v13.9.26 Geliştirme Notları
A`râf Sûresi
158
Cuz 8
﴾68﴿ Ben size Rabbimin vahiylerini ulaştırıyorum ve ben özellikle sizin için, iyilik isteyen çok güvenilir biriyim.
﴾69﴿ Yoksa siz içinizden çok değerli bir adama sizi uyarması için çok kıymetli bir vaaz (ve nasîhat)ın Rabbinizden size gelmiş olmasına mı şaşırdınız?! Ayrıca siz hatırlayın o zamânı ki; O (Rabbiniz), Nûh kavminin ardından sizi (dünyâda onların) yerine gelen kimseler yapmıştı ve yaratılanlar içinde (boy pos ve kuvvetçe) büyüklük bakımından (diğer insanlara karşı) size fazlalık vermişti. Öyleyse Allâh’ın nîmetlerini hatırlayın (da bu sizi şükre ve sâlih amele sevk etsin), tâ ki (bu sâyede) siz (sıkıntılarınızdan kurtulup, umduklarınıza ulaşarak) felâha erebilesiniz.”
﴾70﴿ (Bu nasîhatler üzerine Âd kavmi) dediler ki: “Sen, babalarımızın tapmakta olduğu şeyleri bırakalım da, Allâh’a; bir tek O’na ibâdet edelim diye mi bize geldin?! O hâlde (azapla tehdit ederek) bize vaad etmekte olduğun şeyi derhal bize getir (de görelim). Eğer (tehditlerinde) doğru söyleyen kimselerden olduysan (bunu ispatlaman gerekir).”
﴾71﴿ O (Hûd (Aleyhisselâm) kavminin bu sözlerine karşı) dedi ki: “Gerçekten Rabbinizden sizin üzerinize murdar bir azap ve (intikam dolu) büyük bir gazap inmiştir /hak olmuştur/. (Sâhibi belli olmayan) birtakım (kuru) isimler husûsunda mı benimle çekişiyorsunuz ki Allâh onlar(ın tapınılmaya lâyık tanrılar olduğu) hakkında hiçbir delil indirmemiştir, sâdece siz ve babalarınız onlara (ilâh) ad(ı) takmışsınızdır?! (Mâdem kendinize beliren bunca hakîkatlere rağmen inkârda ısrâr ediyorsunuz.) Öyleyse (başınıza gelecek belâyı) bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte (bunu) bekleyenlerdenim!”
﴾72﴿ (Hûd (Aleyhisselâm)ın bu sözlerinden) sonra Biz tarafımızdan büyük bir rahmet sebebiyle onu ve berâberinde olan (îmânlı) kişileri (inkârcıların başına gelen o belâdan) kurtardık ve o kimselerin (kökünü koparıp) ardını (arkasını) kestik ki, onlar Bizim âyetlerimizi yalanlamıştılar, (kâfirlikten hiçbir sûrette vazgeçmemiş, gördükleri hiçbir mûcizeye) îmân edici kimseler de olmamıştılar. Süddî, Muhammed ibnü İshâk ve diğer siyer ehlinin beyânına göre; Âd kavmi yeryüzünde bozgunculuk yapmış ve Allâh-u Te‘âlâ’nın kendilerine verdiği kuvveti kötü yönde kullanarak yer halkını baskı altında bırakmışlardı. Allâh-u Te‘âlâ’ya ibâdeti bırakıp putlara tapmaya başlayan bu kavim içerisinde soylu bir nesebe sâhip olan Hûd (Aleyhisselâm) onlara peygamber olarak gönderildi. Âyet-i kerîmelerin beyânı vechile; o onlara Allâh-u Te‘âlâ’nın birliğine inanmalarını, O’nunla birlikte başka ilâh tanımamalarını ve insanlara zulmetmekten vazgeçmelerini emretmişse de, onlar: “Bizden kuvvetli kim olabilir?” diyerek inkârda direndiler. Hûd (Aleyhisselâm)a inanan bir azınlık ise îmânlarını gizlemek zorunda kaldılar. Âd kavminin azgınlıkları ve fesâdı artınca Allâh-u Te‘âlâ onları üç sene kuraklığa mâruz bırakarak zor duruma düşürdü. O zaman insanların başına bir belâ geldiğinde putları bırakır Allâh’tan medet umarlardı ve mümin-müşrik demeden herkes Mekke’de Beyt-i Harâm yanında toplanırlardı. Zîrâ herkes Mekke’nin hürmetini îtirâf eder ve oranın Allâh katındaki değerini bilirdi. Binâ olarak Kâ‘be mevcut değilse de Harem içindeki mekânı bilinirdi. Böylece Âd kavmi, içlerinden bir cemâati yağmur duâsı için Mekke’ye gönderdiler. Aralarında Hûd (Aleyhisselâm)a inanan Mersid ibnü Sa‘d’ın da bulunduğu yetmiş kişilik heyet Mekke’deki akrabâlarının yanına yerleşip rahatı görünce toplumlarının durumunu unuttular. Fakat bir zaman sonra Mekke