh kıyâmet gününden önce mümin bir toplumu bunlardan haberdâr eder de, onlar da bu sayede bu delikanlıların kıssalarını öğrenirler!” diye düşündüler. Zamanla Dekyânûs da, adamları da öldüler, böylece yıllar ve asırlar geçti, krallar değişti. Derken o şehre Beydarûs isminde mübarek bir adam hükümdâr oldu. Fakat o zamanki toplum içerisinde kimisi dirilmeye inanıyor, kimisi de inkâr ediyordu. O kral insanların: “Dünya hayatından başka yaşantı yoktur, dirilirse de cesetler değil, ancak ruhlar dirilir!” gibi laflar sarf ettiklerini duyunca üzülüyor ve duaya sarılarak: “Yâ Rabbi! Sen bu insanların görüş ayrılıklarını bilmektesin, bir an evvel bunlara bir mûcize gönder de dirilmenin ve kıyâmetin hak olduğuna inansınlar!” diye yalvarıyordu. Bunun üzerine Allâh-u Te`âlâ o mağaranın yakınında yaşayan bir adamın kalbine mağaranın kapısındaki duvarı yıkıp onun taşlarıyla koyunlarına bir ağıl yapması fikrini getirdi. Adam da bunu uyguladı, mağaranın kapısı açılır açılmaz Allâh-u Te`âlâ o delikanlıları uyandırdı. Böylece onlar sevinçli ve güleç yüzlü bir halde oturdular. Asırlar geçmesine rağmen Allâh-u Te`âlâ bedenlerini, güzelliklerini ve şekillerini hiçbir şey değişmeksizin aynen korumuştu. Derken onlar açlıklarını hissederek Yemlîhâ’yı gıda temini için şehre gönderdiler. O, şehre vardığında oranın halkının, hükümdârının ve durumunun tamamen değiştiğini görünce, sohbet ettiği bazı kimseler onu alıp o mümin hükümdârın huzuruna çıkardılar. O ona başlarından geçenleri anlatınca, huzurda bulunanlardan biri: “Ey millet! Bu, Allâh-u Te`âlâ’nın âyetlerinden büyük bir âyet olabilir, hadi sen bizi götür de arkadaşlarını göster!” dedi.Böylece hükûmet ricâli başta olmak üzere, küçük-büyük şehir halkının tamamı mağaranın etrafına geldiler. İki büyük yetkili en evvel yanlarına girdiler ve duvarın temelinde buldukları bakır tabutu açınca kıssalarının yazılı olduğu o iki kurşun levhaya ulaştılar. Onları okuyunca hayretler içinde kalarak, kendilerine dirilme hususunda mûcize gösteren Allâh-u Te`âlâ’ya hamdettiler, sonra o mübarek hükümdâra: “Çabucak gelirseniz büyük bir âyet göreceksiniz, zira üçyüz küsûr sene önce vefat etmiş olan birtakım delikanlıları Allâh-u Te`âlâ’nın yeniden canlandırmış olduğunu müşahede edeceksiniz!” diye haber saldılar. Bu haberi alan hükümdârın bütün dertleri giderek Allâh-u Te`âlâ’ya hamdü senâlarda bulunduktan sonra mağaraya doğru yola çıktı ve onları ziyaret ederek kucakladı. O sırada onlar tesbîh ve hamdle meşgul olarak toprak üzerinde oturuyorlardı. Böylece kralı Allâh’a emanet ettiler, koruma duaları yaptılar ve yattıkları yerlere dönerek yeniden uykuya daldılar. O sırada Allâh-u Te`âlâ onları vefat ettirdi. Hükümdâr her birinin altın bir tabuta konmasını emretti, fakat o gece rüyasında ona: “Biz ne altından ne de gümüşten yaratılmadık, topraktan yaratıldık, sen bizi mağarada olduğumuz toprak üzerinde bırak ki Allâh bizi oradan diriltsin!” dediler. O da onları ağaçtan bir tabuta koydurdu, mağaranın kapısına da bir mescit yaptırdı ve her sene ziyâret edilmeleri için büyük bir bayram tertipledi. (Hâzin, Sâvî, Âlûsî)

Kehf Sûresi  293 
Cüz  15
cihanyamaneren