HATA BİLDİRİMLERİNİZ İÇİN TIKLAYIN
سُورَةُالْاَحْزَابِ  ٤٢٥ 
الجزء ٢٢

لَا جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ ف۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓائِهِنَّ وَلَٓا اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اَخَوَاتِهِنَّ وَلَا نِسَٓائِهِنَّ وَلَا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّۚ وَاتَّق۪ينَ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدًا ﴿ ٥٥ ﴾ اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يمًا ﴿ ٥٦ ﴾ اِنَّ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُه۪ينًا ﴿ ٥٧ ﴾ وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُب۪ينًا۟ ﴿ ٥٨ ﴾ يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا ﴿ ٥٩ ﴾ لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَد۪ينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ ف۪يهَٓا اِلَّا قَل۪يلًاۚۛ ﴿ ٦٠ ﴾ مَلْعُون۪ينَۚۛ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْت۪يلًا ﴿ ٦١ ﴾ سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلًا ﴿ ٦٢ ﴾

سُورَةُالْاَحْزَابِ  ٤٢٥ 
الجزء ٢٢
Ahzab Sûresi  425 
Cüz  22

55  (Peygamber hanımlarının herkesle perde arkasından konuşmaları gerekmez. Zira) ne babaları, (ne amcaları, ne dayı ları,) ne oğulları, ne erkek kardeşleri, ne erkek kardeşleri nin oğulları, ne kız kardeşlerinin oğulları, ne kendi (dinle rindeki) kadınları, ne de (câriyelerden) sağ ellerinin mâlik oldukları(ndan örtünmemeleri) hakkında kendileri üzerine hiçbir günah yoktur! (Bahsi geçenler dışında herhangi bir kim senin sizi görmesi hususunda) Allâh’tan hakkıyla sakının! Muhakkak ki Allâh dâima her şeye (hakkıyla şâhit olan ve Kendisine hiçbir şey gizli kalmayan bir) Şehîd olmuştur.

56  Şüphesiz ki Allâh ve melekleri, o Nebî’ye sürekli sa lât (ederek, şânının yüceliğini ve şerefinin büyüklüğünü açıkla maya önem atf)etmektedirler. (Böylece Allâh-u Te`âlâ ona rahmetler, feyizler ve bereketler yağdırmakta, melekler de ona yü ce makamlar dileğiyle dua ederek şeref kazanmakta ve onun zikriyle bereketlenmektedirler.) Ey iman etmiş olan kimseler! Siz (onun şefâatine muhtaç olduğunuzdan, salât ü selâm oku maya daha lâyıksınız, o halde: “Ey Allâh! Efendimiz Muhammed’e salât eyle!” diye kendisine rahmet duası yaparak) ona salât edin ve (“Ey Nebî! Selâm olsun sana!” diyerek) tam bir selâmlamakla selâm verin!/ Tam bir boyun eğişle (onun emirlerine) teslim olun!/

57  O kimseler ki Allâh’a ve Rasûlüne eziyet etmekte dirler, muhakkak Allâh onlara dünyada da, âhirette delânet (etmiş ve rahmetinden uzak) etmiştir. Bir de onlar için hor ve hakir eden büyük bir azap hazırlamıştır.
Burada lânetlenenler, Allâh-u Te’âlâ hakkında: “Uzeyr Allâh’ın oğludur!”, “Allâh’ın eli bağlıdır!”, “Allâh fakir, biz zenginiz!”, “İsa Allâh’ın oğludur!”, “Allâh üçün üçüncüsüdür!”, “Melekler Allâh’ın kızlarıdır!” ve “Putlar Allâh’ın ortaklarıdır!” diyen, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) hakkında ise: “Sâhir, şâir, kâhin ve mecnun” gibi vasıflar kullanan ve mübarek yüzünü yaralayıp dişini şehit eden Yahudi, Hristiyan ve müşrik topluluklarıdır.

58  O kimseler ki, (işledikleri bir günah sebebiyle) kazan mış oldukları (ceza gerektiren) şeyler bulunmaksızın, ina nan erkeklere ve inanan kadınlara eziyet etmektedirler, gerçekten onlar çok çirkin bir iş /büyük bir yalan (ve ifti ra)/ ve pek açık bir günah yüklenmiştirler.

