HATA BİLDİRİMLERİNİZ İÇİN TIKLAYIN
سُورَةُالْاَحْقَافِ  ٥٠٥ 
الجزء ٢٦

وَاِذْ صَرَفْنَٓا اِلَيْكَ نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْاٰنَۚ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُٓوا اَنْصِتُواۚ فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا اِلٰى قَوْمِهِمْ مُنْذِر۪ينَ ﴿ ٢٩ ﴾ قَالُوا يَا قَوْمَنَٓا اِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا اُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰى مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْد۪ٓي اِلَى الْحَقِّ وَاِلٰى طَر۪يقٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿ ٣٠ ﴾ يَا قَوْمَنَٓا اَج۪يبُوا دَاعِيَ اللّٰهِ وَاٰمِنُوا بِه۪ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ ﴿ ٣١ ﴾ وَمَنْ لَا يُجِبْ دَاعِيَ اللّٰهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْاَرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءُۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿ ٣٢ ﴾ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتٰىۜ بَلٰٓى اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿ ٣٣ ﴾ وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِۜ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ ﴿ ٣٤ ﴾ فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُو۬لُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْۜ كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَۙ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍۜ بَلَاغٌۚ فَهَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ ﴿ ٣٥ ﴾

سُورَةُالْاَحْقَافِ  ٥٠٥ 
الجزء ٢٦
Ahkâf Sûresi  505 
Cüz  26

29  (Yâd) et o zamanı ki; Biz, cinlerden bir topluluğu sana doğru yöneltmiştik ki, onlar (senin okudu ğun) Kur’ân(ı) dinlemekteydiler. İşte onlar o (Kur’ân’dan okuduğu)nun yanında bulundukları zaman (, ilme karşı takındıkları edepten dolayı birbirlerine): “Susun (da okunanı iyice duyabilelim)!” dediler. O (kıraat) bitirildiğinde ise, uyarıcılar olarak toplumlarına döndüler.
Rivayete göre; Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) cinleri uyarmakla ve onları Allâh-u Te`âlâ’ya davet edip onlara Kur’ân okumakla emrolununca, Allâh-u Te`âlâ birtakım cinleri ona gönderdi. Bunun üzerine Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ashâbına: “Ben bu gece cinlere Kur’ân okumakla emrolundum, hanginiz benimle gelirsiniz?” diye sorduğunda, Abdullah ibni Mes’ûd (Radıyallâhu anh) ona eşlik etti. Kendisi şöyle anlatıyor: Yola koyulduk, Mekke’nin yukarı tarafına vardığımızda Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), Hucûn vadisi denen yere girdi. Bana da bir çizgi çizerek onun içinde oturmamı ve kendisi dönünceye kadar oradan çıkmamamı emretti. Kendisi gidip onların başında durdu ve Kur’ân okumaya başladı. O sırada ben kartal gibi hayvanların ona doğru inişe geçtiğini gördümve çok şiddetli gürültüler duydum, hatta Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e bir şey olacak diye endişelenmeye başladım. Birden birçok karartı ortalığı kaplayarak benimle onun arasına girince artık onun sesini duymaz oldum. Sonra imsakla birlikte Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onlarla işini bitirdiğinde, bulut parçaları gibi ayrı ayrı dağılmaya başladılar. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) yanıma geldiğinde bana uyuyup uyuyamadığımı sordu. Ben: “Hayır, Yâ Rasûlallâh! Kaç defa insanlardan yardım istemeye niyetlendimse de, senin onlara değneğinle vurarak: ‘Oturun!’ dediğini duyunca rahatladım!” dedim. O zaman Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bana: “O daireden çıksaydın, onlardan birinin seni kapmayacağına emin olmazdım!” buyurduktan sonra, neler gördüğümü sordu. Ben, be yaz elbise giymiş siyah adamlar gördüğümü söyleyince: “Onlar Nusaybin cinleriydi. Benden azık istediler, ben de onlara kemik, gübre gibi şeyleri azık olarak tayin ettim!” buyurdu. Ben gürültüyü sorunca: “Aralarında öldürülen biri hakkında çekişerek davayı bana intikal ettirdiler, ben de onların arasında hak ile hüküm verdim!” buyurdu. Bu cinler on iki bin kişi olup, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in onlara okuduğu sûre Alak Sûresi idi. Gelen cinlerin sayısı, nerenin cinleri olduğu ve olay mahalli hakkında birçok rivayet varsa da, bunların her birini değerlendirme açısından, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in cinlerle bir kere değil, altı kere görüştüğünü kabullenmek ve böylece rivayetler arasını cem etmek Hafâcî (Rahimehullâh) tarafından tasvip görmüştür. (Nesefî, Hâzin, Âlûsî)

30  Dediler ki: “Ey kavmimiz! Gerçekten Biz Mû sâ’nın ardından, öncesinde bulunan (tüm İlâhî kitap) ları doğrulayıcı olarak indirilmiş olan pek değerli bir kitap işittik ki o, hakk (ve doğru olan inançlar)a ve dosdoğru bir yola kavuşturmaktadır.

31  Ey kavmimiz! Allâh’ın davetçisi (olan Kur’ân’ın ve Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in daveti)ne icabet edin ve ona iman edin ki; sizin için (geçmişe dönük ve kul hakkı bulunmayan) bazı günahlarınızı bağışlasın ve sizi (kâfirler için hazırlanmış) çok acı verici büyük bir azaptan korusun!

32  Zaten her kim Allâh’ın davetçisine icabet et mezse o, yer(yüzün)de (nereye kaçsa da, yerin derin liklerinde kaybolsa da, Allâh-u Te`âlâ’yı, ona yapmak istediği azaptan) asla âciz bırakacak biri değildir. Kendisi için O’ndan başka birtakım dostlar da yoktur (ki onu Allâh-u Te`âlâ’dan kurtarabilsinler). İşte onlar (herkesin anlayabileceği derece de) pek açık bir sapıklık içindedirler (, bu yüzden böyle bir davete icabetten yüz çevirmişlerdir).”

33  Onlar görmediler mi ki; gökleri ve yeri ya ratmış olan ve onları yaratmakla hiç yorulmayan O Allâh elbette ölüleri diriltmeye Kadir’dir. Evet! Gerçekten de O, her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr’dir.

34  O inkâr etmiş olan kimselerin o (cehennem) ateş(in)e arz olunacakları gün (kendilerine denilir) ki: “İşte bu (inkâr ettiğiniz azap), hakkın ta kendisi de ğil miymiş?” Onlar: “Rabbimize andolsun ki; evet! (O’nun tüm müjde ve tehditleri hak ve gerçekmiş!)” dediler. O da: “(Dünyada) inkâr etmekte bulunmuş olmanız sebebiyle tadın bu azabı!” buyurdu.

35  (Habîbim! Kâfirlerin sonu bu olduğuna göre,) artık rasûllerden azim (ve kararlılık) sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret ve onlar için (azâbı) acele isteme! Onlar tehdit olunmakta bulundukları o şeyi görecekleri gün, (azâbın şiddetine ve süresinin uzunluğuna şâhit olduklarında,) sanki gerçekten onlar (dünyada) gündüzden bir saat dışında durmamıştırlar. (İşte bu Kur’ân’da, özellikle de bu sûrede anlatılan vaazlar) yeterli bir duyuru dur! Artık (vaaz u nasihat dinlemeyen ve Bize itaatten geri duran) o fâsıklar toplumundan başkası helâk edilecek değildir!
“Azm”; ciddiyet, gayret ve sabır anlamlarına gelmekte olup, burada geçen “Ülü’l-azm peygamberler” Allâh-u Te`âlâ’nın emri ne, kaza ve kaderine sabreden ve vahyi tebliğde hiçbir engel tanımayan peygamberlerdir. Sayıları ve isimleri hakkında birkaç rivayet varsa da, en doğru görüşe göre sayıları beş olup, bunlar da; Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed (Salâvâtüllâhi Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhim Ecma’în) hazarâtıdır. Buna göre; Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in, sabırlarını örnek alması emredilen peygamberler dörttür. (Âlûsî)

Ahkâf Sûresi  505 
Cüz  26
cihanyamaneren