v02.01.25 Geliştirme Notları
Tâhâ Sûresi
319
Cuz 16
114﴿ İşte (tüm emir ve yasakları geçerli olan, müjdelerine umut bağlanıp tehditlerinden korkulan, bütün pâdişahların Kendisine muhtaç olduğu yegâne hükümdâr ve her şeyi bir hikmet üzere îcâd etmiş) O Melik-i Hakk olan Allâh (ne Zâtı, ne de sıfatları husûsunda, yarattıklarından herhangi birine en ufak bir benzeyişten bile) dâimâ çok yüce olmuştur. (Habîbim! Cibrîl sana vahyi indirdiği zaman “Bir şey kaçırırım” ya da “Unuturum” diye endişelenip de) vahyedilişi sana bitirilmeden önce (hızlı davranarak) Kur’ân (okumak) ile acele etme! Bir de sen (böyle yapacağına): “Ey Rabbim! İlim bakımından beni artır” de(mek sûretiyle hıfzının güçlenmesi ve mâlûmâtının artması için Bana duâ et)!
115﴿ Andolsun ki; elbette Biz bun(ca insanların yaratılmasın)dan önce Âdem’e de kesinlikle (o ağaçtan yememesi için) emirde bulunmuştuk. Fakat o (bu vasiyeti) unutmuştu. Ama (o bu emri unutarak çiğnerken) Biz kendisi için bir azim (ve kasıt) bulmadık. (Zîrâ o, Allâh-u Te‘âlâ’nın, Kendi adına yalan yere yemîn etme fırsatını kimseye vermeyeceğini düşündüğünden şeytanın yemînine kanarak emrimizde sebatkâr davranamadı. Yoksa şeytan onu aldatma imkânı bulamazdı.)
116﴿ (Habîbim! Anlat) o zamânı da ki; Biz meleklere: “(Kendisini selamlamak ve Bana yapacağınız secde için kıblegâh olmak üzere) Âdem’e secde edin” buyurmuştuk da onlar da hemen secde yapmıştılar, İblîs müstesnâ! O kaçındı.
117﴿ Bunun üzerine Biz buyurmuştuk ki: “Ey Âdem! Gerçekten (de) işte bu (şeytan) hem senin için, hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın o, ikinizi cennetten çıkarma(ya sebep olma)sın, sonra (cezâ olarak dünyâya indirildiğinde, yiyecek bulabilmek için çok) zahmet çekersin.
118﴿ Gerçekten senin için burada acıkmaman ve çıplak kalmaman (gibi nîmetler) vardır (ki, bunun için özel bir gayret göstermene bile gerek yoktur, ama dünyâya indirilirsen bunları temin için çok uğraşırsın).
119﴿ Şüphesiz sen burada(ki cennet bahçelerinde) susuzluk da çekmezsin, güneşe de mâruz kalmazsın.”
120﴿ Derken şeytan ona: “Ey Âdem! (Kendisinden yiyenin hiç ölmeyeceği) o sonsuzluk ağacını ve (bitmek tükenmek bilmediği için) çürümeyecek bir saltanatı sana göstereyim mi?” diyerek vesvese verdi.
121﴿ Nihâyet ikisi de o (şeytanın teşvik ettiği Huld ağacı)ndan yediler de hemen (üzerlerindeki cennet elbiseleri soyularak) avret yerleri ikisine de beliriverdi ve o ikisi cennet(teki incir) yapraklarından üzerlerine yamayıp yapıştırmaya başladılar. Böylece Âdem Rabbin(in emrin)e (kasıtsız da olsa) isyân etmiş oldu, bu sebeple de (“Cennette ebedî kalayım” derken dünyâda ölüme mahkûm olduğu için) umduğundan uzak düştü /isâbetli davranamadı/.
