v02.01.25 Geliştirme Notları
Enbiyâ Sûresi
326
Cuz 17
58﴿ Sonra (kavmi putların başından ayrılınca) o (İbrâhîm (Aleyhisselâm) eline bir balta alarak o heykellerin yanına geldi de) kendilerine âit (putların) büyük olan(ı) dışında onları(n hepsini) parçalar hâline getirdi (ve sonunda baltayı büyüğün boynuna geçirdi) ki, ola ki onlar (büyük put olduğu için, her zaman olduğu gibi dara düştüklerinde yine) ona mürâcaat ederler /ola ki onlar (putların âcizliğini anlayarak akıllanırlar da) O (Allâh-u Azîmüşşâ)na dönerler/.
59﴿ Onlar (bayramlarından dönüp putlarını o hâlde görünce): “Bizim ilâhlarımıza işte bunu kim yaptı? Gerçekten de o (hürmet ve tazîme lâyık olan ilâhlarımıza karşı işlediği bu hakāretten dolayı) elbette zâlim kimselerdendir” dediler.
60﴿ Onlar(dan bâzıları): “Kendisine İbrâhîm denen bir genci, onları sürekli (kötülükle) anmaktayken işitmiştik. (Belki de bunu o yapmıştır)” dediler.
61﴿ (Bu haberi duyan Nemrûd ve kavminin eşrâfı onu delilsiz ve şâhitsiz cezâlandırmak istemeyip kendisine yapılacak azâba da herkesi şâhit tutmak istedikleri için) dediler ki: “Hemen (bir bineğin üzerinde duranın açıkça görünmesi gibi kendisi de) insanların gözlerinin üzerinde (sâbit bir şekilde rahatça görülebilecek bir durumda) olduğu hâlde onu (bize) getirin. Belki onlar(dan bir kısmı onun sözüne yâhut bu yaptığına ve bizim ona ne yapacağımıza) şâhitlik ederler.”
62﴿ (Derken) onlar (İbrâhîm (Aleyhisselâm)ı göz önüne çıkarıp): “Ey İbrâhîm! İlâhlarımıza işte bunu sen mi yaptın?” dediler.
63﴿ O dedi ki: “(Ben yapmadım) bilakis onu işte bu büyükleri yapmıştır. O hâlde onlara sorun! Eğer onlar konuşabiliyor olduysalar (size söylesinler)!” Hadîs-i şerîflerde: “İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın üç yerde; sözün aslı doğru olduğu hâlde görünüşü yalana benzeyen kelamlar sarf ettiği” belirtilmiştir ki, işte onun bu âyette geçen sözü o üç yerden biridir. (el-Buhârî, el-Enbiyâ:11, rakam:3179, 3/1225) Onun bu sözünü gerçek mânâda bir yalan olmaktan çıkaran birçok te’vîl bulunmaktadır:
a) İbrâhîm (Aleyhisselâm) bu sözüyle: “Bunu ben yapmadım. Bilakis şu büyükleri yaptı” mânâsını kastetmemiş, aksine hakāret ve alay içerikli bir ifâde tarzıyla o işi kendisinin yaptığını en belîğ bir şekilde açıklamış olmaktadır. Nitekim okuma-yazması olmayan bir kişi güzel yazı yazmakla tanınan bir hattatın, sanat hârikası bir eserini görüp: “Bunu sen mi yazdın?” diye sorduğunda, o: “Yok! Sen yazdın!” derken, yazma vasfını kendinden nefyedip o ümmî kişiye ispât etmeyi kastetmiş değildir. Ancak alayvâri bir şekilde muhâtabına o yazıyı kendisinin yazdığını en mübâleğalı bir sûrette ifâde etmek istemiştir.
b) İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın bu sözü, takdim-tehirli ele alınması hâlinde: “Eğer konuşabiliyorlarsa, bu yapmıştır!” mânâsı taşır ki bu da; büyük putun diğerlerini kırmış olmasını, küçüklerin konuşmaları şartına bağlamak sûretiyle, onların ilâhlarının âcizliğini delille ispata kalkışma anlamına gelir. Nitekim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in: “(Yalan söylenmeye mecbûriyet hissedilen yerlerde maksadı anlaştırmayan) ta‘rizli (ve örtülü) ifâdeler (söylemek)de elbette yalandan uzak kalmak için geniş bir saha vardır!” (el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, eş-Şehâdât:45, rakam:20843, 10/336) hadîs-i şerîfi de bu hakîkate işâret etmektedir.
c) İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın, bu fiili büyük puta isnat etmesi zâten sebebiyet yönünden doğrudur. Zîrâ Allâh’a şirk koşulmak üzere süslenmiş ve dizilmiş bir hâlde onları görmesi kendisini çok öfkelendirmiş, özellikle de en büyüklerine yapılan tezyîn ve tâzimler onu bu işi yapmaya sevk etmiştir. (Fahrurrâzî, el-Beyzâvî, Ebu’s-Su‘ûd, el-Hâzin, el-Âlûsî)
64﴿ Sonra onlar kendi nefislerine (ve vicdanlarına) döndüler de: “(İlâhlarınıza bunu yapana zâlim dediniz, ama) şüphesiz siz; ancak siz zâlimlerin ta kendisisiniz. (Çünkü kendilerini bile kurtaramayan âciz şeyleri ilâh edindiniz)” dediler.
