v13.9.26 Geliştirme Notları
A`râf Sûresi
170
Cuz 9
﴾160﴿ Böylece Biz onları kabîleler hâlinde birbirinden ayrı on iki topluluğa ayırdık. (Sahrâda susuz kalan) kavmi kendisinden su istediği zaman Biz Mûsâ’ya: “(Elindeki) asân ile şu taşa vur” diye vahyettik de (o bu emri yerine getirince) hemen ondan (İsrâîloğullarının kabîleleri sayısınca) on iki göze fışkırdı ki (onlardan) her kısım insan, içecekleri kaynağı kesinlikle bilmiş oldu. Yine Biz (sahrâda güneşin harâretinden koruması için) o bulutu üzerlerine bir gölge yaptık ve onlar üzerine kudret helvasıyla bıldırcın indirdik(ten sonra onlara buyurduk) ki: “Sizi rızıklandırmış olduğumuz lezzetli şeylerden yiyin.” Böylece onlar (bu büyük nîmetlere nankörlük ederek) Bize zulmetmediler velâkin onlar (vebâli kendilerine dönecek işler yaparak) ancak kendilerine zulmeder olmuştular.
﴾161﴿ (Habîbim! Yahûdîlere hatırlat) o zamânı da ki; (Tîh Sahrâsı’ndan çıkışlarının ardından) onlara: “İşte şu (mukaddes Kudüs toprağına) yerleşin de on(da bulunan rızıklar)dan dilediğiniz yerde yeyin ve (yâ Rabbi! Senden dileğimiz ‘Bizi bağışlamandır!’ anlamına gelen) ‘Hıtta’ (sözünü) deyin. (Sizi Tîh’den kurtarmasına karşılık Allâh’a şükür için, tevâzulu bir şekilde yere kapanıp) o kapıdan da secde edici kimseler olarak girin ki, sizin için hatâlarınızı (ve günahlarınızı) örtelim. (İyi amel işleyen) muhsin kimselere (ise) muhakkak fazlasıyla (sevap) vereceğiz.”
﴾162﴿ Fakat onların içerisinden o (emir tutmayarak nefislerine karşı) zulüm işlemiş olan kimseler, (tevbe mânâsına gelen “Hıtta” kelimesini alaya alıp, yerine; “Buğday” mânâsına gelen “Hınta” kelimesini söyleyerek emrolunan sözü) kendilerine söylenmiş olandan başka bir söze çevirdi. Sonra Biz, onlar (emre isyân ve nefislerine karşı) sürekli zulüm işlemekte oldukları için üzerlerine gökten (yağarcasına başlarına çökecek) büyük ve murdar bir azap (olan vebâ salgını) salıverdik.
﴾163﴿ (Habîbim!) Bir de o (Yahûdî ola)nlara denizin yanında bulunan o (Eyle) kasaba(sının sâkinlerinin başına gelen azap)dan sor. Bir zaman(da yaşadıkların)dan (sor) ki; onlar cumartesi (günün)de (yasaklanan balık avlama günahını işleyerek, Allâh-u Te‘âlâ tarafından konmuş) haddi aşıyorlardı. Hani cumartesi günlerinde balıkları (akın akın ve su üzerinde) belirgin oldukları hâlde onlara geliyor, (başka günlere kavuşup) cumartesi (yasağını) gözet(me gereği hisset)mediklerinde ise (balıklar) onlara gelmiyordu. İşte sana! Sürekli (emirlerimizi çiğneyerek) fâsıklık yapmakta olmaları nedeniyle onları böyle (şiddetli bir sınamayla) imtihan ediyorduk (da böylece ezelde olacağını bildiğimiz şeyi herkese gösteriyorduk). Şeyhzâde ve Âlûsî tefsirlerinde zikredildiği üzere; Mûsâ (Aleyhisselâm) cumâ gününü ibâdete ayırmak istediyse de, İsrâîloğulları Allâh-u Te‘âlâ’nın cumartesi günü hiçbir şey yaratmadığını öne sürerek ibâdet için cumartesiyi tercih ettiler, Allâh-u Te‘âlâ da Mûsâ (Aleyhisselâm)a: “Onları istedikleriyle baş başa bırak, sonra Ben onları bu hususta imtihan edeceğim” diye vahyetti. Böylece onlara cumartesi günü çalışmayı bırakmalarını emretti ve o günde balık avlamalarını haram etti. Dâvûd (Aleyhisselâm)ın zamânına kadar bu emre riâyet ettiler, onun zamânında ise Medîne ile Şâm arasındaki sâhil üzerinde bulunan Eyle kasabasının sâkinleri bu yasağı çiğnediler, şöyle ki; cumartesi günü olduğunda denizdeki tüm balıklar onların sâhiline akın eder ve su üstüne çıkarak kendilerini gösterirlerdi. Cumartesi geçtiğinde ise balıklar dağılır, bir tâne bile görünmezdi. Geçimleri balık avına bağlı olan bu topluma şeytan: “Siz ancak cumartesi günü balıkları denizden almaktan nehyolundunuz, yoksa avlanmak size yasaklanmadı” diye vesvese verdi. Bunun üzerine bir kısım ahâli sâhilde havuzlar kazıp onlarla deniz arasında kanallar açtılar, cumâ günü yatsı vaktinde o kanalları açtıkları zaman balıklar dalgalarla birlikte o havuzlara sürükleniyordu. Pazar günü olunca da havuzdaki balıkları çıkarıp