lideri olan kişi, okuttuğu birtakım şiirlerle onlara durumu fark ettirince aralarında bulunan Mersid: “Siz burada duâ ederek yağmura kavuşamazsınız lâkin peygamberinize itâat eder ve Rabbinize tevbe ederseniz o zaman size yağmur yağdırılır” diyerek Müslüman olduğunu açıklamak mecbûriyetinde kaldı. Bunun üzerine onu yanlarında duâya almadılar. Liderleri olan kişinin: “Ey İlâhımız! Eğer Hûd sâdık biriyse bizi suvar, çünkü biz helâk olduk” diye duâ etmesi üzerine Allâh-u Te‘âlâ’nın peydâ ettiği kapkara bir bulut Muğîs Vâdîsi’nden Âd kavmine doğru yöneldi. Bunu görenler sevinerek: “İşte bu bulut bize yağmur yağdıracak” dediler. Ama Allâh-u Te‘âlâ rahmet bekledikleri yerden felâket göndererek yedi gece sekiz gün ardı arkası kesilmeyen bir rüzgârla onları helâk etti. Hûd (Aleyhisselâm) ve yanındaki müminler ise çevirdikleri bir çit içerisinde kâfirlerden ayrı yaşıyorlardı. O rüzgârdan onlara ancak derilerine hoşluk veren bir esinti geliyordu. Kâfirlerin helâkinin ardından kurtuluşa eren Hûd (Aleyhisselâm) ve ashâbı Mekke’ye gelerek ölünceye kadar orada Allâh’a ibâdet ettiler. (el-Beyzâvî, en-Nesefî, el-Hâzin, el-Âlûsî)
﴾73﴿ Semûd (halkın)a da (soy bakımından) kardeşleri (olan) Sâlih’i (peygamber olarak gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! (Sâdece) Allâh’a ibâdet edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Gerçekten (peygamberliğimin doğruluğuna dâir) size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte size bu (deve var ya); Allâh’ın (diğer develer gibi anne-babadan değil de kudretiyle) bir âyet (ve mûcize) olarak (kayadan çıkarttığı) dişi devesidir. Artık bırakın onu da Allâh’ın toprağında yesin (içsin. Allâh’ın mûcizesine saygılı olun). Ayrıca siz (onu itip kakarak, meralardan kovarak ve boğazlayarak) ona hiçbir kötülük dokundurmayın, sonra çok acı verici büyük bir azap sizi yakalayıverir. Semûd nâmındaki kişi, Nûh (Aleyhisselâm)ın oğlu Sâm oğlu İrem’in torunu idi, onun nesli Hicaz toprakları ile Şam arasında Hıcr bölgesini mesken edinmiştiler. Soydaşları olan Sâlih (Aleyhisselâm) kendilerine peygamber olarak gönderildiyse de, uygunsuz taleplerde bulunmaları ve istedikleri mûcizeye kavuştukları hâlde inkârda ısrarları nedeniyle 78. âyet-i kerîmede beyân edildiği üzere helâk edildiler.
سُورَةُ الْاَعْرَافِ
الجزء ٨
١٥٨
اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَاَنَا۬ لَكُمْ نَاصِحٌ اَم۪ينٌ ﴿٦٨﴾
اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ جَٓاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْۜ وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَصْۣطَةًۚ فَاذْكُرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿٦٩﴾
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللّٰهَ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿٧٠﴾
قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌۜ اَتُجَادِلُونَن۪ي ف۪ٓي اَسْمَٓاءٍ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَا نَزَّلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ فَانْتَظِرُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ ﴿٧١﴾
فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَمَا كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ۟ ﴿٧٢﴾
وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًاۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْۜ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٧٣﴾
A`râf Sûresi
158
Cuz 8
اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَاَنَا۬ لَكُمْ نَاصِحٌ اَم۪ينٌ ﴿٦٨﴾
﴾68﴿ Ben size Rabbimin vahiylerini ulaştırıyorum ve ben özellikle sizin için, iyilik isteyen çok güvenilir biriyim.
اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ جَٓاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْۜ وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَصْۣطَةًۚ فَاذْكُرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿٦٩﴾
﴾69﴿ Yoksa siz içinizden çok değerli bir adama sizi uyarması için çok kıymetli bir vaaz (ve nasîhat)ın Rabbinizden size gelmiş olmasına mı şaşırdınız?! Ayrıca siz hatırlayın o zamânı ki; O (Rabbiniz), Nûh kavminin ardından sizi (dünyâda onların) yerine gelen kimseler yapmıştı ve yaratılanlar içinde (boy pos ve kuvvetçe) büyüklük bakımından (diğer insanlara karşı) size fazlalık vermişti. Öyleyse Allâh’ın nîmetlerini hatırlayın (da bu sizi şükre ve sâlih amele sevk etsin), tâ ki (bu sâyede) siz (sıkıntılarınızdan kurtulup, umduklarınıza ulaşarak) felâha erebilesiniz.”
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللّٰهَ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿٧٠﴾
﴾70﴿ (Bu nasîhatler üzerine Âd kavmi) dediler ki: “Sen, babalarımızın tapmakta olduğu şeyleri bırakalım da, Allâh’a; bir tek O’na ibâdet edelim diye mi bize geldin?! O hâlde (azapla tehdit ederek) bize vaad etmekte olduğun şeyi derhal bize getir (de görelim). Eğer (tehditlerinde) doğru söyleyen kimselerden olduysan (bunu ispatlaman gerekir).”
قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌۜ اَتُجَادِلُونَن۪ي ف۪ٓي اَسْمَٓاءٍ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَا نَزَّلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ فَانْتَظِرُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ ﴿٧١﴾
﴾71﴿ O (Hûd (Aleyhisselâm) kavminin bu sözlerine karşı) dedi ki: “Gerçekten Rabbinizden sizin üzerinize murdar bir azap ve (intikam dolu) büyük bir gazap inmiştir /hak olmuştur/. (Sâhibi belli olmayan) birtakım (kuru) isimler husûsunda mı benimle çekişiyorsunuz ki Allâh onlar(ın tapınılmaya lâyık tanrılar olduğu) hakkında hiçbir delil indirmemiştir, sâdece siz ve babalarınız onlara (ilâh) ad(ı) takmışsınızdır?! (Mâdem kendinize beliren bunca hakîkatlere rağmen inkârda ısrâr ediyorsunuz.) Öyleyse (başınıza gelecek belâyı) bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte (bunu) bekleyenlerdenim!”
فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَمَا كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ۟ ﴿٧٢﴾
﴾72﴿ (Hûd (Aleyhisselâm)ın bu sözlerinden) sonra Biz tarafımızdan büyük bir rahmet sebebiyle onu ve berâberinde olan (îmânlı) kişileri (inkârcıların başına gelen o belâdan) kurtardık ve o kimselerin (kökünü koparıp) ardını (arkasını) kestik ki, onlar Bizim âyetlerimizi yalanlamıştılar, (kâfirlikten hiçbir sûrette vazgeçmemiş, gördükleri hiçbir mûcizeye) îmân edici kimseler de olmamıştılar. Süddî, Muhammed ibnü İshâk ve diğer siyer ehlinin beyânına göre; Âd kavmi yeryüzünde bozgunculuk yapmış ve Allâh-u Te‘âlâ’nın kendilerine verdiği kuvveti kötü yönde kullanarak yer halkını baskı altında bırakmışlardı. Allâh-u Te‘âlâ’ya ibâdeti bırakıp putlara tapmaya başlayan bu kavim içerisinde soylu bir nesebe sâhip olan Hûd (Aleyhisselâm) onlara peygamber olarak gönderildi. Âyet-i kerîmelerin beyânı vechile; o onlara Allâh-u Te‘âlâ’nın birliğine inanmalarını, O’nunla birlikte başka ilâh tanımamalarını ve insanlara zulmetmekten vazgeçmelerini emretmişse de, onlar: “Bizden kuvvetli kim olabilir?” diyerek inkârda direndiler. Hûd (Aleyhisselâm)a inanan bir azınlık ise îmânlarını gizlemek zorunda kaldılar. Âd kavminin azgınlıkları ve fesâdı artınca Allâh-u Te‘âlâ onları üç sene kuraklığa mâruz bırakarak zor duruma düşürdü. O zaman insanların başına bir belâ geldiğinde putları bırakır Allâh’tan medet umarlardı ve mümin-müşrik demeden herkes Mekke’de Beyt-i Harâm yanında toplanırlardı. Zîrâ herkes Mekke’nin hürmetini îtirâf eder ve oranın Allâh katındaki değerini bilirdi. Binâ olarak Kâ‘be mevcut değilse de Harem içindeki mekânı bilinirdi. Böylece Âd kavmi, içlerinden bir cemâati yağmur duâsı için Mekke’ye gönderdiler. Aralarında Hûd (Aleyhisselâm)a inanan Mersid ibnü Sa‘d’ın da bulunduğu yetmiş kişilik heyet Mekke’deki akrabâlarının yanına yerleşip rahatı görünce toplumlarının durumunu unuttular. Fakat bir zaman sonra Mekke lideri olan kişi, okuttuğu birtakım şiirlerle onlara durumu fark ettirince aralarında bulunan Mersid: “Siz burada duâ ederek yağmura kavuşamazsınız lâkin peygamberinize itâat eder ve Rabbinize tevbe ederseniz o zaman size yağmur yağdırılır” diyerek Müslüman olduğunu açıklamak mecbûriyetinde kaldı. Bunun üzerine onu yanlarında duâya almadılar. Liderleri olan kişinin: “Ey İlâhımız! Eğer Hûd sâdık biriyse bizi suvar, çünkü biz helâk olduk” diye duâ etmesi üzerine Allâh-u Te‘âlâ’nın peydâ ettiği kapkara bir bulut Muğîs Vâdîsi’nden Âd kavmine doğru yöneldi. Bunu görenler sevinerek: “İşte bu bulut bize yağmur yağdıracak” dediler. Ama Allâh-u Te‘âlâ rahmet bekledikleri yerden felâket göndererek yedi gece sekiz gün ardı arkası kesilmeyen bir rüzgârla onları helâk etti. Hûd (Aleyhisselâm) ve yanındaki müminler ise çevirdikleri bir çit içerisinde kâfirlerden ayrı yaşıyorlardı. O rüzgârdan onlara ancak derilerine hoşluk veren bir esinti geliyordu. Kâfirlerin helâkinin ardından kurtuluşa eren Hûd (Aleyhisselâm) ve ashâbı Mekke’ye gelerek ölünceye kadar orada Allâh’a ibâdet ettiler. (el-Beyzâvî, en-Nesefî, el-Hâzin, el-Âlûsî)
وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًاۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْۜ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٧٣﴾
﴾73﴿ Semûd (halkın)a da (soy bakımından) kardeşleri (olan) Sâlih’i (peygamber olarak gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! (Sâdece) Allâh’a ibâdet edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Gerçekten (peygamberliğimin doğruluğuna dâir) size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte size bu (deve var ya); Allâh’ın (diğer develer gibi anne-babadan değil de kudretiyle) bir âyet (ve mûcize) olarak (kayadan çıkarttığı) dişi devesidir. Artık bırakın onu da Allâh’ın toprağında yesin (içsin. Allâh’ın mûcizesine saygılı olun). Ayrıca siz (onu itip kakarak, meralardan kovarak ve boğazlayarak) ona hiçbir kötülük dokundurmayın, sonra çok acı verici büyük bir azap sizi yakalayıverir. Semûd nâmındaki kişi, Nûh (Aleyhisselâm)ın oğlu Sâm oğlu İrem’in torunu idi, onun nesli Hicaz toprakları ile Şam arasında Hıcr bölgesini mesken edinmiştiler. Soydaşları olan Sâlih (Aleyhisselâm) kendilerine peygamber olarak gönderildiyse de, uygunsuz taleplerde bulunmaları ve istedikleri mûcizeye kavuştukları hâlde inkârda ısrarları nedeniyle 78. âyet-i kerîmede beyân edildiği üzere helâk edildiler.