65﴿ (Bir zaman için gerçeği anladılarsa da) sonra (eski bâtıl fikirlerine çevrilerek) kafaları üzere alt üst edildiler de: “Andolsun; elbette sen de muhakkak bildin ki, işte bunlar konuşamazlar” (dediler).
66﴿ (İlâhlarının âcizliğini onlara kendi ağızlarından ikrâr ettiren İbrâhîm (Aleyhisselâm)) dedi ki: “O hâlde siz Allâh(ı bırakıp da O’n)dan başka, size hiçbir şeyle fayda sağlayamayan ve size zarar da veremeyen şeylere hâlâ tapacak mısınız?!
67﴿ Üf (diyerek) size de, Allâh(ı bırakıp da O’n)dan başka tapmakta olduklarınıza da (kızgınlığımı ve bu şirkinizden dolayı çok darlandığımı ifâde ediyorum)! Hâlâ (yaptığınız işin çirkinliğini) anlamayacak mısınız?!”
68﴿ (İbrâhîm (Aleyhisselâm)a karşı cevap vermekten âciz kalan Nemrûd ve adamları kaba kuvvete başvurma fikrini öne atarak:) “Onu iyice yakın ve ilâhlarınıza yardım edin! Eğer (onlara güçlü bir yardım) yapacak kimseler olduysanız (İbrâhîm’e azapların en çetinini uygulayın)” dediler.
69﴿ (Bunun üzerine onlar onu büyük bir ateşe attılar ama) Biz: “Ey ateş! İbrâhîm’e karşı tam bir serinlik ve mükemmel bir esenlik ol” buyurduk.
70﴿ Böylece onlar ona büyük bir hîle yapmak istediler Biz de hemen onları en çok zarara uğrayan kimseler hâline getirdik.
71﴿ Biz onu ve (kardeşi Hârân’ın oğlu) Lût’u (Irak’tan hicrete muvaffak edip), âlemler için kendisinde (maddî ve mânevî birçok) bereketler yarattığımız o (Şâm ve Filistin) toprağ(ın)a (ulaştırıp) kurtarmıştık.
72﴿ Ayrıca (İbrâhîm (Aleyhisselâm) hayırlı bir zürriyet talep edince) Biz ona İshâk’ı bahşetmiştik. Ya‘kûb’u da (isteğinden) ziyâde bir şey olarak (ona torun verdik). Her birini de (din ve dünyâ husûsunda her türlü üstünlüğe sâhip) sâlih kimseler yapmıştık.
سُورَةُ الْاَنْبِيَاءِ
الجزء ١٧
٣٢٦
فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا اِلَّا كَب۪يرًا لَهُمْ لَعَلَّهُمْ اِلَيْهِ يَرْجِعُونَ ﴿٥٨
قَالُوا مَنْ فَعَلَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَٓا اِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿٥٩
قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُٓ اِبْرٰه۪يمُۜ ﴿٦٠
قَالُوا فَأْتُوا بِه۪ عَلٰٓى اَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ ﴿٦١
قَالُٓوا ءَاَنْتَ فَعَلْتَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَا يَٓا اِبْرٰه۪يمُۜ ﴿٦٢
قَالَ بَلْ فَعَلَهُۗ كَب۪يرُهُمْ هٰذَا فَسْـَٔلُوهُمْ اِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ ﴿٦٣
فَرَجَعُٓوا اِلٰٓى اَنْفُسِهِمْ فَقَالُٓوا اِنَّكُمْ اَنْتُمُ الظَّالِمُونَۙ ﴿٦٤
ثُمَّ نُكِسُوا عَلٰى رُؤُ۫سِهِمْۚ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يَنْطِقُونَ ﴿٦٥
قَالَ اَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْـًٔا وَلَا يَضُرُّكُمْۜ ﴿٦٦
اُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿٦٧
قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُٓوا اٰلِهَتَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ ﴿٦٨
قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَۙ ﴿٦٩
وَاَرَادُوا بِه۪ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَخْسَر۪ينَۚ ﴿٧٠
وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا لِلْعَالَم۪ينَ ﴿٧١
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَۜ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةًۜ وَكُلًّا جَعَلْنَا صَالِح۪ينَ ﴿٧٢
Enbiyâ Sûresi
326
Cuz 17
فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا اِلَّا كَب۪يرًا لَهُمْ لَعَلَّهُمْ اِلَيْهِ يَرْجِعُونَ ﴿٥٨
58﴿ Sonra (kavmi putların başından ayrılınca) o (İbrâhîm (Aleyhisselâm) eline bir balta alarak o heykellerin yanına geldi de) kendilerine âit (putların) büyük olan(ı) dışında onları(n hepsini) parçalar hâline getirdi (ve sonunda baltayı büyüğün boynuna geçirdi) ki, ola ki onlar (büyük put olduğu için, her zaman olduğu gibi dara düştüklerinde yine) ona mürâcaat ederler /ola ki onlar (putların âcizliğini anlayarak akıllanırlar da) O (Allâh-u Azîmüşşâ)na dönerler/.
