v13.9.26 Geliştirme Notları
A`râf Sûresi
151
Cuz 8
﴾12﴿ O (Allâh-u Te‘âlâ, İblîs’e): “Sana emrettiğim zaman secde etmenden seni engellemiş olan şey neydi?” buyurdu. O (ise): “Ben ondan hayırlıyım, çünkü Sen beni üstün (ve kı ymetli gördüğüm) bir ateşten yarattın, onu ise (bence) âdî (olan) bir çamurdan halkettin” dedi. Tefsirlerde zikredildiği üzere; İblîs yanlış bir kıyas yaparak ateşi topraktan üstün görmüştür. Oysa çamur daha faydalıdır. Zîrâ toprakta bulunan ağırlık ve vakar gibi vasıflar; acele etmeme, utangaçlık ve sabır gibi birçok üstünlüğün kaynağı olduğundan, topraktan yaratılan Âdem (Aleyhisselâm) hatâ ettiğinde tevbe ve istiğfâra sarılmıştır. Ama ateşin tabîatında bulunan hafiflik, hiddet ve yükselme hırsı; kibir ve gurur gibi birçok kötü huyun menba‘ı olduğu için ateşten yaratılmış olan İblîs, Âdem (Aleyhisselâm)a secde emri karşısında direnerek kâfirlerden olmuştur. Ayrıca toprak, bitirip yetiştirmekte, ateş ise yakıp tüketmektedir. Toprak, ateşi söndürebilmekte ama ateş toprağı yakamamaktadır. İşte İblîs bu fazîletlerden gâfil bir vaziyette fâsit (bozuk) bir kıyasta bulunmuştur ki, bu yüzden hadîs-i şerîfte: “Din işinde kendi görüşüyle ilk kıyas yapan İblîs’tir” buyrulmuştur. (Ebû Nu‘aym, Hılyetü’l-evliyâ, 3/197) Aslında fazîlet birtakım kıyaslarla belirlenecek bir şey olmayıp, ancak Allâh-u Te‘âlâ’nın bir şeyi değerli kılmasıyladır ki, bu da ancak emirlere itâatle gerçekleşir. Bu yüzden Habeşli mümin, Kureyşli kâfirden fazîletlidir. Şeytanın içine düştüğü bu rezil vaziyetten çıkartılması gereken en büyük ders şu olmalıdır; âyet, hadîs ve ulemânın beyanları gibi açık nasslar mevcutken inadına birtakım felsefî kıyaslara yönelmemek gerekir ve üstünlüğü ancak Allâh-u Te‘âlâ’nın emirlerine itâatte aramak îcâb eder. (el-Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, 9/39)
﴾13﴿ (Bunun üzerine) O (Allâh-u Te‘âlâ İblîs’i cennetten kovmak üzere): “Artık hemen oradan in. Çünkü orada çokça büyüklük taslaman senin için (bir hak) olamaz. O hâlde (cennetten ve göklerden) hemen çık. Zîrâ gerçekten sen alçaklardansın” buyurdu.
﴾14﴿ O (nidâ karşısında İblîs, ölümden kurtulmak için): “(Sûr’a ikinci defâ üfürülüp, Âdem ve zürriyetinin) diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.
﴾15﴿ O (Allâh-u Te‘âlâ ise ona, Sûr’a ikinci defâ üfürülüp ölümün nihâyet bulacağı vakte kadar hayat hakkı tanımadı ama): “Şüphesiz ki sen (istediğin gibi, dirilme gününe kadar değil de, Sûr’a birinci defâ üfürülüp herkesin öleceği âna kadar) mühlet verilenlerdensin (ve nihâyet sen de öleceksin)” buyurdu.
﴾16﴿ O (zaman İblîs kendi sapıtma suçunu Allâh-u Te‘âlâ’ya atmak üzere) dedi ki: “İşte beni azdırmış olmana yemîn olsun ki; elbette onlar(ı saptırmak) için Senin dosdoğru (İslâm) yolunda mutlaka oturacağım (ve onların dîni yaşamalarına mâni olacağım).
