v02.01.25 Geliştirme Notları
Âl-i İmrân Sûresi
71
Cuz 4
166﴿ Bir de (mümin ve kâfir) o iki topluluk (Uhud’da) karşılaştığı gün size isâbet etmiş olan o (bozgunu andıran) şey (rastgele olmamış, bilakis) Allâh’ın izni (bilgisi ve kaderi)yle (meydana gelmiş)dir ve O (Allâh-u Te‘âlâ), o (sebât eden) müminleri (münâfıklardan) ayırt etsin diye (gerçekleşmiş)dir. Mâverdî (Rahimehullâh)ın beyânı vechile; bu âyet-i kerîmede geçen “İlim” fiili, “Temyîz (seçme ve ayırma)” mânâsına gelmektedir. (el-Mâverdî, en-Nüketü ve’l-‘Uyûn, 1/435; el-Beğavî, Me‘âlimü’t-Tenzîl, 2/130)
167﴿ Bir de (Uhud’da size hezîmet yaşatması, Abdullâh ibnü Übeyy ve arkadaşları gibi) münâfıklık yapmış olan o kimseleri (ortaya çıkarıp Müslümanlardan) ayırt etsin (ve herkese bildirsin) diyedir. (Nitekim) o (münâfık ola)nlara: “Gelin, Allâh’ın yolunda savaşın veyâ (Allâh rızâsı taşımıyorsanız, bâri canlarınız ve mallarınızı korumak için düşmanları) savuşturun” denilmişti de, onlar: “(Biz sizin mücâdelenizi bir savaş olarak değil ancak intihar olarak görüyoruz.) Eğer (onu) bir savaş (olarak) bilseydik elbette size hakkıyla tâbi olurduk /(güzel bir şekilde) savaşma(yı) bilseydik elbette size tamâmen tâbi olurduk (ama savaşmayı beceremediğimiz için size uysak neye yarar) /bir savaş (olacağını) bilseydik elbette size tamâmen tâbi olurduk (fakat savaş âni gelişti, biz de hazırlıksız yakalandık)/” de(mek sûretiyle yalan bahâneler uydurup sizinle alay et)mişlerdi. O (sözü sarf ettikleri) gün onlar, kendilerinin îmân (ashâbın)a olan yakınlıklarındansa, (yardım cihetinden) kâfirliğe (ve şirk ehline) daha yakındı(lar). Onlar (îmân nâmına) kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlardı. Allâh ise onların gizlemekte oldukları (münâfıklıkları)nı en iyi bilendir. (Zîrâ müminler sonradan gördükleri birtakım emârelerle onların münâfıklıklarını mücmel bir şekilde anlamaya çalışırken, Allâh-u Te‘âlâ onların nifaklarını da, diğer sırlarını da, tüm emellerini ve onların sebebiyet vereceği netîceleri de ezelî ilmiyle mufassal bir şekilde bilmektedir.)
168﴿ (Münâfıklar) o (kadar yalancı) kimselerdir ki; kendileri (savaşa gitmeyerek) oturmuşlarken, (Uhud’da şehit olan soy) kardeşleri için: “Eğer (harbe gitmeme husûsunda) bize itâat etselerdi (onlar da bizim gibi) öldürülmeyeceklerdi” demişlerdi. (Habîbim! Onları rezil etmek ve yalanlarını açıklamak için) de ki: “O hâlde kendi canlarınızdan ölümü savuşturun (da görelim). Eğer siz (tedbirin takdîri bozacağı şeklindeki iddiânızda) doğru söyleyen kimseler olduysanız (bunu ispât edin).” Rivâyete göre; münâfıkların bu sözü sarf ettiği Uhud günü, orada şehit edilen müminler sayısınca yetmiş münâfık kişi bilinen bir sebep yokken Medîne’de kendiliklerinden öldüler. (el-Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, 5/126)
169﴿ (Habîbim!) Sakın ha sen Allâh’ın yolunda (Bedir ve Uhud gibi muhârebelere katılıp oralarda) öldürülmüş olan kimseleri ölüler sanmayasın. Bilakis (onlar gerçek mânâda) dirilerdir, (hem de) Rableri nezdinde rızıklandırılmaktadırlar.