قَالُوا مَنْ فَعَلَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَٓا اِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿٥٩
59﴿ Onlar (bayramlarından dönüp putlarını o hâlde görünce): “Bizim ilâhlarımıza işte bunu kim yaptı? Gerçekten de o (hürmet ve tazîme lâyık olan ilâhlarımıza karşı işlediği bu hakāretten dolayı) elbette zâlim kimselerdendir” dediler.
قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُٓ اِبْرٰه۪يمُۜ ﴿٦٠
60﴿ Onlar(dan bâzıları): “Kendisine İbrâhîm denen bir genci, onları sürekli (kötülükle) anmaktayken işitmiştik. (Belki de bunu o yapmıştır)” dediler.
قَالُوا فَأْتُوا بِه۪ عَلٰٓى اَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ ﴿٦١
61﴿ (Bu haberi duyan Nemrûd ve kavminin eşrâfı onu delilsiz ve şâhitsiz cezâlandırmak istemeyip kendisine yapılacak azâba da herkesi şâhit tutmak istedikleri için) dediler ki: “Hemen (bir bineğin üzerinde duranın açıkça görünmesi gibi kendisi de) insanların gözlerinin üzerinde (sâbit bir şekilde rahatça görülebilecek bir durumda) olduğu hâlde onu (bize) getirin. Belki onlar(dan bir kısmı onun sözüne yâhut bu yaptığına ve bizim ona ne yapacağımıza) şâhitlik ederler.”
قَالُٓوا ءَاَنْتَ فَعَلْتَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَا يَٓا اِبْرٰه۪يمُۜ ﴿٦٢
62﴿ (Derken) onlar (İbrâhîm (Aleyhisselâm)ı göz önüne çıkarıp): “Ey İbrâhîm! İlâhlarımıza işte bunu sen mi yaptın?” dediler.
قَالَ بَلْ فَعَلَهُۗ كَب۪يرُهُمْ هٰذَا فَسْـَٔلُوهُمْ اِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ ﴿٦٣
63﴿ O dedi ki: “(Ben yapmadım) bilakis onu işte bu büyükleri yapmıştır. O hâlde onlara sorun! Eğer onlar konuşabiliyor olduysalar (size söylesinler)!” Hadîs-i şerîflerde: “İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın üç yerde; sözün aslı doğru olduğu hâlde görünüşü yalana benzeyen kelamlar sarf ettiği” belirtilmiştir ki, işte onun bu âyette geçen sözü o üç yerden biridir. (el-Buhârî, el-Enbiyâ:11, rakam:3179, 3/1225) Onun bu sözünü gerçek mânâda bir yalan olmaktan çıkaran birçok te’vîl bulunmaktadır:
a) İbrâhîm (Aleyhisselâm) bu sözüyle: “Bunu ben yapmadım. Bilakis şu büyükleri yaptı” mânâsını kastetmemiş, aksine hakāret ve alay içerikli bir ifâde tarzıyla o işi kendisinin yaptığını en belîğ bir şekilde açıklamış olmaktadır. Nitekim okuma-yazması olmayan bir kişi güzel yazı yazmakla tanınan bir hattatın, sanat hârikası bir eserini görüp: “Bunu sen mi yazdın?” diye sorduğunda, o: “Yok! Sen yazdın!” derken, yazma vasfını kendinden nefyedip o ümmî kişiye ispât etmeyi kastetmiş değildir. Ancak alayvâri bir şekilde muhâtabına o yazıyı kendisinin yazdığını en mübâleğalı bir sûrette ifâde etmek istemiştir.
b) İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın bu sözü, takdim-tehirli ele alınması hâlinde: “Eğer konuşabiliyorlarsa, bu yapmıştır!” mânâsı taşır ki bu da; büyük putun diğerlerini kırmış olmasını, küçüklerin konuşmaları şartına bağlamak sûretiyle, onların ilâhlarının âcizliğini delille ispata kalkışma anlamına gelir. Nitekim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in: “(Yalan söylenmeye mecbûriyet hissedilen yerlerde maksadı anlaştırmayan) ta‘rizli (ve örtülü) ifâdeler (söylemek)de elbette yalandan uzak kalmak için geniş bir saha vardır!” (el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, eş-Şehâdât:45, rakam:20843, 10/336) hadîs-i şerîfi de bu hakîkate işâret etmektedir.
c) İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın, bu fiili büyük puta isnat etmesi zâten sebebiyet yönünden doğrudur. Zîrâ Allâh’a şirk koşulmak üzere süslenmiş ve dizilmiş bir hâlde onları görmesi kendisini çok öfkelendirmiş, özellikle de en büyüklerine yapılan tezyîn ve tâzimler onu bu işi yapmaya sevk etmiştir. (Fahrurrâzî, el-Beyzâvî, Ebu’s-Su‘ûd, el-Hâzin, el-Âlûsî)

فَرَجَعُٓوا اِلٰٓى اَنْفُسِهِمْ فَقَالُٓوا اِنَّكُمْ اَنْتُمُ الظَّالِمُونَۙ ﴿٦٤
64﴿ Sonra onlar kendi nefislerine (ve vicdanlarına) döndüler de: “(İlâhlarınıza bunu yapana zâlim dediniz, ama) şüphesiz siz; ancak siz zâlimlerin ta kendisisiniz. (Çünkü kendilerini bile kurtaramayan âciz şeyleri ilâh edindiniz)” dediler.
ثُمَّ نُكِسُوا عَلٰى رُؤُ۫سِهِمْۚ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يَنْطِقُونَ ﴿٦٥
65﴿ (Bir zaman için gerçeği anladılarsa da) sonra (eski bâtıl fikirlerine çevrilerek) kafaları üzere alt üst edildiler de: “Andolsun; elbette sen de muhakkak bildin ki, işte bunlar konuşamazlar” (dediler).
قَالَ اَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْـًٔا وَلَا يَضُرُّكُمْۜ ﴿٦٦
66﴿ (İlâhlarının âcizliğini onlara kendi ağızlarından ikrâr ettiren İbrâhîm (Aleyhisselâm)) dedi ki: “O hâlde siz Allâh(ı bırakıp da O’n)dan başka, size hiçbir şeyle fayda sağlayamayan ve size zarar da veremeyen şeylere hâlâ tapacak mısınız?!
اُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿٦٧
67﴿ Üf (diyerek) size de, Allâh(ı bırakıp da O’n)dan başka tapmakta olduklarınıza da (kızgınlığımı ve bu şirkinizden dolayı çok darlandığımı ifâde ediyorum)! Hâlâ (yaptığınız işin çirkinliğini) anlamayacak mısınız?!”
قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُٓوا اٰلِهَتَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ ﴿٦٨
68﴿ (İbrâhîm (Aleyhisselâm)a karşı cevap vermekten âciz kalan Nemrûd ve adamları kaba kuvvete başvurma fikrini öne atarak:) “Onu iyice yakın ve ilâhlarınıza yardım edin! Eğer (onlara güçlü bir yardım) yapacak kimseler olduysanız (İbrâhîm’e azapların en çetinini uygulayın)” dediler.
قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَۙ ﴿٦٩
69﴿ (Bunun üzerine onlar onu büyük bir ateşe attılar ama) Biz: “Ey ateş! İbrâhîm’e karşı tam bir serinlik ve mükemmel bir esenlik ol” buyurduk.
وَاَرَادُوا بِه۪ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَخْسَر۪ينَۚ ﴿٧٠
70﴿ Böylece onlar ona büyük bir hîle yapmak istediler Biz de hemen onları en çok zarara uğrayan kimseler hâline getirdik.
وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا لِلْعَالَم۪ينَ ﴿٧١
71﴿ Biz onu ve (kardeşi Hârân’ın oğlu) Lût’u (Irak’tan hicrete muvaffak edip), âlemler için kendisinde (maddî ve mânevî birçok) bereketler yarattığımız o (Şâm ve Filistin) toprağ(ın)a (ulaştırıp) kurtarmıştık.
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَۜ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةًۜ وَكُلًّا جَعَلْنَا صَالِح۪ينَ ﴿٧٢
72﴿ Ayrıca (İbrâhîm (Aleyhisselâm) hayırlı bir zürriyet talep edince) Biz ona İshâk’ı bahşetmiştik. Ya‘kûb’u da (isteğinden) ziyâde bir şey olarak (ona torun verdik). Her birini de (din ve dünyâ husûsunda her türlü üstünlüğe sâhip) sâlih kimseler yapmıştık.