v02.01.25 Geliştirme Notları
A`râf Sûresi
166
Cuz 9
138﴿ Böylece Biz İsrâîloğullarını o (Kızıl)denizden geçirdik de sonra onlar, kendilerine mahsus (buzağı şeklindeki) birtakım putlara tapmaya devâm eden bir kavme rast geldiler ve (ayakları ıslanmadan kendilerine denizi geçiren Allâh-u Te‘âlâ’yı unutup): “Ey Mûsâ! Onlara âit birtakım ilâhlar olduğu gibi, (sen de) bizim için (önümüzde görerek tapacağımız) bir ilâh yap” dediler. O (Mûsâ (Aleyhisselâm) ise gördükleri büyük mûcizeden sonra bu sözü nasıl diyebildiklerine şaşırarak onları kayıtsız şartsız tam bir cehâletle vasıflamak üzere) dedi ki: “Gerçekten de siz (hiçbir şey bilmeyen) bir toplumsunuz ki sürekli câhillik ediyorsunuz.
139﴿ Muhakkak ki; işte şu (putlara tapa)nlar (var ya); kendilerinin (din nâmına) içinde bulundukları (putlara tapmak gibi aslı astarı olmayan) şey(ler benim elimle) tamâmen helâk edilecektir ve (Allâh’a yaklaşma niyetiyle olsa bile) sürekli yapmakta oldukları o (putlardan şefâat dilenme gibi) şey(ler) boşa gidecek (ve onlara hiç fayda vermeyecek)tir.”
140﴿ (Yahûdîlerin putlara tapma isteğinin hiç uygun düşmeyecek bâtıl bir talep olduğunu beyandan sonra, ibâdetin sâdece Allâh-u Te‘âlâ’ya tahsîsini gerektiren iyilikleri beyân sadedinde Mûsâ (Aleyhisselâm) onlara:) “O (Rabbiniz) sizi (kimseye vermediği nîmetlere mazhar kılarak zamânınızda bulunan) o âlemler üzerine çokça üstün kılmışken, ben size ilâh olarak Allâh’tan başkasını mı arayayım?!” dedi.
141﴿ (Ey İsrâîloğulları!) Bir zamânı da (unutmayın) ki; Firavun’un hânedânından sizi kurtarmıştık; (şöyle ki) onlar siz(in dedeleriniz)e en kötü azâbı (uygulama yolu) arıyorlar (da onları en zor işlerde çalıştırıyorlar)dı; (Mûsâ (Aleyhisselâm)ın dünyâya gelmesine mânî olmak için, yeni doğan) oğullarınızı çokça öldürüyorlar, kadınlarınızı ise (hizmetçi yapmak üzere) sağ bırakıyorlardı. İşte size! Bu (şekilde Firavun’u başınıza musallat kılıp, sonra Mûsâ (Aleyhisselâm)ı göndererek sizi kurtarması)nda da Rabbinizden pek büyük bir belâ (ve sıkıntının ardından nîmetle imtihan sırrı) vardı.
142﴿ Biz Mûsâ ile otuz geceyi (günleriyle birlikte ibâdetle geçirmesi netîcesinde kendisiyle mükâlemede bulunacağımıza ve ona Tevrât’ı vereceğimize dâir) sözleştik ama onları diğer bir on (gece) ile (kırka) tamamladık da, böylece onun Rabbinin tâyin ettiği vakit kırk gece olarak tamamlandı. Sonra Mûsâ ((Aleyhisselâm) belirlenen vakti ibâdetle geçirmesinin ardından Tevrât’ı almak için Tûr Dağı’na giderken) kardeşi Hârûn’a: “Kavmim içerisinde bana halîfe ol, (onların düzeltilmesi gereken işlerini) ıslâha çalış ve aslâ bozguncuların (seni dâvet ettikleri kötü) yoluna uyma” dedi. Müfessirlerin beyânına göre; Mûsâ (Aleyhisselâm) Mısır’dayken İsrâîloğullarına, Allâh-u Te‘âlâ’nın Firavun’u helâk etmesi durumunda kendilerine Allâh katından bir kitap getireceğini ve yapacakları terk edecekleri her işin onda beyân edileceğini vaat etmişti. Allâh-u Te‘âlâ Firavun’u helâk edince Mûsâ (Aleyhisselâm) Rabbinden o kitabı istedi, Allâh-u Te‘âlâ da ona otuz gün oruç tutmasını emretti. Mûsâ (Aleyhisselâm) zülka‘de ayının tamâmını oruçlu geçirince ağzında peydahlanan açlık kokusunu kerih görerek misvak kullandı. Bunun üzerine Allâh-u Te‘âlâ kendisine: “Oruçlunun ağız kokusunun Benim katımda misk kokusundan daha hoş olduğunu bilmedin mi?!” buyurarak zülhiccenin ilk on gününü de oruçlu geçirmesini emretti ve böylece kırk gece tamamlanmış oldu. Bunun üzerine Allâh-u Te‘âlâ zülhiccenin onunda Mûsâ (Aleyhisselâm)a Tevrât’ı indirdi, ayrıca vâsıtasız ve keyfiyetsiz olarak kendisiyle mükâlemede bulundu, Mûsâ (Aleyhisselâm) da o kelâmı, bedeninin bütün cüzleriyle her yönden işitti, Allâh-u Te‘âlâ’nın kelâmının lezzetini hissedince cemâlini görmeye heveslendi ve bir sonraki âyet-i kerîmede beyân edilen talebini arz etti. (Mecmû‘atü’t-tefâsîr, 2/625-626)
143﴿ Mûsâ tâyin ettiğimiz vakitte (Bizimle münâcât için Tûr Dağı’na) gelince ve Rabbi onunla (harf ve ses vâsıtası olmaksızın, yaratılmışların konuşmasına benzemekten münezzeh olan bir kelâm ile) konuşunca, o: “Ey Rabbim! Göster bana (Yüce Zâtını) da bakayım Sana” dedi. O (Allâh-u Te‘âlâ da): “Sen (bu fânî gözle) aslâ Beni göremezsin. Velâkin şu (Tûr-u Sînâ’dan görünen Zebîr isimli) dağa bak (şimdi Ben ona nûrumdan çok az bir şey parlatacağım). Artık eğer o (Benim ona tevcîh edeceğim tecellî karşısında parçalanmayıp da) yerinde durabilirse yakında (sana da tecellî ettiğim zaman) sen de Beni görürsün” buyurdu. Sonra Rabbi o dağa (idrâk verip, Yüce Zâtına yakışan bir vech üzere ona) tecellî edince, onu parça parça etti (ve küçük dağcıklar hâline getirdi). Mûsâ da (bu tecellîye şâhit olunca) nâra atarak bayılmış bir hâlde (yere) düştü. Nihâyet ayılınca hemen (Allâh-u Te‘âlâ’ya tâzimini bildirmek üzere): “(Bütün noksan sıfatlardan ve herhangi bir hususta yarattıklarına benzetmekten) Seni tesbîh ile (tenzîh ederim)! (Böyle bir talebe Senden izinsiz cüret etmemden dolayı) Sana tevbe ettim! Zâten ben (Senin azametine, celâline ve dünyâda görülemeyeceğine) îmân edenlerin ilkiyim” dedi.