﴾17﴿ Sonra andolsun ki; elbette ben hem önlerinde(ki âhiret meselelerinde)n, hem arkalarında (kalan dünyâ ile alâkalı konularda)n, hem sağlarında (yazılacak sevaplarında)n hem de sollarında (kaydedilecek günahlarında)n (dolayı kendilerine vesveseler vermek üzere dört bir taraflarından) onlara geleceğim de, böylece Sen onların çoğunu şükredici (mümin) kimseler olarak bulamayacaksın.”
﴾18﴿ (İblîs’in bu küstahça başkaldırmasına karşı) O buyurdu ki: “Kınanmış ve kovulmuş biri olarak oradan çık. Yemîn ederim ki; (Âdem’in zürriyetinden olan) o (insa)nlardan her kim sana uyacak olursa, andolsun ki; elbette cehennemi hep birlikte olanlar hâlinde siz(in hepiniz)den dolduracağım.
﴾19﴿ (Sonra Biz ona şöyle buyurduk:) Ey Âdem! Sen eşinle birlikte cennete yerleş de, her ikiniz (orada) dilediğiniz yerden (istediğiniz şeyleri) yiyin, ama (meyvesinden yemek için) işte şu ağaca yaklaşmayın, sonra ikiniz de (kendilerine yazık ederek nefislerine) zulmeden kimselerden olursunuz.”
﴾20﴿ Derken şeytan (nurdan bir perdeyle Âdem ile eşinin) kendilerinden (bile) örtülmüş bulunan avret (yer)lerini o ikisi için açığa çıkarsın (ve herkese göstersin) diye (gereken fiili işlettirmek üzere) ikisine de vesvese verdi ve: “Rabbiniz sizi ancak iki melek olursunuz yâhut her ikiniz de (cennette) ebedî kalanlardan olursunuz diye (bunu istemediğinden) işte bu ağaçtan engelledi (çünkü bu ağaçtan yiyenler bu iki nîmetten birine kavuşurlar)” dedi.
﴾21﴿ Bir de o (İblîs onları inandırmak için) ikisine de kuvvetlice yemîn etti (ve dedi) ki: “Gerçekten ben özellikle ikinize elbette nasîhat edenlerdenim (zâten ben sizin iyiliğinizi istediğim için bu sırrı size veriyorum).”
﴾22﴿ İşte o (İblîs), (yalan yere Allâh adına yemîn edip, bâtılı hak göstermek sûretiyle yapmış olduğu) büyük bir aldatma yüzünden ikisini de (sâhip oldukları yüksek dereceden) tenezzül ettirdi (de dünyâ gibi aşağı bir yere indirdi). Bunun üzerine her ikisi o ağaçtan (az bir şey) tattıkları zaman avret (yer)leri hemen o ikisine beliriverdi ve ikisi de cennet(teki incir) yapraklarından (alarak) kendi üstlerine yamayıp yapıştırmaya başladılar. Böylece o ikisinin Rabbi (sitem ve uyarı yoluyla) kendilerine nidâ etti (de buyurdu) ki: “İşte her ikinize (hitâb ediyorum)! Ben (evvelce: “Bu ağacın meyvesinden yemek için ona yaklaşmayın” buyurarak) sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim ve size: ‘Şüphesiz şeytan özellikle ikiniz için (adâveti) pek açık olan büyük bir düşmandır’ dememiş miydim?!”
