HATA BİLDİRİMLERİNİZ İÇİN TIKLAYIN
سُورَةُسَبَأٍ  ٤٢٨ 
الجزء ٢٢

اَفْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَمْ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلِ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَع۪يدِ ﴿ ٨ ﴾ اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَٓاءِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟ ﴿ ٩ ﴾ وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ مِنَّا فَضْلًاۜ يَا جِبَالُ اَوِّب۪ي مَعَهُ وَالطَّيْرَۚ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَۙ ﴿ ١٠ ﴾ اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًاۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ﴿ ١١ ﴾ وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ ﴿ ١٢ ﴾ يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْرًاۜ وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ ﴿ ١٣ ﴾ فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ ﴿ ١٤ ﴾

سُورَةُسَبَأٍ  ٤٢٨ 
الجزء ٢٢
Sebe` Sûresi  428 
Cüz  22

8  O, Allâh’a karşı bir yalan mı uydurmuştur, yok sa kendisinde bir tür delilik mi vardır?” (Evet! Kâfir ler böyle deyip durmaktadır. Ama) doğrusu âhirete inanmamakta olan o kimseler, o (sonsuz) azap ve (geri dönüşü umulmayacak şekilde haktan) çok uzak bir sapıklık içerisindedirler.

9  Onlar, önlerinde ve arkalarında bulunan (ge zip dolaştıkları her yerde kendilerini çepeçevre kuşat mış olan ve nereye giderlerse gitsinler, kendilerinden dışarı çıkma imkânı bulamadıkları) o gökle yeri gör mediler mi? Biz dilesek o (sana karşı ola)nları (şirk ve inkârları yüzünden) yere batırırız, ya da üzerle rine gökten büyük parçalar düşür(erek onları öldür) ürüz! İşte gerçekten de (gökte ve yerde bulunan) bun(ca varlıklar)da, (Rabbine) yönelen her bir kul için elbette pek büyük bir âyet vardır.

10  Andolsun ki; elbette Biz Dâ vûd’a tarafımız dan kesinlikle (pey gamberlik, kitap, saltanat, güzel ses ve mahlûkatın boyun eğmesi gibi) bir(çok) fazîlet verdik. (Nitekim Biz, dağlara ve kuşlara:) “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla birlikte tesbîh tek rarı yapın!/Onunla birlikte ağlayıp dövünün!/” (diye emir buyurduk.) Demiri de onun için (mum ve hamur gibi) yumuşattık. (Bu yüzden ateş ve körüğe ihtiyaç duymadan demire istediği şekli verebiliyordu.)

11  (Biz kendisine) şöyle (emrettik) ki: “(Tüm be deni kaplayacak şekilde uzun ve) genişçe mükemmel zırhlar yap ve dokumada ölçülü git (halkalarını çok ince yapma ki sallanmasın, çok da sert yapma ki taşıyı cısına ağırlık vermesin)! Böylece (ey Dâvûd ve Ehl-i Beyti! Bunca nimetlerimize şükretmek üzere) siz sâlih bir amel işleyin! Şüphesiz ki Ben sizin yapmakta olduklarınızı (hak kıyla gören ve karşılığını verecek olan bir) Basîr’im!”

12  (Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın oğlu) Sü leymân’a da rüz gârı (itaatkâr kıldık) ki, günün ilk saatlerindeki gidi şi de bir ay(lık mesafe), (o rüzgârın) gün sonundaki dönüşü de bir aydı. (Böylece o, iki aylık mesafeyi bir günde kat etmekteydi.) Biz onun için (Ye men topraklarında bulunduğu sırada üç gün üç gece pınar gibi fışkıran) bakır gözesi akıttık. Cinlerden de öylesi vardı ki, Rabbinin izni (ve em ri)yle onun önünde sürekli çalışmaktaydı. Zaten onlardan her kim Bizim (Süleymân (Aleyhisselâm)`a itaat) emrimizden dönerse, (bir meleğin vura cağı ateş kamçısıy la) ona o şiddetle tutuşturulmuş ateşin azâbından tattırıyorduk!

13  Onlar onun için dilediği şeyleri; sağlam köşkleri/yüksek evleri/mescitleri/, (peygamberlerin ve velilerin, hayvanların ve kuşların) heykelleri(ni), büyük havuzlar gibi çanakları ve (büyüklüğünden dolayı aşağı indirilemeyip, merdivenlerle çıkılan ve) sabit sabit (ayaklar üzerinde yerleşmiş olan) kazanları yapıyorlardı. Ey Dâvûd hânedânı! (Bunca nimetlerimize karşılık) şükür için (sâlih) amel(ler) de bulunun!/şükür amelinde bulunun!/ Zaten kullarımdan (her hâline) çokça şükreden (ve şükrü nimet bilerek şükrettiğine de şükreden kimseler) pek azdır! Heykel sanatı Süleymân (Aleyhisselâm)`ın şerî’atinde câizdi, cinler ona; bakır, mermer ve cam gibi malzemelerden; aslan, kartal ve akbaba heykelleri yapıyorlar ve tahtına yaklaşanlar onun heybetine kapılsın diye bu heykelleri tahtın aşağı tarafına ve üstüne, ayrıca merdiven basamaklarına koyuyorlardı. İnsanlar görerek ibadete hevesleri artsın diye de, peygamberlerin ve sâlihlerin ibadet ederkenki hallerini heykelleştirerek mescitler içerisine koyuyorlardı. Heykel yapma işi; adam öldürmek, zulüm ve yalan gibi aklen çirkin şeylerden olmadığı için, şeri`atlere göre hükmü değişebilen konulardandır. Ancak bizim şeri’atimizde kesinlikle haram olup, bunlarla uğraşanlar en şiddetli azap ile tehdit olunmuşlardır. (Ebussu’ûd, Âlûsî)

14  Sonra, onun üzerine ölümü hük mettiğimizde, (ruhunu kabzettik, fakat onun ölümünü anlayınca cin ler iş bırakır da, Mescid-i Aksâ’nın henüz devam eden inşaatı yarım kalır diye onu bastonuna yaslanmış bir halde bir sene sakladık. Bu süre zarfında cinler işe de vam ettiler, neticede) onun ölümünü onlara ancak, asâsını sürekli yemekte olan o yerdeki bir canlı (ve değneğinin kırılmasıyla yere düşmesine sebebiyet ve ren bir ağaç kurdu) gösterdi. Böylece düştüğü zaman (o âna kadar reislerinin gaybı bildiğini zanneden) cinler iyice anladı ki, kendi leri(ni yönetenler) gaybı bilmekte olsaydılar, (bunca zaman çalışan cinler) o alçaltıcı azap içerisinde (bu kadar uzun süre) beklemezlerdi.

Sebe` Sûresi  428 
Cüz  22
cihanyamaneren