yiyorlar, fazlasını da tuzlayıp satıyorlardı. Böylece başlarına bir belâ gelmeden yetmiş sene kadar süre geçti. Sonra evlatları da babalarının yolundan giderek bu günahı işlemeye daha çok cesâret buldular ve: “Cumartesi günü balık avlamak bize helâl edildi” dediler. Hâl böyle devâm ederken, nüfûsu yetmiş bine varan karye halkı üç sınıfa ayrıldı; bir kısmı emirleri tuttu ve tutmayanları engellemeye çalıştı, bunların sayısı on iki bin kadardı. Diğer bir kısım ise emirleri tuttu fakat nemelâzımcılık yaparak kimseyi engellemedi. Üçüncü bir kesim ise, bu işin helâl olduğuna îtikād ederek günah işlemeye devâm etti. Mücrimler nasîhat kabûl etmeyince vaaz edenler: “Artık biz sizinle aynı şehirde yaşayamayız” diyerek şehri duvarla ikiye böldüler, Dâvûd (Aleyhisselâm) da günahkârlara lânet edince Allâh-u Te‘âlâ bir gecede onları maymunlara çevirdi. Sabah olunca vaaz edenler duvarın yanına gelip kapının kapalı olduğunu ve hiçbir ses gelmediğini, bir duman da yükselmediğini görünce, duvarın üzerinden tırmanıp yanlarına indikleri zaman, gençlerini maymuna, yaşlılarını da domuza dönüşmüş vaziyette buldular. Maymuna dönüşenler, insanlardan olan akrabâlarını tanıyorlar fakat insanlar onları ayırt edemiyorlardı. Maymunlar yakınlarının yanına gelip elbiselerini koklayarak ağlıyor, insanlar onlara: “Biz sizi bu işten nehyetmemiş miydik?!” dediklerinde ise ağlayarak başlarını sallıyorlardı. Bu konuda daha ziyâde mâlûmât için bakınız: Rûhu’l-Furkān Tefsîri, 1/380-381
سُورَةُ الْاَعْرَافِ
الجزء ٩
١٧٠
وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطًا اُمَمًاۜ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ﴿١٦٠﴾
وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١٦١﴾
فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟ ﴿١٦٢﴾
وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ ﴿١٦٣﴾
A`râf Sûresi
170
Cuz 9
وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطًا اُمَمًاۜ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ﴿١٦٠﴾
﴾160﴿ Böylece Biz onları kabîleler hâlinde birbirinden ayrı on iki topluluğa ayırdık. (Sahrâda susuz kalan) kavmi kendisinden su istediği zaman Biz Mûsâ’ya: “(Elindeki) asân ile şu taşa vur” diye vahyettik de (o bu emri yerine getirince) hemen ondan (İsrâîloğullarının kabîleleri sayısınca) on iki göze fışkırdı ki (onlardan) her kısım insan, içecekleri kaynağı kesinlikle bilmiş oldu. Yine Biz (sahrâda güneşin harâretinden koruması için) o bulutu üzerlerine bir gölge yaptık ve onlar üzerine kudret helvasıyla bıldırcın indirdik(ten sonra onlara buyurduk) ki: “Sizi rızıklandırmış olduğumuz lezzetli şeylerden yiyin.” Böylece onlar (bu büyük nîmetlere nankörlük ederek) Bize zulmetmediler velâkin onlar (vebâli kendilerine dönecek işler yaparak) ancak kendilerine zulmeder olmuştular.
وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١٦١﴾
﴾161﴿ (Habîbim! Yahûdîlere hatırlat) o zamânı da ki; (Tîh Sahrâsı’ndan çıkışlarının ardından) onlara: “İşte şu (mukaddes Kudüs toprağına) yerleşin de on(da bulunan rızıklar)dan dilediğiniz yerde yeyin ve (yâ Rabbi! Senden dileğimiz ‘Bizi bağışlamandır!’ anlamına gelen) ‘Hıtta’ (sözünü) deyin. (Sizi Tîh’den kurtarmasına karşılık Allâh’a şükür için, tevâzulu bir şekilde yere kapanıp) o kapıdan da secde edici kimseler olarak girin ki, sizin için hatâlarınızı (ve günahlarınızı) örtelim. (İyi amel işleyen) muhsin kimselere (ise) muhakkak fazlasıyla (sevap) vereceğiz.”
فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟ ﴿١٦٢﴾
﴾162﴿ Fakat onların içerisinden o (emir tutmayarak nefislerine karşı) zulüm işlemiş olan kimseler, (tevbe mânâsına gelen “Hıtta” kelimesini alaya alıp, yerine; “Buğday” mânâsına gelen “Hınta” kelimesini söyleyerek emrolunan sözü) kendilerine söylenmiş olandan başka bir söze çevirdi. Sonra Biz, onlar (emre isyân ve nefislerine karşı) sürekli zulüm işlemekte oldukları için üzerlerine gökten (yağarcasına başlarına çökecek) büyük ve murdar bir azap (olan vebâ salgını) salıverdik.
وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ ﴿١٦٣﴾
﴾163﴿ (Habîbim!) Bir de o (Yahûdî ola)nlara denizin yanında bulunan o (Eyle) kasaba(sının sâkinlerinin başına gelen azap)dan sor. Bir zaman(da yaşadıkların)dan (sor) ki; onlar cumartesi (günün)de (yasaklanan balık avlama günahını işleyerek, Allâh-u Te‘âlâ tarafından konmuş) haddi aşıyorlardı. Hani cumartesi günlerinde balıkları (akın akın ve su üzerinde) belirgin oldukları hâlde onlara geliyor, (başka günlere kavuşup) cumartesi (yasağını) gözet(me gereği hisset)mediklerinde ise (balıklar) onlara gelmiyordu. İşte sana! Sürekli (emirlerimizi çiğneyerek) fâsıklık yapmakta olmaları nedeniyle onları böyle (şiddetli bir sınamayla) imtihan ediyorduk (da böylece ezelde olacağını bildiğimiz şeyi herkese gösteriyorduk). Şeyhzâde ve Âlûsî tefsirlerinde zikredildiği üzere; Mûsâ (Aleyhisselâm) cumâ gününü ibâdete ayırmak istediyse de, İsrâîloğulları Allâh-u Te‘âlâ’nın cumartesi günü hiçbir şey yaratmadığını öne sürerek ibâdet için cumartesiyi tercih ettiler, Allâh-u Te‘âlâ da Mûsâ (Aleyhisselâm)a: “Onları istedikleriyle baş başa bırak, sonra Ben onları bu hususta imtihan edeceğim” diye vahyetti. Böylece onlara cumartesi günü çalışmayı bırakmalarını emretti ve o günde balık avlamalarını haram etti. Dâvûd (Aleyhisselâm)ın zamânına kadar bu emre riâyet ettiler, onun zamânında ise Medîne ile Şâm arasındaki sâhil üzerinde bulunan Eyle kasabasının sâkinleri bu yasağı çiğnediler, şöyle ki; cumartesi günü olduğunda denizdeki tüm balıklar onların sâhiline akın eder ve su üstüne çıkarak kendilerini gösterirlerdi. Cumartesi geçtiğinde ise balıklar dağılır, bir tâne bile görünmezdi. Geçimleri balık avına bağlı olan bu topluma şeytan: “Siz ancak cumartesi günü balıkları denizden almaktan nehyolundunuz, yoksa avlanmak size yasaklanmadı” diye vesvese verdi. Bunun üzerine bir kısım ahâli sâhilde havuzlar kazıp onlarla deniz arasında kanallar açtılar, cumâ günü yatsı vaktinde o kanalları açtıkları zaman balıklar dalgalarla birlikte o havuzlara sürükleniyordu. Pazar günü olunca da havuzdaki balıkları çıkarıp yiyorlar, fazlasını da tuzlayıp satıyorlardı. Böylece başlarına bir belâ gelmeden yetmiş sene kadar süre geçti. Sonra evlatları da babalarının yolundan giderek bu günahı işlemeye daha çok cesâret buldular ve: “Cumartesi günü balık avlamak bize helâl edildi” dediler. Hâl böyle devâm ederken, nüfûsu yetmiş bine varan karye halkı üç sınıfa ayrıldı; bir kısmı emirleri tuttu ve tutmayanları engellemeye çalıştı, bunların sayısı on iki bin kadardı. Diğer bir kısım ise emirleri tuttu fakat nemelâzımcılık yaparak kimseyi engellemedi. Üçüncü bir kesim ise, bu işin helâl olduğuna îtikād ederek günah işlemeye devâm etti. Mücrimler nasîhat kabûl etmeyince vaaz edenler: “Artık biz sizinle aynı şehirde yaşayamayız” diyerek şehri duvarla ikiye böldüler, Dâvûd (Aleyhisselâm) da günahkârlara lânet edince Allâh-u Te‘âlâ bir gecede onları maymunlara çevirdi. Sabah olunca vaaz edenler duvarın yanına gelip kapının kapalı olduğunu ve hiçbir ses gelmediğini, bir duman da yükselmediğini görünce, duvarın üzerinden tırmanıp yanlarına indikleri zaman, gençlerini maymuna, yaşlılarını da domuza dönüşmüş vaziyette buldular. Maymuna dönüşenler, insanlardan olan akrabâlarını tanıyorlar fakat insanlar onları ayırt edemiyorlardı. Maymunlar yakınlarının yanına gelip elbiselerini koklayarak ağlıyor, insanlar onlara: “Biz sizi bu işten nehyetmemiş miydik?!” dediklerinde ise ağlayarak başlarını sallıyorlardı. Bu konuda daha ziyâde mâlûmât için bakınız: Rûhu’l-Furkān Tefsîri, 1/380-381