سُورَةُ الْاَعْرَافِ
الجزء ٨
١٥١
قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۜ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ ﴿١٢﴾
قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ ف۪يهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِر۪ينَ ﴿١٣﴾
قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿١٤﴾
قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ ﴿١٥﴾
قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿١٦﴾
ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ ﴿١٧﴾
قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫مًا مَدْحُورًاۜ لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَع۪ينَ ﴿١٨﴾
وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿١٩﴾
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ ﴿٢٠﴾
وَقَاسَمَهُمَٓا اِنّ۪ي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِح۪ينَۙ ﴿٢١﴾
فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ﴿٢٢﴾
A`râf Sûresi
151
Cuz 8
قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۜ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ ﴿١٢﴾
﴾12﴿ O (Allâh-u Te‘âlâ, İblîs’e): “Sana emrettiğim zaman secde etmenden seni engellemiş olan şey neydi?” buyurdu. O (ise): “Ben ondan hayırlıyım, çünkü Sen beni üstün (ve kı ymetli gördüğüm) bir ateşten yarattın, onu ise (bence) âdî (olan) bir çamurdan halkettin” dedi. Tefsirlerde zikredildiği üzere; İblîs yanlış bir kıyas yaparak ateşi topraktan üstün görmüştür. Oysa çamur daha faydalıdır. Zîrâ toprakta bulunan ağırlık ve vakar gibi vasıflar; acele etmeme, utangaçlık ve sabır gibi birçok üstünlüğün kaynağı olduğundan, topraktan yaratılan Âdem (Aleyhisselâm) hatâ ettiğinde tevbe ve istiğfâra sarılmıştır. Ama ateşin tabîatında bulunan hafiflik, hiddet ve yükselme hırsı; kibir ve gurur gibi birçok kötü huyun menba‘ı olduğu için ateşten yaratılmış olan İblîs, Âdem (Aleyhisselâm)a secde emri karşısında direnerek kâfirlerden olmuştur. Ayrıca toprak, bitirip yetiştirmekte, ateş ise yakıp tüketmektedir. Toprak, ateşi söndürebilmekte ama ateş toprağı yakamamaktadır. İşte İblîs bu fazîletlerden gâfil bir vaziyette fâsit (bozuk) bir kıyasta bulunmuştur ki, bu yüzden hadîs-i şerîfte: “Din işinde kendi görüşüyle ilk kıyas yapan İblîs’tir” buyrulmuştur. (Ebû Nu‘aym, Hılyetü’l-evliyâ, 3/197) Aslında fazîlet birtakım kıyaslarla belirlenecek bir şey olmayıp, ancak Allâh-u Te‘âlâ’nın bir şeyi değerli kılmasıyladır ki, bu da ancak emirlere itâatle gerçekleşir. Bu yüzden Habeşli mümin, Kureyşli kâfirden fazîletlidir. Şeytanın içine düştüğü bu rezil vaziyetten çıkartılması gereken en büyük ders şu olmalıdır; âyet, hadîs ve ulemânın beyanları gibi açık nasslar mevcutken inadına birtakım felsefî kıyaslara yönelmemek gerekir ve üstünlüğü ancak Allâh-u Te‘âlâ’nın emirlerine itâatte aramak îcâb eder. (el-Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, 9/39)
قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ ف۪يهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِر۪ينَ ﴿١٣﴾
﴾13﴿ (Bunun üzerine) O (Allâh-u Te‘âlâ İblîs’i cennetten kovmak üzere): “Artık hemen oradan in. Çünkü orada çokça büyüklük taslaman senin için (bir hak) olamaz. O hâlde (cennetten ve göklerden) hemen çık. Zîrâ gerçekten sen alçaklardansın” buyurdu.
قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿١٤﴾
﴾14﴿ O (nidâ karşısında İblîs, ölümden kurtulmak için): “(Sûr’a ikinci defâ üfürülüp, Âdem ve zürriyetinin) diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.
قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ ﴿١٥﴾
﴾15﴿ O (Allâh-u Te‘âlâ ise ona, Sûr’a ikinci defâ üfürülüp ölümün nihâyet bulacağı vakte kadar hayat hakkı tanımadı ama): “Şüphesiz ki sen (istediğin gibi, dirilme gününe kadar değil de, Sûr’a birinci defâ üfürülüp herkesin öleceği âna kadar) mühlet verilenlerdensin (ve nihâyet sen de öleceksin)” buyurdu.
قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿١٦﴾
﴾16﴿ O (zaman İblîs kendi sapıtma suçunu Allâh-u Te‘âlâ’ya atmak üzere) dedi ki: “İşte beni azdırmış olmana yemîn olsun ki; elbette onlar(ı saptırmak) için Senin dosdoğru (İslâm) yolunda mutlaka oturacağım (ve onların dîni yaşamalarına mâni olacağım).
ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ ﴿١٧﴾
﴾17﴿ Sonra andolsun ki; elbette ben hem önlerinde(ki âhiret meselelerinde)n, hem arkalarında (kalan dünyâ ile alâkalı konularda)n, hem sağlarında (yazılacak sevaplarında)n hem de sollarında (kaydedilecek günahlarında)n (dolayı kendilerine vesveseler vermek üzere dört bir taraflarından) onlara geleceğim de, böylece Sen onların çoğunu şükredici (mümin) kimseler olarak bulamayacaksın.”
قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫مًا مَدْحُورًاۜ لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَع۪ينَ ﴿١٨﴾
﴾18﴿ (İblîs’in bu küstahça başkaldırmasına karşı) O buyurdu ki: “Kınanmış ve kovulmuş biri olarak oradan çık. Yemîn ederim ki; (Âdem’in zürriyetinden olan) o (insa)nlardan her kim sana uyacak olursa, andolsun ki; elbette cehennemi hep birlikte olanlar hâlinde siz(in hepiniz)den dolduracağım.
وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿١٩﴾
﴾19﴿ (Sonra Biz ona şöyle buyurduk:) Ey Âdem! Sen eşinle birlikte cennete yerleş de, her ikiniz (orada) dilediğiniz yerden (istediğiniz şeyleri) yiyin, ama (meyvesinden yemek için) işte şu ağaca yaklaşmayın, sonra ikiniz de (kendilerine yazık ederek nefislerine) zulmeden kimselerden olursunuz.”
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ ﴿٢٠﴾
﴾20﴿ Derken şeytan (nurdan bir perdeyle Âdem ile eşinin) kendilerinden (bile) örtülmüş bulunan avret (yer)lerini o ikisi için açığa çıkarsın (ve herkese göstersin) diye (gereken fiili işlettirmek üzere) ikisine de vesvese verdi ve: “Rabbiniz sizi ancak iki melek olursunuz yâhut her ikiniz de (cennette) ebedî kalanlardan olursunuz diye (bunu istemediğinden) işte bu ağaçtan engelledi (çünkü bu ağaçtan yiyenler bu iki nîmetten birine kavuşurlar)” dedi.
وَقَاسَمَهُمَٓا اِنّ۪ي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِح۪ينَۙ ﴿٢١﴾
﴾21﴿ Bir de o (İblîs onları inandırmak için) ikisine de kuvvetlice yemîn etti (ve dedi) ki: “Gerçekten ben özellikle ikinize elbette nasîhat edenlerdenim (zâten ben sizin iyiliğinizi istediğim için bu sırrı size veriyorum).”
فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ﴿٢٢﴾
﴾22﴿ İşte o (İblîs), (yalan yere Allâh adına yemîn edip, bâtılı hak göstermek sûretiyle yapmış olduğu) büyük bir aldatma yüzünden ikisini de (sâhip oldukları yüksek dereceden) tenezzül ettirdi (de dünyâ gibi aşağı bir yere indirdi). Bunun üzerine her ikisi o ağaçtan (az bir şey) tattıkları zaman avret (yer)leri hemen o ikisine beliriverdi ve ikisi de cennet(teki incir) yapraklarından (alarak) kendi üstlerine yamayıp yapıştırmaya başladılar. Böylece o ikisinin Rabbi (sitem ve uyarı yoluyla) kendilerine nidâ etti (de buyurdu) ki: “İşte her ikinize (hitâb ediyorum)! Ben (evvelce: “Bu ağacın meyvesinden yemek için ona yaklaşmayın” buyurarak) sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim ve size: ‘Şüphesiz şeytan özellikle ikiniz için (adâveti) pek açık olan büyük bir düşmandır’ dememiş miydim?!”