v02.01.25 Geliştirme Notları
Neml Sûresi
378
Cuz 19
23﴿ Gerçekten ben (Belkıs adında) öyle bir kadın buldum ki, o (diyarda buluna)nlara hükümdârlık etmektedir, (krallara lâzım olan) her şey de kendisine verilmiştir ve (altın ve gümüşten mâmul türlü türlü mücevherlerle bezenmiş) özellikle ona âit çok büyük bir taht vardır.
24﴿ Ben (Sebe’ kraliçesini gördüğüm zaman) onu ve kavmini, Allâh’ı bırakıp güneşe secde ederlerken buldum! Böylece şeytan onlara (güneşe tapmak gibi kötü) amellerini süslü göstermiş de bu sebeple onları o (İslâm dîninden ibâret hak) yoldan engellemiştir. Bu yüzden de onlar (doğru yola) hidâyet bulamıyorlar.
25﴿ (Şeytan onlara kötü amellerini süslü göstermiştir tâ ki) onlar O Allâh’a secde etmesinler diye ki (yağmurlar ve tohumlar gibi) göklerde ve yerde gizli olan şeyleri ancak O (meydana) çıkarmaktadır, gizlemekte olduğunuz şeyleri de, açıkça yapmakta olduğunuz şeyleri de (ancak) O bilmektedir!
26﴿ Allâh ki; (Kürsî’nin bile yanında küçük kaldığı) o çok büyük Arş’ın Rabbi olan O (Zât-ı Azîmüşşâ)ndan başka hiçbir ilâh yoktur.” Arş’ın büyüklüğü hakkında Ebû Zerr (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Yedi kat gökler Kürsî’ye nispetle boş bir sahrâya atılmış bir halka kadardır, Arş’ın Kürsî’den (büyüklük bakımından) fazlalığı ise o sahranın o halkadan fazlalığı kadardır!” (İbnü Hibbân, es-Sahîh, rakam:361, 2/77)
27﴿ (Hüdhüd’ün bu ilginç beyanları karşısında Süleymân (Aleyhisselâm)) dedi ki: “Yakında bakacağız ki sen (bu verdiğin haberlerde) doğru mu söyledin yoksa yalan söyleyenlerden mi oldun?!
28﴿ (Benim yazmış olduğum) işte şu mektubumu (alıp) götür de onu onlara at, sonra (kimseye gözükmeden cevaplarını işitebileceğin yakın bir yere doğru) onlardan kenara çekil, sonra (mektubuma karşılık olarak) neyi iâde edeceklerine bak!”
29﴿ (Sebe’ ülkesine gelen Hüdhüd sarayın penceresinden girip, uyuduğu bir sırada onu Belkıs’ın üzerine attı. O hemen telaşla uyanıp kalabalık şûrâ heyetini toplayarak tahtına çıktı ve) dedi ki: “Ey ulu kişiler! Gerçekten ben (ne yapacağını bilmez bir hâldeyim); (zîrâ mühürlü olduğu için) çok değerli olan mühim bir mektup bana bırakıldı.
30﴿ Şüphesiz ki o (mektup), Süleymân (tarafın)dan (bana ulaştırılmış)dır ve gerçekten o (mektup), O (tüm yarattıklarına son derece acıyarak ve onları çokça esirgeyerek) Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla (kaleme alınmış)dır.
31﴿ (O mektupta bize hitâben:) “Bana karşı üstünlük tasla(yarak dâvetime icâbetten kaçın)mayın ve (dînime inanıp, emirlerime uyan) Müslümanlar olarak bana gelin” diye (yazılmaktadır)!
32﴿ (Mektubun içeriğini aktarıp kavminin ileri gelenlerine fikir danışmak isteyen) o kadın dedi ki: “Ey ulu kişiler! Bu işim hakkında bana görüş bildirin, (bilirsiniz ki) siz benim yanımda bulunu(p görüşlerinizi açıklayı)ncaya kadar ben hiçbir işe kesin hüküm veren biri olmadım.”
33﴿ Dediler ki: “Biz (sayı ve imkân bakımından) büyük bir kuvvetin mâlikleriyiz, (savaş konusunda da) çok şiddetli bir (kahramanlık ve) cesâret sâhipleriyiz, (emredersen onlarla savaşabiliriz ama) yine de (harbedip etmeme husûsunda) emir (ve fermân) sana (bırakılmış)dır, artık bak (bakalım) ki, ne şeyi emredeceksin?”