59  Ey Nebî(yy-i zîşân)! Eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle ki; cilbâblarından (bir kısmına dolanıp, diğer) bir kısmını (da uzuvlarının şeklini belli etmeyecek vaziyette) üzerlerine sarkıtsınlar. İşte bu (suretle örtünmeleri), onların (câriyelerden ve İslâm’ın yasakladığı bazı aşağılık işleri yapan kadınlardan seçilip) tanınmalarına ve (kötü insanlar tarafından) eziyet olunmamalarına daha yakın (bir davranış)dır. Allâh dâima (çokça bağışlayan bir) Ğafûr ve (kullarına çokça acıyan bir) Rahîm olmuştur. (Bu yüzden evvelce hicâb âyeti indiği halde, bu hususta dikkatli davranmayarak işlemiş olduğunuz günahlarınızı bağışlar ve bundan sonra emir tuttuğunuz için mükâfatınızı verir.)
Bu âyet-i kerîmede geçen “Celâbîb” kelimesinin müfredi olan “Cilbâb” kelimesine, sahâbe ve tâbi`în (Radıyallâhu anhüm) birkaç mana vermiştir:
a) ibni Abbas (Radıyallâhu anhümâ)dan rivayet edildiğine göre; baştan aşağı örten dış elbisedir.
b) İbni Cübeyr ve bazı ulemâya göre; “Milhafe” ve “Mıkne’a” dır. Bu da, yüzle birlikte bütün bedeni örten peçe ve çarşaf anlamındadır. (Beyzâvî, Nesefî, Âlûsî) Diyânet eski reislerinden Ömer Nasûhî Bilmen, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Konyalı Mehmed Vehbî Efendi ve İzmirli İsmâil Hakkı (Rahime humullâh) gibi son devrin en büyük müfessirleri cilbâb kelimesine ilk olarak “Çarşaf”, daha sonra “Ferâce” manasını vermişlerdir. Dolayısıyla burada örf de nazar-ı itibara alınacak olursa, şehir kıyâfeti olarak, özellikle de Osmanlı kültürümüzde çarşaf öne çıkmaktadır. Nitekim Elmalılı merhûmun: “Bizler yetiştiğimiz zaman memleketlerimizde vâlidelerimizin tesettür tarzı çarşaftı. Bin üç yüz onda İstanbul’a geldiğim zaman, İstanbul hanımlarının bir peçe ilave edilmek ve elde açık bir şemsiye bulunmak şartı ile tesettür tarzları da bu idi!” şeklindeki beyanları bu örfü bize anlatmakta yeterlidir. Ancak Acem yurdunda ferâce ve çarşaf kullanıldığı gibi, Anadolu’da atkı-şalvar, Erzurum yöresinde ihram ve Karadeniz bölgesinde peştamal-dolaylık isti’mal edilmiştir. Şu kadar var ki; bu örflerin her birinin İslâm’da kabul görmesi birtakım şartlara bağlıdır:
a) Tepeden tırnağa tüm bedeni örtmesi,
b) Hiçbir uzvun şeklini belli etmeyecek derecede bol olması ki; bu iki şart dikkatle düşünülecek olursa, günümüzde gelenek olarak bilinçsizce giyilen atkı-şalvar ve peştamal-dolaylığın bu şartlara hâiz olmadığı ortadadır. Hatta bazı yörelerin kullandıkları dize doğru çekilmiş çarşaflar bile bu şartlara uygun değildir. Dolayısıyla isim takıntısından ziyade, burada zikredilen şartların aranma zorunluluğu vardır. Ama şu demek değildir ki; “Örtün de nasıl örtünür sen örtün!”, zira burada “Örtünsünler!” buyrulmamış, bilakis “Cilbâblarını üzerlerine çeksinler!” buyrularak, cilbâb namında bir isim belirtilmiştir. De mek ki; Allâh-u Te`âlâ’nın kadınlara emri, bu şartları bulunduran çarşaflara bürünmeleridir.
c) İçindeki şahsı süslü ve cazip göstermemesi,
d) İç gösterecek şekilde şeffaf olmaması,
e) Yüz avret değilse de, zamanımızdaki fitne göz önünde bulunduru larak, çarşafın çene altından değil de, burun altından bağlanması,
f) Allı-pullu ve gösterişli renk ve şekillere sahip olmayıp, erkeklerin na zarlarını bertaraf edecek bir özellikte olması ki; bu yüzden siyah renk kullanılmalıdır. Nitekim Ümmü Seleme (Radıyallâhu anhâ) vâlidemizin: “Üzerlerine çarşaflarını çeksinler!” âyet-i kerîmesi inince, Ensâr hanımları dışarı çıkarken başları üzerinde kargalar varmış gibi siyah kisvelere büründüler.” (Abdürrezzak, el-Musannef: 2/123; Ebû Dâvûd, Libâs: 32, No: 4101, 2/459; İbni Ebî Hâtim, No: 17784-785, 10/3154; İbni Kesîr: 6/471, Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr: 12/141; Âlûsî: 22/89) şeklindeki beyanı, bu hususta yeterli bir delildir. Bu şartlar göz önünde bulundurulduğu takdirde; günümüz Müslüman kadınlarının giydikleri; abâye, manto, etek-bluz, pardösü gibi kıyâfetlerin İslâm’la uzaktan yakından alâkası olmadığı açıkça ortaya çıkar. Zira bu tür kıyâfetler ve üzerlerine atılan süslü püslü başörtüler, tepeden tırnağa tüm bedeni örtmemekte, örtse de şekil belli etmekte, şekil belli etmese de, giyeni cazip göstererek dikkatleri üzerine çekmektedir. Hâlbuki İslâm’ın istediği tesettür şekli, içindekinin genç mi yaşlı mı, güzel mi çirkin mi olduğunu belli etmeyecek bir örtünmedir.

60  Andolsun ki; o münafıklar ve kalplerinde (iman za fiyeti, sebatsızlık ve zina meyli gibi) bir tür hastalık bulunan kimseler, bir de (cihada giden birliklerin helâk olduğuna dâir asılsız ve üzücü haberleri) Medîne’de (yayarak, Müslümanlar arasında) sarsıntı çıkaranlar/kötü haber yayanlar/ (bu yaptıklarına) tamamen son vermezlerse, yemin olsun ki; elbet te Biz seni onlar(la savaş)a karşı teşvik ederiz/onlara mu sallat ederiz/ de, sonra orada seninle ancak pek az (bir za man) komşuluk yapabilirler!

61  Lânete çarpılan (bu insan)ları (kınıyorum)! (İşte o zaman) nerede ele geçirilirlerse/bulunurlarsa/, esir edilirler/ yakalanırlar/ ve tam bir öldürülmeyle çokça katledilirler.

62  (Bu fesatçılardan) daha önce geçmiş olan o kimseler hakkında Allâh’ın sünneti (ve sürekli âdeti) olarak (bu ceza ya çarptırılırlar)! Zaten sen, Allâh’ın sürekli âdeti için asla hiçbir değiştirme bulamazsın! (Zira, O’nun kanunlarını değiştirecek hiçbir güç yoktur. O da kurallarını bozmamaya ve bozdurmamaya kararlıdır!)

Ahzab Sûresi  425 
Cüz  22
cihanyamaneren