122﴿ Sonra (Âdem’in) Rabbi (tevbeye muvaffak ederek) onu seçti de hemen (tevbesini kabûl ederek rahmetiyle) dönüş yaptı ve (tevbede sebâta muvaffak kılarak onu) hidâyet etti. İbnü Kuteybe (Rahimehullâh)ın beyânı vechile; âyet-i celîlede (عَصٰى) fiilinin kullanılmasından dolayı Âdem (Aleyhisselâm) hakkında “Âsî” tâbirinin kullanılması câiz değildir. Zîrâ “Âsî” kelimesi, “İsyan fiilini kasıtlı ve sürekli işleyen kimse” hakkında kullanılır. Hakîkatte “İsyan”; bir işin emir ve nehyin hilâfına vukû bulması demektir ki, bu kasıtlı olduğu zaman “Zenb (günah)” ismini almakta, kasıtsız olduğu zaman ise “Zelle (hatâ)” diye adlandırılmaktadır. Âyet-i kerîmede geçen: (غَوٰى) fiili ise, lügat îtibârıyla; “Doğruya isâbet” mânâsına gelen “Rüşd” tâbirinin ifâde ettiği mânânın zıttına delâlet ettiğinden dolayı Âdem (Aleyhisselâm)ın bu fiilinin “Rüşd” olmadığı anlaşılmıştır. Burada “Zelle” tâbiri kullanılacak yerde “İsyân” ve “Ğayy” fiillerinin kullanılması ise; biz mükelleflere çok büyük bir ibret ve caydırıcı bir vaaz barındırmaktadır. Böylece Allâh-u Te‘âlâ: “Çok sevdiğim mâsum bir peygamberimin kasıtsız bir zellesi hakkında bile bu kadar ağır ifâdeler kullandığımı duyun da, büyük günahlar bir yana küçük günahlarınızı bile hafife almayın” buyurmuş olmaktadır. (el-Hâzin, en-Nesefî, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 4/224-227)
123﴿ (Bunun üzerine Allah-u Te‘âlâ) buyurdu ki: “(Ey Âdem ile Havvâ!) İkiniz de (sizden gelecek nesillerin birbirlerine karşı sergileyeceği düşmanlık, zulüm ve azgınlıklar yüzünden), bir kısmınız diğer bir kısım için düşman ola(cak kimseler ola)rak birlikte o (cennet yurdu)ndan inin. (Bana hiçbir şey vâcip değilse de, sizi başıboş bırakmak da şânıma yakışmaz.) Şimdi eğer gerçekten size (göndereceğim bir peygamber yâhut indireceğim bir kitap vâsıtasıyla) Benden bir hidâyet (rehberi) gelirse, artık her kim Benim hidâyetime tâbi olursa, işte o (dünyâda) sapıtmaz, (âhirette) zahmet de çekmez /(âhirette cennet yolunu) sapıtmaz ve (dünyâda geçim telâşesiyle) yorulmaz/!
124﴿ Ama her kim Benim zikrim (ve öğüdüm olan Kur’ân-ı Kerîm)den yüz çevirir (de, ona uymaz ve buyruğuyla amel etmez)se, gerçekten onun için (dünyâda ve kabirde) çok dar bir yaşantı vardır. Kıyâmet gününde ise Biz onu kör bir kimse olarak (mahşer yerine) haşredeceğiz.” Müfessirlerin beyânı vechile; Kur’ân’a kulak vermeyen kişi ne kadar zengin olsa da, onun tüm hedefi dünyâya yönelik olduğundan, böyle bir kişinin sâhip olduğu hiçbir nîmete kanâat getirmeyip, eksilir endişesiyle devamlı sıkıntı içerisinde yaşaması kaçınılmazdır. Mezara girdiğinde ise, kemikleri birbirine geçecek şekilde sıkıştırılacaktır. Kur’ân’ın hükümlerine uyan mümine gelince; o, Allâh-u Te‘âlâ’nın kazâ ve kaderine teslimiyet, kanâat ve tevekkül sâhibi olacağından, ne kadar fakir de olsa pek huzurlu bir hayat yaşayacaktır. (el-Beyzâvî; el-Hâzin; -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 4/227)
125﴿ (Mahşere kör çıkan) o (kişi): “Ey Rabbim! Beni niçin kör bir kimse olarak (mahşer yerine getirip) haşrettin? Hâlbuki ben (dünyâda) gerçekten çok iyi gören biriydim” demiştir.
سُورَةُ طٰهٰ
الجزء ١٦
٣١٩
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْاٰنِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يُقْضٰٓى اِلَيْكَ وَحْيُهُۘ وَقُلْ رَبِّ زِدْن۪ي عِلْمًا ﴿١١٤
وَلَقَدْ عَهِدْنَٓا اِلٰٓى اٰدَمَ مِنْ قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا۟ ﴿١١٥
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى ﴿١١٦
فَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اِنَّ هٰذَا عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقٰى ﴿١١٧
اِنَّ لَكَ اَلَّا تَجُوعَ ف۪يهَا وَلَا تَعْرٰىۙ ﴿١١٨
وَاَنَّكَ لَا تَظْمَؤُ۬ا ف۪يهَا وَلَا تَضْحٰى ﴿١١٩
فَوَسْوَسَ اِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَٓا اٰدَمُ هَلْ اَدُلُّكَ عَلٰى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلٰى ﴿١٢٠
فَاَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۘ وَعَصٰٓى اٰدَمُ رَبَّهُ فَغَوٰىۖ ﴿١٢١
ثُمَّ اجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدٰى ﴿١٢٢
قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَم۪يعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقٰى ﴿١٢٣
وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْر۪ي فَاِنَّ لَهُ مَع۪يشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى ﴿١٢٤
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَن۪ٓي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَص۪يرًا ﴿١٢٥
Tâhâ Sûresi
319
Cuz 16
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْاٰنِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يُقْضٰٓى اِلَيْكَ وَحْيُهُۘ وَقُلْ رَبِّ زِدْن۪ي عِلْمًا ﴿١١٤
114﴿ İşte (tüm emir ve yasakları geçerli olan, müjdelerine umut bağlanıp tehditlerinden korkulan, bütün pâdişahların Kendisine muhtaç olduğu yegâne hükümdâr ve her şeyi bir hikmet üzere îcâd etmiş) O Melik-i Hakk olan Allâh (ne Zâtı, ne de sıfatları husûsunda, yarattıklarından herhangi birine en ufak bir benzeyişten bile) dâimâ çok yüce olmuştur. (Habîbim! Cibrîl sana vahyi indirdiği zaman “Bir şey kaçırırım” ya da “Unuturum” diye endişelenip de) vahyedilişi sana bitirilmeden önce (hızlı davranarak) Kur’ân (okumak) ile acele etme! Bir de sen (böyle yapacağına): “Ey Rabbim! İlim bakımından beni artır” de(mek sûretiyle hıfzının güçlenmesi ve mâlûmâtının artması için Bana duâ et)!