34﴿ (Kavminin ileri gelenlerinin savaş yanlısı olma gibi bir yanlışa meylettiklerini fark eden Belkıs, Süleymân (Aleyhisselâm)ın üstün gücünü ve emrine itâatsizlik durumunda başlarına ne felâketler gelebileceğini onlara açıklamak üzere) dedi ki: “Hükümdârlar bir memlekete (savaş açarak gâlibiyetle) girdikleri zaman (binâları yıkmak ve malları telef etmek sûretiyle) gerçekten orayı ifsâd ederler ve (katliâm, esâret ve sürgün gibi türlü türlü ihânetlere mâruz bırakarak) oranın halkının azîz (ve şerefli)lerini zelîl (ve alçak) kimselere dönüştürürler. Ve (ey muhâtap) işte sana! Onlar sürekli böyle yaparlar (herhâlde bunlar da öyle davranacaklardır).
35﴿ Yine şüphesiz ben onlara (yüzlerce iyi cins binek hayvan üzerinde eşsiz mücevherlerle bezenmiş genç hizmetçilerden oluşan) değerli birtakım hediyeler göndericiyim de sonra elçi gönderilenler özellikle ne (türlü bir karşılık) ile dönecektir (diye) bir bakı(p ona göre davranı)cıyım. (Eğer sâdece bir hükümdârsa bunları kabûl edecektir; aynı zamanda bir peygamberse, dînine uymadığımız sürece bizden aslâ râzı olmayacaktır.)
سُورَةُ النَّمْلِ
الجزء ١٩
٣٧٨
اِنّ۪ي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظ۪يمٌ ﴿٢٣
وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَۙ ﴿٢٤
اَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذ۪ي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ﴿٢٥
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ﴿٢٦
قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ﴿٢٧
اِذْهَبْ بِكِتَاب۪ي هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ ﴿٢٨
قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اِنّ۪ٓي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ ﴿٢٩
اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ ﴿٣٠
اَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ۟ ﴿٣١
قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَفْتُون۪ي ف۪ٓي اَمْر۪يۚ مَا كُنْتُ قَاطِعَةً اَمْرًا حَتّٰى تَشْهَدُونِ ﴿٣٢
قَالُوا نَحْنُ اُو۬لُوا قُوَّةٍ وَاُو۬لُوا بَأْسٍ شَد۪يدٍ وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ فَانْظُر۪ي مَاذَا تَأْمُر۪ينَ ﴿٣٣
قَالَتْ اِنَّ الْمُلُوكَ اِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً اَفْسَدُوهَا وَجَعَلُٓوا اَعِزَّةَ اَهْلِهَٓا اَذِلَّةًۚ وَكَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ ﴿٣٤
وَاِنّ۪ي مُرْسِلَةٌ اِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ ﴿٣٥
Neml Sûresi
378
Cuz 19
اِنّ۪ي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظ۪يمٌ ﴿٢٣
23﴿ Gerçekten ben (Belkıs adında) öyle bir kadın buldum ki, o (diyarda buluna)nlara hükümdârlık etmektedir, (krallara lâzım olan) her şey de kendisine verilmiştir ve (altın ve gümüşten mâmul türlü türlü mücevherlerle bezenmiş) özellikle ona âit çok büyük bir taht vardır.
وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَۙ ﴿٢٤
24﴿ Ben (Sebe’ kraliçesini gördüğüm zaman) onu ve kavmini, Allâh’ı bırakıp güneşe secde ederlerken buldum! Böylece şeytan onlara (güneşe tapmak gibi kötü) amellerini süslü göstermiş de bu sebeple onları o (İslâm dîninden ibâret hak) yoldan engellemiştir. Bu yüzden de onlar (doğru yola) hidâyet bulamıyorlar.
اَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذ۪ي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ﴿٢٥
25﴿ (Şeytan onlara kötü amellerini süslü göstermiştir tâ ki) onlar O Allâh’a secde etmesinler diye ki (yağmurlar ve tohumlar gibi) göklerde ve yerde gizli olan şeyleri ancak O (meydana) çıkarmaktadır, gizlemekte olduğunuz şeyleri de, açıkça yapmakta olduğunuz şeyleri de (ancak) O bilmektedir!
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ﴿٢٦
26﴿ Allâh ki; (Kürsî’nin bile yanında küçük kaldığı) o çok büyük Arş’ın Rabbi olan O (Zât-ı Azîmüşşâ)ndan başka hiçbir ilâh yoktur.” Arş’ın büyüklüğü hakkında Ebû Zerr (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Yedi kat gökler Kürsî’ye nispetle boş bir sahrâya atılmış bir halka kadardır, Arş’ın Kürsî’den (büyüklük bakımından) fazlalığı ise o sahranın o halkadan fazlalığı kadardır!” (İbnü Hibbân, es-Sahîh, rakam:361, 2/77)
قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ﴿٢٧
27﴿ (Hüdhüd’ün bu ilginç beyanları karşısında Süleymân (Aleyhisselâm)) dedi ki: “Yakında bakacağız ki sen (bu verdiğin haberlerde) doğru mu söyledin yoksa yalan söyleyenlerden mi oldun?!
