HATA BİLDİRİMLERİNİZ İÇİN TIKLAYIN
سُورَةُالنِّسَاءِ  ٩٤ 
الجزء ٥

وَاِذَا كُنْتَ ف۪يهِمْ فَاَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلٰوةَ فَلْتَقُمْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُٓوا اَسْلِحَتَهُمْ۠ فَاِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَرَٓائِكُمْۖ وَلْتَأْتِ طَٓائِفَةٌ اُخْرٰى لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَاَسْلِحَتَهُمْۚ وَدَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ اَسْلِحَتِكُمْ وَاَمْتِعَتِكُمْ فَيَم۪يلُونَ عَلَيْكُمْ مَيْلَةً وَاحِدَةًۜ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ كَانَ بِكُمْ اَذًى مِنْ مَطَرٍ اَوْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَنْ تَضَعُٓوا اَسْلِحَتَكُمْۚ وَخُذُوا حِذْرَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ اَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَابًا مُه۪ينًا ﴿ ١٠٢ ﴾ فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلٰوةَ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِكُمْۚ فَاِذَا اطْمَأْنَنْتُمْ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۚ اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا ﴿ ١٠٣ ﴾ وَلَا تَهِنُوا فِي ابْتِغَٓاءِ الْقَوْمِۜ اِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَاِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَۚ وَتَرْجُونَ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا يَرْجُونَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يمًا حَك۪يمًا۟ ﴿ ١٠٤ ﴾ اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِن۪ينَ خَص۪يمًاۙ ﴿ ١٠٥ ﴾

سُورَةُالنِّسَاءِ  ٩٤ 
الجزء ٥
Nisâ Sûresi  94 
Cüz  5

102  (Habîbim!) Sen onların arasında bulunup da kendilerine namaz kıldır(mayı arzula)dığın zaman (onları iki kısma ayır), içlerinden bir tâife seninle birlikte (namaza) kalksın ve (tedbir için, kendilerini namazdan meşgul etmeyecek şekilde) silahlarını (yanlarına) alsınlar. Bu (namaz kıla)nlar (rekâtın sonunda ikinci defa) secde ettikleri vakit (düşmanın karşısında durmak için dönüp) arkanızda olsunlar, kılmamış olan diğer topluluk ise gelip seninle birlikte kılsınlar ve (zırh gibi) korunma aletlerini de (kılıç gibi savaşacak) silahlarını da (yanlarına) alsınlar. Çünkü o kâfir olmuş kimseler arzuladı(lar) ki; siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gâfil olasınız da, tek bir hamle ile üzerinize yüklen(erek işinizi bitir)sinler! Eğer sizde yağmurdan (dolayı) bir eziyet bulunuyorsa yahut da hastalar olduysanız, silahlarınızı (yanınıza almayıp) bırakmanızda üzerinize hiçbir günah yoktur. Yine de siz (gücünüz nispetinde) korunma (tertibâtı)nızı alın! Şüphesiz Allâh o kâfirler için çok alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.
İbni Abbâs ve Câbir (Radıyallâhu anhüm)`den rivayete göre bir muhârebede müşrikler Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbının öğle namazını cemaatle kıldıklarını görünce, onlara namaz kılarlarken niçin saldırmadıklarına pişman oldular. O sırada bir kısmı: “Şimdi onlara dokunmayın, zira önlerinde babalarından ve oğullarından daha çok değer verdikleri bir ikindi namazı vardır ki, ona kalktıklarında üzerlerine saldırırsınız!” dediler. Bunun üzerine Cebrâîl (Aleyhisselâm) inerek: “Ya Muhammed! Şüphesiz bu, korku namazıdır ki; sen içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit...” meâlindeki bu âyet-i kerîmeyi okudu. (Beğavî, Me’âlimü’t-Tenzîl: 1/472) O gün Müslümanların ikindi namazına kalkmasını bekleyen müşrikler, namaz vakti girdiğinde onların hep birden namaza durmayıp ikiye bölündüklerini, bir kısmı Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile beraber kılarken, diğerlerinin cephede nöbet beklediklerini görünce çok şaşırdılar ve bu fikirlerinin Müslümanlara kim tarafından aktarıldığını araştırma neticesinde, öğle ile ikindi arası bu hususta Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e vahiy geldiği bilgisine ulaştıklarında, müşriklerin komutanı Halid ibni Velîd Müslüman oldu. (Kurtubî) Fıkıhta geçen “Korku Namazı” bu âyet-i kerîmeden alınmıştır ki, bunun şartları ve şekilleriyle alâkalı meseleler için bakınız: Rûhu’l-Furkan: 5/614-618