وَلَقَدْ عَهِدْنَٓا اِلٰٓى اٰدَمَ مِنْ قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا۟ ﴿١١٥
115﴿ Andolsun ki; elbette Biz bun(ca insanların yaratılmasın)dan önce Âdem’e de kesinlikle (o ağaçtan yememesi için) emirde bulunmuştuk. Fakat o (bu vasiyeti) unutmuştu. Ama (o bu emri unutarak çiğnerken) Biz kendisi için bir azim (ve kasıt) bulmadık. (Zîrâ o, Allâh-u Te‘âlâ’nın, Kendi adına yalan yere yemîn etme fırsatını kimseye vermeyeceğini düşündüğünden şeytanın yemînine kanarak emrimizde sebatkâr davranamadı. Yoksa şeytan onu aldatma imkânı bulamazdı.)
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى ﴿١١٦
116﴿ (Habîbim! Anlat) o zamânı da ki; Biz meleklere: “(Kendisini selamlamak ve Bana yapacağınız secde için kıblegâh olmak üzere) Âdem’e secde edin” buyurmuştuk da onlar da hemen secde yapmıştılar, İblîs müstesnâ! O kaçındı.
فَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اِنَّ هٰذَا عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقٰى ﴿١١٧
117﴿ Bunun üzerine Biz buyurmuştuk ki: “Ey Âdem! Gerçekten (de) işte bu (şeytan) hem senin için, hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın o, ikinizi cennetten çıkarma(ya sebep olma)sın, sonra (cezâ olarak dünyâya indirildiğinde, yiyecek bulabilmek için çok) zahmet çekersin.
اِنَّ لَكَ اَلَّا تَجُوعَ ف۪يهَا وَلَا تَعْرٰىۙ ﴿١١٨
118﴿ Gerçekten senin için burada acıkmaman ve çıplak kalmaman (gibi nîmetler) vardır (ki, bunun için özel bir gayret göstermene bile gerek yoktur, ama dünyâya indirilirsen bunları temin için çok uğraşırsın).
وَاَنَّكَ لَا تَظْمَؤُ۬ا ف۪يهَا وَلَا تَضْحٰى ﴿١١٩
119﴿ Şüphesiz sen burada(ki cennet bahçelerinde) susuzluk da çekmezsin, güneşe de mâruz kalmazsın.”
فَوَسْوَسَ اِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَٓا اٰدَمُ هَلْ اَدُلُّكَ عَلٰى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلٰى ﴿١٢٠
120﴿ Derken şeytan ona: “Ey Âdem! (Kendisinden yiyenin hiç ölmeyeceği) o sonsuzluk ağacını ve (bitmek tükenmek bilmediği için) çürümeyecek bir saltanatı sana göstereyim mi?” diyerek vesvese verdi.
فَاَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۘ وَعَصٰٓى اٰدَمُ رَبَّهُ فَغَوٰىۖ ﴿١٢١
121﴿ Nihâyet ikisi de o (şeytanın teşvik ettiği Huld ağacı)ndan yediler de hemen (üzerlerindeki cennet elbiseleri soyularak) avret yerleri ikisine de beliriverdi ve o ikisi cennet(teki incir) yapraklarından üzerlerine yamayıp yapıştırmaya başladılar. Böylece Âdem Rabbin(in emrin)e (kasıtsız da olsa) isyân etmiş oldu, bu sebeple de (“Cennette ebedî kalayım” derken dünyâda ölüme mahkûm olduğu için) umduğundan uzak düştü /isâbetli davranamadı/.
ثُمَّ اجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدٰى ﴿١٢٢
122﴿ Sonra (Âdem’in) Rabbi (tevbeye muvaffak ederek) onu seçti de hemen (tevbesini kabûl ederek rahmetiyle) dönüş yaptı ve (tevbede sebâta muvaffak kılarak onu) hidâyet etti. İbnü Kuteybe (Rahimehullâh)ın beyânı vechile; âyet-i celîlede (عَصٰى) fiilinin kullanılmasından dolayı Âdem (Aleyhisselâm) hakkında “Âsî” tâbirinin kullanılması câiz değildir. Zîrâ “Âsî” kelimesi, “İsyan fiilini kasıtlı ve sürekli işleyen kimse” hakkında kullanılır. Hakîkatte “İsyan”; bir işin emir ve nehyin hilâfına vukû bulması demektir ki, bu kasıtlı olduğu zaman “Zenb (günah)” ismini almakta, kasıtsız olduğu zaman ise “Zelle (hatâ)” diye adlandırılmaktadır. Âyet-i kerîmede geçen: (غَوٰى) fiili ise, lügat îtibârıyla; “Doğruya isâbet” mânâsına gelen “Rüşd” tâbirinin ifâde ettiği mânânın zıttına delâlet ettiğinden dolayı Âdem (Aleyhisselâm)ın bu fiilinin “Rüşd” olmadığı anlaşılmıştır. Burada “Zelle” tâbiri kullanılacak yerde “İsyân” ve “Ğayy” fiillerinin kullanılması ise; biz mükelleflere çok büyük bir ibret ve caydırıcı bir vaaz barındırmaktadır. Böylece Allâh-u Te‘âlâ: “Çok sevdiğim mâsum bir peygamberimin kasıtsız bir zellesi hakkında bile bu kadar ağır ifâdeler kullandığımı duyun da, büyük günahlar bir yana küçük günahlarınızı bile hafife almayın” buyurmuş olmaktadır. (el-Hâzin, en-Nesefî, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 4/224-227)
قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَم۪يعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقٰى ﴿١٢٣
123﴿ (Bunun üzerine Allah-u Te‘âlâ) buyurdu ki: “(Ey Âdem ile Havvâ!) İkiniz de (sizden gelecek nesillerin birbirlerine karşı sergileyeceği düşmanlık, zulüm ve azgınlıklar yüzünden), bir kısmınız diğer bir kısım için düşman ola(cak kimseler ola)rak birlikte o (cennet yurdu)ndan inin. (Bana hiçbir şey vâcip değilse de, sizi başıboş bırakmak da şânıma yakışmaz.) Şimdi eğer gerçekten size (göndereceğim bir peygamber yâhut indireceğim bir kitap vâsıtasıyla) Benden bir hidâyet (rehberi) gelirse, artık her kim Benim hidâyetime tâbi olursa, işte o (dünyâda) sapıtmaz, (âhirette) zahmet de çekmez /(âhirette cennet yolunu) sapıtmaz ve (dünyâda geçim telâşesiyle) yorulmaz/!
وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْر۪ي فَاِنَّ لَهُ مَع۪يشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى ﴿١٢٤
124﴿ Ama her kim Benim zikrim (ve öğüdüm olan Kur’ân-ı Kerîm)den yüz çevirir (de, ona uymaz ve buyruğuyla amel etmez)se, gerçekten onun için (dünyâda ve kabirde) çok dar bir yaşantı vardır. Kıyâmet gününde ise Biz onu kör bir kimse olarak (mahşer yerine) haşredeceğiz.” Müfessirlerin beyânı vechile; Kur’ân’a kulak vermeyen kişi ne kadar zengin olsa da, onun tüm hedefi dünyâya yönelik olduğundan, böyle bir kişinin sâhip olduğu hiçbir nîmete kanâat getirmeyip, eksilir endişesiyle devamlı sıkıntı içerisinde yaşaması kaçınılmazdır. Mezara girdiğinde ise, kemikleri birbirine geçecek şekilde sıkıştırılacaktır. Kur’ân’ın hükümlerine uyan mümine gelince; o, Allâh-u Te‘âlâ’nın kazâ ve kaderine teslimiyet, kanâat ve tevekkül sâhibi olacağından, ne kadar fakir de olsa pek huzurlu bir hayat yaşayacaktır. (el-Beyzâvî; el-Hâzin; -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 4/227)
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَن۪ٓي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَص۪يرًا ﴿١٢٥
125﴿ (Mahşere kör çıkan) o (kişi): “Ey Rabbim! Beni niçin kör bir kimse olarak (mahşer yerine getirip) haşrettin? Hâlbuki ben (dünyâda) gerçekten çok iyi gören biriydim” demiştir.