HATA BİLDİRİMLERİNİZ İÇİN TIKLAYIN
سُورَةُالْكَهْفِ  ٣٠١ 
الجزء ١٦

قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا ﴿ ٧٥ ﴾ قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْن۪يۚ قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّ۪ي عُذْرًا ﴿ ٧٦ ﴾ فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍۨ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَارًا يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْرًا ﴿ ٧٧ ﴾ قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْو۪يلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا ﴿ ٧٨ ﴾ اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْبًا ﴿ ٧٩ ﴾ وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًاۚ ﴿ ٨٠ ﴾ فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْمًا ﴿ ٨١ ﴾ وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحًاۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪يۜ ذٰلِكَ تَأْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًاۜ۟ ﴿ ٨٢ ﴾ وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۜ قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْرًاۜ ﴿ ٨٣ ﴾

سُورَةُالْكَهْفِ  ٣٠١ 
الجزء ١٦
Kehf Sûresi  301 
Cüz  16

75  O (Hızır (Aleyhisselâm))`da: “Ben sana ‘Gerçekten de sen benimle birlikte (gezdiğin sürece görecek lerine) sabretmeye asla güç yetiremezsin!’ deme miş miydim?” dedi.

76  O: “Sana bundan sonra bir şey den soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme! Gerçekten de (ben bunu yaptığım zaman üç kere söz bozmuş olacağımdan) sen benim tarafımdan (ma zur sayılabileceğin) bir özre ulaşmışsındır!” dedi.

77  Yine ikisi gittiler. Nihâyet bir memleket halkına geldiklerinde o ra nın ahâlisinden yemek iste diler, onlarsa o ikisini misafir et mek ten kaçındılar. Derken orada yıkılmak iste(rcesine bekle)yen bir duvar buldular da, o hemen onu doğrulttu. O (onun, böyle bir milletin duvarlarını düzeltmeye çalışması karşısında artık sabredemeyerek): “Dilesey din buna karşılık elbette bir ücret edinirdin (de, onunla açlığımızı giderirdik. Bu yaptığın iş tamamen gereksiz bir davranış oldu)!” dedi.

78  (Bunun üzerine) o dedi ki: “İşte bu (üçüncü itirazın) benimle senin aranın ayrılığı(nın tam zama nı)dır. (Şimdi) muhakkak sana, kendisine karşı sabret meye güç bulamadığın o şeylerin (gerçek yüzünü ifade eden) te’vilini haber vereceğim!

79  O gemiye gelince; o, (hiçbir ge çim kaynakları olmayan) birtakım yoksul kimselere âitti ki (o beş kişi bakmakla yükümlü oldukları beş kötürüm kardeş lerine yardım edebil mek için) denizde çalışıyorlardı. Bu sebeple ben onu ayıplı (bir mal) yapmak istedim. (Çünkü) önlerinde (kâfir ve zorba) bir hükümdâr vardı ki, her (sağlam) gemiyi gasp ederek alıyordu. (Nitekim o hükümdar bizim arkamızdan onların gemi sini kızağa çektirip teftiş etti, ama ayıbını görünce bı raktı, onlar da ilerleyince gemiyi tamir edip faydalan maya devam ettiler. Bizi ücretsiz taşıyan bu kişilere böyle bir iyilikte bulunmamız gerekmez miydi?)

80  Şimdi o (öldürdüğüm) erkek çocuk(la ilgili gerçeği sana açıklayayım); onun anababası imanlı iki kişiydiler. Ama biz onun, (büyüdüğünde kâfir ola cağını, ayrıca kendi kâfirliğiyle yetinmeyip) o ikisini de azgınlık ve kâfirlikle bürüyeceğinden (onların da onun sevgisinden etkilenip bâtıl dine yöneleceklerin den) endişelendik!

81  Artık biz diledik ki, Rableri (günahlardan ve kötü ahlâktan) temizlik bakımından ondan daha iyisini ve (ana-babasına karşı) merhamet bakımından daha yakın olanını onun yerine o ikisine versin!
İbni Abbâs ve Ca`fer-i Sâdık (Radıyallâhu anhüm) gibi bazı zevâttan nakledildiğine göre; gerçekten Allâh-u Te`âlâ oğullarının ölümünün ardından onlara öyle bir kız çocuğu nasip etti ki, o büyüdüğünde bir peygamber eşi oldu ve ümmetlerin hidâyetine vesîle olan birçok peygamber doğurdu! (Âlûsî)

82  Duvar ise; o şehirde bulunan iki yetim çocuğun idi, altında da ken dilerine âit bir hazine bu lun maktaydı. Onların babası da sâlih bir kimse idi. İşte senin Rabbin, o ikisinin de güçlü çağlarına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazi nelerini kendilerinin çıkarmalarını diledi. Ben bun(ca görmüş olduğun hârikulâde konuy)u kendi işimle (ve indî görüşümle) yapmadım! İşte kendisine karşı sabretmeye güç bulamadığın o şeylerin te’vili (ve gerçek yüzü) budur!”

83  (Habîbim!) Sana Zülkarneyn’den soruyorlar. De ki: “Muhakkak (şimdi) size ondan sıralı bazı haberler okuyacağım!”
Birçok ulemânın Hazret-i Ali (Radıyallâhu anh)dan nakline göre; “Zülkarneyn ne peygamber, ne de bir melekti. Ancak Allâh-u Te`âlâ’nın kendisini sevmiş olduğu sâlih bir kuldu. O da Allâh-u Te`âlâ’yı sevmiş ve O’na karşı samimi olmuştu, Allâh-u Te`âlâ da onu seçkin kılmıştı.” Bazı hadîs-i şerîflerde Zülkarneyn’in peygamber olup olmadığının müphem bırakılması, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in bu husustaki tereddüdünün sürekliliğini göstermez. Zira Hazret-i Ali’nin bu beyanı mutlaka vahiy sahibinden gelen bir duyuma bağlıdır. Ama yine de Lokmân, Hızır ve Zülkarneyn (Aleyhimüsselâm) gibi Kur’ân-ı Kerîm’de bahsi geçen zevât-ı kirâmın peygamber olup olmadıkları hususu tartışma konusu yapılmamalıdır. Ezrakî (Rahimehullâh)`ın nakline göre; Zülkarneyn, İbrâhîm (Aleyhisselâm)`a kavuşarak Müslüman olmuş ve Kâ’be’yi İbrâhîm ve İsmâ’îl (Aleyhimesselâm) ile birlikte tavaf etmiştir. Rivayete göre; o yürüyerek hac yapmıştır, hatta kendisine binmesi için bir at getirilince: “Halîl İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın bulunduğu bir şehirde ata binemem!” demiş ve o zaman bulutlar emrine verilmiş, tüm sebepler kendisine seferber edilmiştir. İbrâhîm (Aleyhisselâm) da onu bununla müjdelemiştir. Artık o günden sonra gazâya giderken onu ve bütün ordusunu tüm teçhizâtıyla birlikte bulutlar taşımaya başlamıştır. Nitekim âyet-i kerîmeler ona verilen imkânları açıkça beyan etmektedir. Rivayete göre; Hızır (Aleyhisselâm) onun veziri ve teyzesinin oğluydu, her gittiği yerde ordusunun önünde bulunurdu. (Âlûsî, Sâvî)

Kehf Sûresi  301 
Cüz  16
cihanyamaneren