103  Artık o namazı bitirdiğinizde, ayakta duran lar, oturanlar ve yanlarınız üzerinde (yatanlar) iken (her hâlükârda) Allâh’ı zikredin! (Kalplerinizden korku gidip) sakinleştiğinizde ise namazı (emrolunduğu şekil üzere) dosdoğru kılın! Şüphesiz ki namaz, inananlar üzerine vakitlenmiş bir farz olmuştur.
Bu âyet-i kerîmeden anlaşıldığı üzere; namaz müminlere, rastgele bir şekilde olarak değil de, vakitleri belirlenmiş olarak farz kılınmış bir ibadettir. Farz namazların beş vakit olduğu bu âyet-i kerîmede kısa ve kapalı bir ifadeyle yer bulmuşsa da, Ba kara Sûresi’nin 238. âyet-i kerîmesi, İsrâ Sûresi’nin 78. âyet-i kerîmesi, Rûm Sûresi’nin 17 ve 18. âyet-i kerîmeleri, Hûd Sûre si’nin 114. âyet-i kerîmesi, Tâhâ Sûresi’nin 130. âyet-i kerîmesi, bir de Zâriyât Sûresi’nin 39 ve 40. âyet-i kerîmeleri beş vakit namazın ayrı ayrı beş vaktini açıklamışlardır. Ayrıca namazın beş vakit olarak farz kılındığına dâir bir çok mütevâtir hadîs-i şerîfler mevcuttur. Ümmetin tamamı da bir gün ve bir gece içerisinde beş vakit namazın farz olduğu hakkında söz birliği etmiş lerdir. Ama hakkında Kitab, sünnet ve icma’dan bunca delil bulunan böyle önemli bir konu bile, âlim geçinen bazı kimselerce inkâr edilmekte, buna delil olarak da Kur’ân-ı Kerîm’de beş sayısının açıkça belirtilmediği safsatası ortaya atılmaktadır. Fakat Allâh-u Te`âlâ’nın bildirmesiyle gaybî konulardan haberdâr olan Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): ‘‘İslâm kulplarının birer birer bozulacağını ve sonunda namazın üç vakit olduğunu savunanların bile çıkacağını, ama bu kişileri Deccâl’le birlikte haşretmenin Allâh-u Te’âlâ üzerine bir hak olduğu’nu açıklamıştır. (Hâkim, el-Müstedrek, Fiten: 156, No: 8448, 4/516)

104  (Düşmanlarınız olan) o kavmi (takip edip) aramakta gevşeklik etmeyin! Eğer siz (yaralanıp be relenerek) acı çekiyor olduysanız, siz acı çektiğiniz gibi hiç şüphesiz onlar da acı çekmektedirler. Siz ise Allâh’tan (dininizi bütün dinlere gâlip kılması ve sizi âhirette sevaplara kavuşturması gibi ) onların ümit edemeyecekleri şeyleri ummaktasınız. (Sonra onlar bu acılara dayanıyorlarken, size ne oldu da sabretmiyorsunuz? Hâlbuki bu sabır en çok size yakışır!) Allâh (müminlerin çektiği acı dâhil her şeyi) dâima (çok iyi bilen bir) Alîm ve (verdiği emir ve yasakların tümü hikmetli olan bir) Hakîm olmuştur.