سُورَةُ الْاَعْرَافِ
الجزء ٩
١٦٦
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَنَٓا اِلٰهًا كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ ﴿١٣٨
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ ف۪يهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٣٩
قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ ﴿١٤٠
وَاِذْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۚ يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟ ﴿١٤١
وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰث۪ينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ م۪يقَاتُ رَبِّه۪ٓ اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةًۚ وَقَالَ مُوسٰى لِاَخ۪يهِ هٰرُونَ اخْلُفْن۪ي ف۪ي قَوْم۪ي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَب۪يلَ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿١٤٢
وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًاۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٤٣
A`râf Sûresi
166
Cuz 9
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَنَٓا اِلٰهًا كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ ﴿١٣٨
138﴿ Böylece Biz İsrâîloğullarını o (Kızıl)denizden geçirdik de sonra onlar, kendilerine mahsus (buzağı şeklindeki) birtakım putlara tapmaya devâm eden bir kavme rast geldiler ve (ayakları ıslanmadan kendilerine denizi geçiren Allâh-u Te‘âlâ’yı unutup): “Ey Mûsâ! Onlara âit birtakım ilâhlar olduğu gibi, (sen de) bizim için (önümüzde görerek tapacağımız) bir ilâh yap” dediler. O (Mûsâ (Aleyhisselâm) ise gördükleri büyük mûcizeden sonra bu sözü nasıl diyebildiklerine şaşırarak onları kayıtsız şartsız tam bir cehâletle vasıflamak üzere) dedi ki: “Gerçekten de siz (hiçbir şey bilmeyen) bir toplumsunuz ki sürekli câhillik ediyorsunuz.
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ ف۪يهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٣٩
139﴿ Muhakkak ki; işte şu (putlara tapa)nlar (var ya); kendilerinin (din nâmına) içinde bulundukları (putlara tapmak gibi aslı astarı olmayan) şey(ler benim elimle) tamâmen helâk edilecektir ve (Allâh’a yaklaşma niyetiyle olsa bile) sürekli yapmakta oldukları o (putlardan şefâat dilenme gibi) şey(ler) boşa gidecek (ve onlara hiç fayda vermeyecek)tir.”
قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ ﴿١٤٠
140﴿ (Yahûdîlerin putlara tapma isteğinin hiç uygun düşmeyecek bâtıl bir talep olduğunu beyandan sonra, ibâdetin sâdece Allâh-u Te‘âlâ’ya tahsîsini gerektiren iyilikleri beyân sadedinde Mûsâ (Aleyhisselâm) onlara:) “O (Rabbiniz) sizi (kimseye vermediği nîmetlere mazhar kılarak zamânınızda bulunan) o âlemler üzerine çokça üstün kılmışken, ben size ilâh olarak Allâh’tan başkasını mı arayayım?!” dedi.
وَاِذْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۚ يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟ ﴿١٤١
141﴿ (Ey İsrâîloğulları!) Bir zamânı da (unutmayın) ki; Firavun’un hânedânından sizi kurtarmıştık; (şöyle ki) onlar siz(in dedeleriniz)e en kötü azâbı (uygulama yolu) arıyorlar (da onları en zor işlerde çalıştırıyorlar)dı; (Mûsâ (Aleyhisselâm)ın dünyâya gelmesine mânî olmak için, yeni doğan) oğullarınızı çokça öldürüyorlar, kadınlarınızı ise (hizmetçi yapmak üzere) sağ bırakıyorlardı. İşte size! Bu (şekilde Firavun’u başınıza musallat kılıp, sonra Mûsâ (Aleyhisselâm)ı göndererek sizi kurtarması)nda da Rabbinizden pek büyük bir belâ (ve sıkıntının ardından nîmetle imtihan sırrı) vardı.
وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰث۪ينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ م۪يقَاتُ رَبِّه۪ٓ اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةًۚ وَقَالَ مُوسٰى لِاَخ۪يهِ هٰرُونَ اخْلُفْن۪ي ف۪ي قَوْم۪ي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَب۪يلَ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿١٤٢
142﴿ Biz Mûsâ ile otuz geceyi (günleriyle birlikte ibâdetle geçirmesi netîcesinde kendisiyle mükâlemede bulunacağımıza ve ona Tevrât’ı vereceğimize dâir) sözleştik ama onları diğer bir on (gece) ile (kırka) tamamladık da, böylece onun Rabbinin tâyin ettiği vakit kırk gece olarak tamamlandı. Sonra Mûsâ ((Aleyhisselâm) belirlenen vakti ibâdetle geçirmesinin ardından Tevrât’ı almak için Tûr Dağı’na giderken) kardeşi Hârûn’a: “Kavmim içerisinde bana halîfe ol, (onların düzeltilmesi gereken işlerini) ıslâha çalış ve aslâ bozguncuların (seni dâvet ettikleri kötü) yoluna uyma” dedi. Müfessirlerin beyânına göre; Mûsâ (Aleyhisselâm) Mısır’dayken İsrâîloğullarına, Allâh-u Te‘âlâ’nın Firavun’u helâk etmesi durumunda kendilerine Allâh katından bir kitap getireceğini ve yapacakları terk edecekleri her işin onda beyân edileceğini vaat etmişti. Allâh-u Te‘âlâ Firavun’u helâk edince Mûsâ (Aleyhisselâm) Rabbinden o kitabı istedi, Allâh-u Te‘âlâ da ona otuz gün oruç tutmasını emretti. Mûsâ (Aleyhisselâm) zülka‘de ayının tamâmını oruçlu geçirince ağzında peydahlanan açlık kokusunu kerih görerek misvak kullandı. Bunun üzerine Allâh-u Te‘âlâ kendisine: “Oruçlunun ağız kokusunun Benim katımda misk kokusundan daha hoş olduğunu bilmedin mi?!” buyurarak zülhiccenin ilk on gününü de oruçlu geçirmesini emretti ve böylece kırk gece tamamlanmış oldu. Bunun üzerine Allâh-u Te‘âlâ zülhiccenin onunda Mûsâ (Aleyhisselâm)a Tevrât’ı indirdi, ayrıca vâsıtasız ve keyfiyetsiz olarak kendisiyle mükâlemede bulundu, Mûsâ (Aleyhisselâm) da o kelâmı, bedeninin bütün cüzleriyle her yönden işitti, Allâh-u Te‘âlâ’nın kelâmının lezzetini hissedince cemâlini görmeye heveslendi ve bir sonraki âyet-i kerîmede beyân edilen talebini arz etti. (Mecmû‘atü’t-tefâsîr, 2/625-626)
وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًاۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٤٣
143﴿ Mûsâ tâyin ettiğimiz vakitte (Bizimle münâcât için Tûr Dağı’na) gelince ve Rabbi onunla (harf ve ses vâsıtası olmaksızın, yaratılmışların konuşmasına benzemekten münezzeh olan bir kelâm ile) konuşunca, o: “Ey Rabbim! Göster bana (Yüce Zâtını) da bakayım Sana” dedi. O (Allâh-u Te‘âlâ da): “Sen (bu fânî gözle) aslâ Beni göremezsin. Velâkin şu (Tûr-u Sînâ’dan görünen Zebîr isimli) dağa bak (şimdi Ben ona nûrumdan çok az bir şey parlatacağım). Artık eğer o (Benim ona tevcîh edeceğim tecellî karşısında parçalanmayıp da) yerinde durabilirse yakında (sana da tecellî ettiğim zaman) sen de Beni görürsün” buyurdu. Sonra Rabbi o dağa (idrâk verip, Yüce Zâtına yakışan bir vech üzere ona) tecellî edince, onu parça parça etti (ve küçük dağcıklar hâline getirdi). Mûsâ da (bu tecellîye şâhit olunca) nâra atarak bayılmış bir hâlde (yere) düştü. Nihâyet ayılınca hemen (Allâh-u Te‘âlâ’ya tâzimini bildirmek üzere): “(Bütün noksan sıfatlardan ve herhangi bir hususta yarattıklarına benzetmekten) Seni tesbîh ile (tenzîh ederim)! (Böyle bir talebe Senden izinsiz cüret etmemden dolayı) Sana tevbe ettim! Zâten ben (Senin azametine, celâline ve dünyâda görülemeyeceğine) îmân edenlerin ilkiyim” dedi.