170﴿ Allâh’ın (yolunda şehîd olan kimseler), fazl(-u kereminden ve ihsân)ından kendilerine vermiş olduğu (şehitlik şerefi, ebedî hayat ve cennet nîmetleri gibi) şeylerle ferahlanıcı kimseler olarak (sonsuz nîmetlere mazhar kılınmıştırlar)! Bir de (henüz şehit olamadıkları için) arkalarından kendilerine kavuşmamış olan kimselerle ilgili (olarak kendilerine bildirilmiş olan): “Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve ancak onlar mahzun olacak değillerdir” müjdesiyle sevinmektedirler.
171﴿ (Amellerine karşılık olarak) Allâh’tan (alacakları) büyük bir (sevap) nîmet(i) ve (cemâlini görme gibi) üstün bir fazîletle müjdelenmektedirler, bir de şununla ki; gerçekten Allâh müminlerin ecrini boşa çıkarmayacaktır. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Uhud’da kardeşleriniz şehit olunca, Allâh onların ruhlarını birtakım yeşil kuşların içine yerleştirmiştir ki, böylece onlar cennet nehirlerine uğrayıp oranın meyvelerinden yemişler, sonra Arş’ın gölgesinde asılmış olan altın kandillere dönmüşlerdir. Onlar yiyeceklerinin, içeceklerinin ve kaldıkları yerin güzelliğini görünce: ‘Bizim cennette rızıklandırılan birtakım diriler olduğumuzu bizden taraf onlara kim ulaştırır ki, cihâda karşı soğuk durmasınlar ve harp ânında korkup kaçmasınlar?’ demişler, Allâh-u Te‘âlâ da: ‘Sizden taraf Ben onlara bu tebliği yaparım’ buyurmuş ve bu âyet-i celîleleri inzâl buyurarak bu vaadini gerçekleştirmiştir.” (Ebû Dâvûd, el-Cihâd:27, rakam:2520, 3/15)
172﴿ O (mümin) kimseler(in ecrini zâyi etmeyecektir) ki; (Uhud’daki) o (bozgun ve) yara kendilerine isâbet ettikten sonra (tekrar müşriklerle savaşa çağrıldıklarında) Allâh’a ve o Rasûl’e tam mânâsıyla icâbet etmiştirler. Kendileri güzel amel işlemiş bulunan ve (Rasûlümün cihâd çağrısına uymamak gibi günahlardan hakkıyla sakınarak) takvâ sâhibi olan o kimseler için (âhirette) çok değerli pek büyük bir mükâfat vardır. Burada zikredilen icâbet kıssası için, bu sûrenin 151. âyet-i kerîmesine bakınız.
173﴿ Öyle kimseler ki; o (karşılaştıkları) insanlar onlara: “Gerçekten o (düşmanlarınız olan) insanlar kesinlikle sizin(le harp etmek) için (güç ve asker) topladılar. Artık onlardan korkun” demişti de, bu onları îmân bakımından artırmış ve onlar: “Bize yeten ancak Allâh’tır ve O (dâimâ bütün işlerin Kendisine havâle edileceği yegâne Zât olarak) ne güzel (bir) Vekîl oldu” demişlerdi.
سُورَةُ اٰلِ عِمْرٰنَ
الجزء ٤
٧١
وَمَٓا اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ ﴿١٦٦
وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ ﴿١٦٧
اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُواۜ قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿١٦٨
وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًاۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ ﴿١٦٩
فَرِح۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۙ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ ﴿١٧٠
يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ۟ ﴿١٧١
اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ ﴿١٧٢
اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًاۗ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿١٧٣
Âl-i İmrân Sûresi
71
Cuz 4
وَمَٓا اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ ﴿١٦٦
166﴿ Bir de (mümin ve kâfir) o iki topluluk (Uhud’da) karşılaştığı gün size isâbet etmiş olan o (bozgunu andıran) şey (rastgele olmamış, bilakis) Allâh’ın izni (bilgisi ve kaderi)yle (meydana gelmiş)dir ve O (Allâh-u Te‘âlâ), o (sebât eden) müminleri (münâfıklardan) ayırt etsin diye (gerçekleşmiş)dir. Mâverdî (Rahimehullâh)ın beyânı vechile; bu âyet-i kerîmede geçen “İlim” fiili, “Temyîz (seçme ve ayırma)” mânâsına gelmektedir. (el-Mâverdî, en-Nüketü ve’l-‘Uyûn, 1/435; el-Beğavî, Me‘âlimü’t-Tenzîl, 2/130)
وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ ﴿١٦٧