105  Şüphesiz ki Biz o kitabı sana (indirilmesini gerektiren) hak(lı bir neden ve üstün hikmet) ile indir dik ki sen insanlar arasında Allâh’ın sana gösterdiği (karar) ile hükmedesin. Öyleyse sen hâinler(i temize çıkarmak) için bir mücâdeleci olma!
Katâde ibni Nu`mân (Radıyallâhu anh) şöyle anlatıyor: Aramızda Übeyrıkoğulları diye anılan bir hâne halkı vardı ki içlerinde bulunan Beşir isimli münafık bir kimse şiir söyleyerek Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in ashâbını hicveder, sonra da bu şiiri Araplardan birine nispet ederek: “Falanca şöyle dedi, falanca böyle dedi!” derdi. Ashâb-ı kirâm bu şiirleri duyunca: “Allâh’a yemin olsun ki; bu şiiri şu pis heriften başkası söylememiştir! Onu mutlaka ibni Übeyrık söylemiştir!” derlerdi. Bu âile câhiliyet devrinde de, İslâm döneminde de ihtiyaç sahipleriydiler. O zaman Medine’de insanların gıdası hurma ve arpadan ibaretti. Kişi zenginse, beyaz un tüccarı geldiği vakit, ondan satın aldığı unu sadece ailesine ayırırdı. Bir seferinde Şam’dan bir tüccar geldi. Amcam Rifâ`a ibni Zeyd bir yük beyaz un aldı ve onu kilere koydu, o odada silah, zırh ve kılıç da vardı. Bir gece hırsızlar tarafından yiyecek ve silah çalındı. Sabah olunca amcam Rifâ`a bana uğradı ve durumu bildirdi. Bunun üzerine biz mahallede araştırma yaparken, o gece Übeyrıkoğullarının ocak yaktıklarını duyunca, onlar üzerine yoğunlaştık. Kendilerini sorguya çektiğimizde, Allâh adına yemin ederek, çevremizde sâlih birisi olarak tanıdığımız Lebîd ibni Sehl’i hırsız gösterdiler. Lebîd bu iftirayı duyunca kılıcını çekerek: “Allâh’a yemin olsun ki; ya bu hırsızlığı açığa çıkaracaksınız, ya da bu kılıç sizi deşecek!” dedi. Onlar işin ciddiyetini anlayınca: “Bize dalaşma, senin hırsızlıkla ne alâkan var?” diyerek lafı çevirdiler. Araştırma neticesinde hırsızlığı kendilerinin yaptığı hakkın da şüphemiz kalmayınca amcam benden Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e gidip durumu anlatmamı istedi. Ben Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in yanına vardığımda: “İçimizdeki hayırsız bir hâne halkı, amcamın silah ve yiyeceğini çaldılar, yiyeceğe ihtiyacımız yok, hiç olmazsa silahımızı iâde etsinler!” dediğimde Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Muhakkak ben bu hususta emir vereceğim!” buyurdu. Durumdan haberdâr olan Übeyrıkoğulları, Üseyr ibni Urve isimli adamlarına gidip hırsızlık yapmadıklarına dâir onu ikna ettiler. Mahalleden bir kısım insanlar da onlara kanıp Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e: “Ey Allâh’ın Rasûlu! Katâde ve amcası içimizden sâlih bir âileyi bir delile dayanmaksızın iftirâlarına hedef yaptı!” dediler. O zaman Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bana: “Müslüman ve sâlih oldukları söylenen bir aileyi hedef alıp hırsızlıkla mı itham ediyorsun? Oysa delilin de yok!” buyurdu. Bu durum karşısında ben: “Keşke çok malım gitseydi de bu hususta Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e birşey söylememiş olsaydım!” temennisiyle oradan ayrıldım. O sırada amcam yanıma gelip ne yaptığımı sorunca, ben ona durumu anlattım, o da: “Kendisinden yardım istenilen Zât, ancak Allâh-u Te`âlâ’dır!” dedi. Aradan çok geçmeden bu âyet-i celîleden itibâren onbir âyet-i kerîme (105-115) nâzil olunca çalınan silahlar Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`a getirildi, o da onları amcama iâde etti. (Tirmizî, Tefsîr: 5, No: 3036, 5/245; Taberî No: 10416, 4/266)

Nisâ Sûresi  94 
Cüz  5
cihanyamaneren