اِذْهَبْ بِكِتَاب۪ي هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ ﴿٢٨
28﴿ (Benim yazmış olduğum) işte şu mektubumu (alıp) götür de onu onlara at, sonra (kimseye gözükmeden cevaplarını işitebileceğin yakın bir yere doğru) onlardan kenara çekil, sonra (mektubuma karşılık olarak) neyi iâde edeceklerine bak!”
قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اِنّ۪ٓي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ ﴿٢٩
29﴿ (Sebe’ ülkesine gelen Hüdhüd sarayın penceresinden girip, uyuduğu bir sırada onu Belkıs’ın üzerine attı. O hemen telaşla uyanıp kalabalık şûrâ heyetini toplayarak tahtına çıktı ve) dedi ki: “Ey ulu kişiler! Gerçekten ben (ne yapacağını bilmez bir hâldeyim); (zîrâ mühürlü olduğu için) çok değerli olan mühim bir mektup bana bırakıldı.
اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ ﴿٣٠
30﴿ Şüphesiz ki o (mektup), Süleymân (tarafın)dan (bana ulaştırılmış)dır ve gerçekten o (mektup), O (tüm yarattıklarına son derece acıyarak ve onları çokça esirgeyerek) Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla (kaleme alınmış)dır.
اَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ۟ ﴿٣١
31﴿ (O mektupta bize hitâben:) “Bana karşı üstünlük tasla(yarak dâvetime icâbetten kaçın)mayın ve (dînime inanıp, emirlerime uyan) Müslümanlar olarak bana gelin” diye (yazılmaktadır)!
قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَفْتُون۪ي ف۪ٓي اَمْر۪يۚ مَا كُنْتُ قَاطِعَةً اَمْرًا حَتّٰى تَشْهَدُونِ ﴿٣٢
32﴿ (Mektubun içeriğini aktarıp kavminin ileri gelenlerine fikir danışmak isteyen) o kadın dedi ki: “Ey ulu kişiler! Bu işim hakkında bana görüş bildirin, (bilirsiniz ki) siz benim yanımda bulunu(p görüşlerinizi açıklayı)ncaya kadar ben hiçbir işe kesin hüküm veren biri olmadım.”
قَالُوا نَحْنُ اُو۬لُوا قُوَّةٍ وَاُو۬لُوا بَأْسٍ شَد۪يدٍ وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ فَانْظُر۪ي مَاذَا تَأْمُر۪ينَ ﴿٣٣
33﴿ Dediler ki: “Biz (sayı ve imkân bakımından) büyük bir kuvvetin mâlikleriyiz, (savaş konusunda da) çok şiddetli bir (kahramanlık ve) cesâret sâhipleriyiz, (emredersen onlarla savaşabiliriz ama) yine de (harbedip etmeme husûsunda) emir (ve fermân) sana (bırakılmış)dır, artık bak (bakalım) ki, ne şeyi emredeceksin?”
قَالَتْ اِنَّ الْمُلُوكَ اِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً اَفْسَدُوهَا وَجَعَلُٓوا اَعِزَّةَ اَهْلِهَٓا اَذِلَّةًۚ وَكَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ ﴿٣٤
34﴿ (Kavminin ileri gelenlerinin savaş yanlısı olma gibi bir yanlışa meylettiklerini fark eden Belkıs, Süleymân (Aleyhisselâm)ın üstün gücünü ve emrine itâatsizlik durumunda başlarına ne felâketler gelebileceğini onlara açıklamak üzere) dedi ki: “Hükümdârlar bir memlekete (savaş açarak gâlibiyetle) girdikleri zaman (binâları yıkmak ve malları telef etmek sûretiyle) gerçekten orayı ifsâd ederler ve (katliâm, esâret ve sürgün gibi türlü türlü ihânetlere mâruz bırakarak) oranın halkının azîz (ve şerefli)lerini zelîl (ve alçak) kimselere dönüştürürler. Ve (ey muhâtap) işte sana! Onlar sürekli böyle yaparlar (herhâlde bunlar da öyle davranacaklardır).
وَاِنّ۪ي مُرْسِلَةٌ اِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ ﴿٣٥
35﴿ Yine şüphesiz ben onlara (yüzlerce iyi cins binek hayvan üzerinde eşsiz mücevherlerle bezenmiş genç hizmetçilerden oluşan) değerli birtakım hediyeler göndericiyim de sonra elçi gönderilenler özellikle ne (türlü bir karşılık) ile dönecektir (diye) bir bakı(p ona göre davranı)cıyım. (Eğer sâdece bir hükümdârsa bunları kabûl edecektir; aynı zamanda bir peygamberse, dînine uymadığımız sürece bizden aslâ râzı olmayacaktır.)