167﴿ Bir de (Uhud’da size hezîmet yaşatması, Abdullâh ibnü Übeyy ve arkadaşları gibi) münâfıklık yapmış olan o kimseleri (ortaya çıkarıp Müslümanlardan) ayırt etsin (ve herkese bildirsin) diyedir. (Nitekim) o (münâfık ola)nlara: “Gelin, Allâh’ın yolunda savaşın veyâ (Allâh rızâsı taşımıyorsanız, bâri canlarınız ve mallarınızı korumak için düşmanları) savuşturun” denilmişti de, onlar: “(Biz sizin mücâdelenizi bir savaş olarak değil ancak intihar olarak görüyoruz.) Eğer (onu) bir savaş (olarak) bilseydik elbette size hakkıyla tâbi olurduk /(güzel bir şekilde) savaşma(yı) bilseydik elbette size tamâmen tâbi olurduk (ama savaşmayı beceremediğimiz için size uysak neye yarar) /bir savaş (olacağını) bilseydik elbette size tamâmen tâbi olurduk (fakat savaş âni gelişti, biz de hazırlıksız yakalandık)/” de(mek sûretiyle yalan bahâneler uydurup sizinle alay et)mişlerdi. O (sözü sarf ettikleri) gün onlar, kendilerinin îmân (ashâbın)a olan yakınlıklarındansa, (yardım cihetinden) kâfirliğe (ve şirk ehline) daha yakındı(lar). Onlar (îmân nâmına) kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlardı. Allâh ise onların gizlemekte oldukları (münâfıklıkları)nı en iyi bilendir. (Zîrâ müminler sonradan gördükleri birtakım emârelerle onların münâfıklıklarını mücmel bir şekilde anlamaya çalışırken, Allâh-u Te‘âlâ onların nifaklarını da, diğer sırlarını da, tüm emellerini ve onların sebebiyet vereceği netîceleri de ezelî ilmiyle mufassal bir şekilde bilmektedir.)
اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُواۜ قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿١٦٨
168﴿ (Münâfıklar) o (kadar yalancı) kimselerdir ki; kendileri (savaşa gitmeyerek) oturmuşlarken, (Uhud’da şehit olan soy) kardeşleri için: “Eğer (harbe gitmeme husûsunda) bize itâat etselerdi (onlar da bizim gibi) öldürülmeyeceklerdi” demişlerdi. (Habîbim! Onları rezil etmek ve yalanlarını açıklamak için) de ki: “O hâlde kendi canlarınızdan ölümü savuşturun (da görelim). Eğer siz (tedbirin takdîri bozacağı şeklindeki iddiânızda) doğru söyleyen kimseler olduysanız (bunu ispât edin).” Rivâyete göre; münâfıkların bu sözü sarf ettiği Uhud günü, orada şehit edilen müminler sayısınca yetmiş münâfık kişi bilinen bir sebep yokken Medîne’de kendiliklerinden öldüler. (el-Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, 5/126)
وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًاۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ ﴿١٦٩
169﴿ (Habîbim!) Sakın ha sen Allâh’ın yolunda (Bedir ve Uhud gibi muhârebelere katılıp oralarda) öldürülmüş olan kimseleri ölüler sanmayasın. Bilakis (onlar gerçek mânâda) dirilerdir, (hem de) Rableri nezdinde rızıklandırılmaktadırlar.
فَرِح۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۙ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ ﴿١٧٠
170﴿ Allâh’ın (yolunda şehîd olan kimseler), fazl(-u kereminden ve ihsân)ından kendilerine vermiş olduğu (şehitlik şerefi, ebedî hayat ve cennet nîmetleri gibi) şeylerle ferahlanıcı kimseler olarak (sonsuz nîmetlere mazhar kılınmıştırlar)! Bir de (henüz şehit olamadıkları için) arkalarından kendilerine kavuşmamış olan kimselerle ilgili (olarak kendilerine bildirilmiş olan): “Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve ancak onlar mahzun olacak değillerdir” müjdesiyle sevinmektedirler.
يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ۟ ﴿١٧١
171﴿ (Amellerine karşılık olarak) Allâh’tan (alacakları) büyük bir (sevap) nîmet(i) ve (cemâlini görme gibi) üstün bir fazîletle müjdelenmektedirler, bir de şununla ki; gerçekten Allâh müminlerin ecrini boşa çıkarmayacaktır. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Uhud’da kardeşleriniz şehit olunca, Allâh onların ruhlarını birtakım yeşil kuşların içine yerleştirmiştir ki, böylece onlar cennet nehirlerine uğrayıp oranın meyvelerinden yemişler, sonra Arş’ın gölgesinde asılmış olan altın kandillere dönmüşlerdir. