v02.01.25 Geliştirme Notları
Âl-i İmrân Sûresi
59
Cuz 3
78﴿ Yine şüphesiz o (Kitap Ehli ola)nlardan elbette bir fırka vardır ki; onu o (kendilerine indirilmiş olan hak) kitaptan sanasınız diye o kitab(ı okumak) ile (meşgul olurken) dillerini eğip büker(ek, doğru okuyormuş gibi yapıp, indirilmiş olan âyetlerin yerine kendi değiştirdiklerini telaffuz eder)ler, hâlbuki o (okudukları Allâh’ın indirdiği) o kitaptan değildir. Bir de: “O (okuduğumuz), Allâh nezdindendir” derler. Oysa o (tahrif ettikleri şey), Allâh nezdinden değildir. Böylece onlar Allâh’a karşı (iftirâ ederek) yalan söylerler, üstelik kendileri de (yalancı olduklarını) bilirler.
79﴿ Hiçbir beşer için (vâki) olmuş bir şey değildir ki; Allâh kendisine kitap, hüküm (şerîat anlayışı, sünnet, karar verme yetkisi, hikmet) ve peygamberlik versin de sonra o (kalkıp), insanlara: “Allâh’ı bırakıp benim için kullar (ve köleler) olun” desin. Lâkin (Allâh bir insana peygamberlik verdiyse mutlaka o): “Siz (Allâh-u Te‘âlâ’nın indirmiş olduğu) o kitabı sürekli öğretmekte bulunmuş olmanız nedeniyle ve devamlı (onu okuyup okutarak) ders yapmakta bulunmuş olmanız sebebiyle (Allâh’ın tâatına sımsıkı yapışarak ilim ve amelde kemâle ermiş, Allâh-u Te‘âlâ’ya bağlı) Rabbânî kimseler olun” (der). Bu âyet-i celîleden anlaşıldığına göre; ilim tahsil etmek ve ders okutmak, insanın Rabbânî olmasını gerektirir. Demek ki; Rabbânî olmaktan başka bir maksatla okuyup okutanların, ilimleri zâyi ve gayretleri boşunadır. Dolayısıyla ilim toplama husûsunda son derece gayret gösterip sonra onu amele vesîle kılmayanın hâli; güzel bir ağaç dikip manzarasıyla avunan ama ürününden hiç faydalanmayan kimseye benzer. Ulemâ bu âyet-i celîlede geçen “Rabbânî” vasfının îzâhı hakkında çeşitli mânâlar zikretmişlerdir ki, biz bunlardan bâzısını nakledecek olursak: “Fıkıh ilmini bilip öğreten”; “Hikmetle davranıp acele etmeyen âlim”; “İlmiyle amel eden zât”; “Helâl-haram, emir ve nehiy gibi hükümleri bilen kişi”; “Basîret ilmiyle, siyâset (insanları yönetme) ilmini cem eden kişi”; “İlim tahsil eden, bildiğiyle amel eden ve insanlara doğru yolu öğreten kişi” gibi mânâları sayabiliriz.
80﴿ (Allâh’ın, peygamber yaptığı bir kişinin) melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi size emretmesi de (hiçbir zaman olmamıştır ve) olamaz! Siz Müslüman kimseler olduktan sonra o (peygamber) size kâfirliği emreder mi (hiç)?!
81﴿ Bir zamânı da (yâd et) ki; Allâh: “Elbette Benim size vermiş olduğum kitap ve hikmetten sonra, berâberinizde bulunan (şerîatlar)ı tasdîk edici (ve doğrulayıcı olan Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) nâmında) yüce bir Rasûl size gelecek de andolsun ki; siz ona mutlaka îmân edeceksiniz ve kasem olsun ki; kendisine gerçekten yardım edeceksiniz (değil mi?)!” diye peygamberlerin (yeminlerle) tekitli sözünü almış ve: “İşte siz (âhir zaman peygamberine îmân edip yardım edeceğinizle ilgili bu ahdimi îtirâf ve) ikrâr ettiniz ve buna dâir Benim kuvvetli sözümü (kabullenip) aldınız mı?!” buyurmuştu, onlar da: “(Biz bu sözü kabullenip) ikrâr ettik” demişlerdi. O (Allâh-u Te‘âlâ) da: “Öyleyse (birbirinizin bu ikrârına) şâhit olun. Ben de (bu ikrârınıza ve birbiriniz hakkında yaptığınız şâhitliğe) sizinle birlikte şâhitlik edenlerdenim” buyurmuştu. Ali ibnü Ebî Tâlib, Katâde ve Süddî (Radıyallâhu Anhüm)dan bu âyetin tefsîrinde rivâyet edildiğine göre: “Allâh-u Te‘âlâ, Âdem (Aleyhisselâm)dan ve ondan sonra gönderdiği her peygamberden: ‘Sizden her biriniz diğerinizi tasdik edeceksiniz, Allâh’ın kitaplarını ve elçilik vazîfesini tebliğ edeceksiniz ve her biriniz Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e îmân edeceksiniz, onu tasdik edip kendisine yardım edeceksiniz, ümmtlerinizden de bu hususta söz alacaksınız’ diye mutlaka kuvvetli söz almıştır.” (et-Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, 5/540-541; İbnü Ebî Hâtim, 2/694) Dolayısıyla Allâh-u Te‘âlâ’nın, diğer peygamberlerin Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ulaşamayacağını bilmesine rağmen onlardan bu sözü alması, enbiyâ arasında sâdece Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e gösterdiği özel ilginin, tâzim ve tebcîlin bir göstergesi olmaktan öte, bu mîsâkın tüm İlâhî kitaplardaki tescîli vesîlesiyle, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e kavuşan Ehl-i Kitap’ın îmânını temin gâyesine mâtufdur. Bundan dolayı Allâh dostları: “Mutlak mânâda nebî, hakîkî mânâda rasûl ve müstakil şerîat sâhibi sâdece Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)dir, onun dışındaki nebîler ise onun tâbileri hükmündedirler” demişlerdir. (el-Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, 4/296-298)
82﴿ (Ey bu mîsaktan haberdâr olan kişi!) İşte sana! Artık bu (âhir zaman peygamberinin doğruluğunu duyma)ndan sonra her kim (Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e yetişir de, ona îmân edip yardım etmekten) yüz çevirirse, işte sana! Ancak onlar (îmân ve tâattan çıkarak kâfirlikte aşırı giden) fâsık kimselerin ta kendileridir.
83﴿ Artık o (kâfir ola)nlar (İslâm’dan yüz çevirerek) Allâh’ın dîninden başkasını mı arıyorlar?! Oysa göklerde ve yerde bulunan (tüm yaratılmış)lar(dan kimi) isteyerek ve (kimi de azâbı görme netîcesinde) istemeyerek (de olsa) ancak On(nun kendileri hakkında uyguladığı ahkâm)a teslim olmuştur. (Kâfirler doğmak, yaşamak, hastalanmak ve ölmek gibi konularda ister istemez O’nun hükümlerine teslim oldukları gibi sonsuz âhiret saâdetini kazanmaları için meşrû ettiği İslâm’ın hükümlerine neden isteyerek teslim olmuyorlar?!) Nihâyet onlar da (ölümlerinin ardından diriltilerek) sâdece O’na döndürüleceklerdir. (Hâlbuki O’nun dînini yaşasalar âhirette de rahat edeceklerdir.)
سُورَةُ اٰلِ عِمْرٰنَ
الجزء ٣
٥٩
وَاِنَّ مِنْهُمْ لَفَر۪يقًا يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِۚ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿٧٨
مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ ﴿٧٩
وَلَا يَأْمُرَكُمْ اَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلٰٓئِكَةَ وَالنَّبِيّ۪نَ اَرْبَابًاۜ اَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ اِذْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟ ﴿٨٠
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪يۜ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿٨١
فَمَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿٨٢
اَفَغَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ ﴿٨٣
Âl-i İmrân Sûresi
59
Cuz 3
وَاِنَّ مِنْهُمْ لَفَر۪يقًا يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِۚ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿٧٨
78﴿ Yine şüphesiz o (Kitap Ehli ola)nlardan elbette bir fırka vardır ki; onu o (kendilerine indirilmiş olan hak) kitaptan sanasınız diye o kitab(ı okumak) ile (meşgul olurken) dillerini eğip büker(ek, doğru okuyormuş gibi yapıp, indirilmiş olan âyetlerin yerine kendi değiştirdiklerini telaffuz eder)ler, hâlbuki o (okudukları Allâh’ın indirdiği) o kitaptan değildir. Bir de: “O (okuduğumuz), Allâh nezdindendir” derler. Oysa o (tahrif ettikleri şey), Allâh nezdinden değildir. Böylece onlar Allâh’a karşı (iftirâ ederek) yalan söylerler, üstelik kendileri de (yalancı olduklarını) bilirler.
مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ ﴿٧٩
79﴿ Hiçbir beşer için (vâki) olmuş bir şey değildir ki; Allâh kendisine kitap, hüküm (şerîat anlayışı, sünnet, karar verme yetkisi, hikmet) ve peygamberlik versin de sonra o (kalkıp), insanlara: “Allâh’ı bırakıp benim için kullar (ve köleler) olun” desin. Lâkin (Allâh bir insana peygamberlik verdiyse mutlaka o): “Siz (Allâh-u Te‘âlâ’nın indirmiş olduğu) o kitabı sürekli öğretmekte bulunmuş olmanız nedeniyle ve devamlı (onu okuyup okutarak) ders yapmakta bulunmuş olmanız sebebiyle (Allâh’ın tâatına sımsıkı yapışarak ilim ve amelde kemâle ermiş, Allâh-u Te‘âlâ’ya bağlı) Rabbânî kimseler olun” (der). Bu âyet-i celîleden anlaşıldığına göre; ilim tahsil etmek ve ders okutmak, insanın Rabbânî olmasını gerektirir. Demek ki; Rabbânî olmaktan başka bir maksatla okuyup okutanların, ilimleri zâyi ve gayretleri boşunadır. Dolayısıyla ilim toplama husûsunda son derece gayret gösterip sonra onu amele vesîle kılmayanın hâli; güzel bir ağaç dikip manzarasıyla avunan ama ürününden hiç faydalanmayan kimseye benzer. Ulemâ bu âyet-i celîlede geçen “Rabbânî” vasfının îzâhı hakkında çeşitli mânâlar zikretmişlerdir ki, biz bunlardan bâzısını nakledecek olursak: “Fıkıh ilmini bilip öğreten”; “Hikmetle davranıp acele etmeyen âlim”; “İlmiyle amel eden zât”; “Helâl-haram, emir ve nehiy gibi hükümleri bilen kişi”; “Basîret ilmiyle, siyâset (insanları yönetme) ilmini cem eden kişi”; “İlim tahsil eden, bildiğiyle amel eden ve insanlara doğru yolu öğreten kişi” gibi mânâları sayabiliriz.
وَلَا يَأْمُرَكُمْ اَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلٰٓئِكَةَ وَالنَّبِيّ۪نَ اَرْبَابًاۜ اَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ اِذْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟ ﴿٨٠
80﴿ (Allâh’ın, peygamber yaptığı bir kişinin) melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi size emretmesi de (hiçbir zaman olmamıştır ve) olamaz! Siz Müslüman kimseler olduktan sonra o (peygamber) size kâfirliği emreder mi (hiç)?!
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪يۜ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿٨١
81﴿ Bir zamânı da (yâd et) ki; Allâh: “Elbette Benim size vermiş olduğum kitap ve hikmetten sonra, berâberinizde bulunan (şerîatlar)ı tasdîk edici (ve doğrulayıcı olan Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) nâmında) yüce bir Rasûl size gelecek de andolsun ki; siz ona mutlaka îmân edeceksiniz ve kasem olsun ki; kendisine gerçekten yardım edeceksiniz (değil mi?)!” diye peygamberlerin (yeminlerle) tekitli sözünü almış ve: “İşte siz (âhir zaman peygamberine îmân edip yardım edeceğinizle ilgili bu ahdimi îtirâf ve) ikrâr ettiniz ve buna dâir Benim kuvvetli sözümü (kabullenip) aldınız mı?!” buyurmuştu, onlar da: “(Biz bu sözü kabullenip) ikrâr ettik” demişlerdi. O (Allâh-u Te‘âlâ) da: “Öyleyse (birbirinizin bu ikrârına) şâhit olun. Ben de (bu ikrârınıza ve birbiriniz hakkında yaptığınız şâhitliğe) sizinle birlikte şâhitlik edenlerdenim” buyurmuştu. Ali ibnü Ebî Tâlib, Katâde ve Süddî (Radıyallâhu Anhüm)dan bu âyetin tefsîrinde rivâyet edildiğine göre: “Allâh-u Te‘âlâ, Âdem (Aleyhisselâm)dan ve ondan sonra gönderdiği her peygamberden: ‘Sizden her biriniz diğerinizi tasdik edeceksiniz, Allâh’ın kitaplarını ve elçilik vazîfesini tebliğ edeceksiniz ve her biriniz Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e îmân edeceksiniz, onu tasdik edip kendisine yardım edeceksiniz, ümmtlerinizden de bu hususta söz alacaksınız’ diye mutlaka kuvvetli söz almıştır.” (et-Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, 5/540-541; İbnü Ebî Hâtim, 2/694) Dolayısıyla Allâh-u Te‘âlâ’nın, diğer peygamberlerin Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ulaşamayacağını bilmesine rağmen onlardan bu sözü alması, enbiyâ arasında sâdece Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e gösterdiği özel ilginin, tâzim ve tebcîlin bir göstergesi olmaktan öte, bu mîsâkın tüm İlâhî kitaplardaki tescîli vesîlesiyle, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e kavuşan Ehl-i Kitap’ın îmânını temin gâyesine mâtufdur. Bundan dolayı Allâh dostları: “Mutlak mânâda nebî, hakîkî mânâda rasûl ve müstakil şerîat sâhibi sâdece Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)dir, onun dışındaki nebîler ise onun tâbileri hükmündedirler” demişlerdir. (el-Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, 4/296-298)
فَمَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿٨٢
82﴿ (Ey bu mîsaktan haberdâr olan kişi!) İşte sana! Artık bu (âhir zaman peygamberinin doğruluğunu duyma)ndan sonra her kim (Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e yetişir de, ona îmân edip yardım etmekten) yüz çevirirse, işte sana! Ancak onlar (îmân ve tâattan çıkarak kâfirlikte aşırı giden) fâsık kimselerin ta kendileridir.
اَفَغَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ ﴿٨٣
83﴿ Artık o (kâfir ola)nlar (İslâm’dan yüz çevirerek) Allâh’ın dîninden başkasını mı arıyorlar?! Oysa göklerde ve yerde bulunan (tüm yaratılmış)lar(dan kimi) isteyerek ve (kimi de azâbı görme netîcesinde) istemeyerek (de olsa) ancak On(nun kendileri hakkında uyguladığı ahkâm)a teslim olmuştur. (Kâfirler doğmak, yaşamak, hastalanmak ve ölmek gibi konularda ister istemez O’nun hükümlerine teslim oldukları gibi sonsuz âhiret saâdetini kazanmaları için meşrû ettiği İslâm’ın hükümlerine neden isteyerek teslim olmuyorlar?!) Nihâyet onlar da (ölümlerinin ardından diriltilerek) sâdece O’na döndürüleceklerdir. (Hâlbuki O’nun dînini yaşasalar âhirette de rahat edeceklerdir.)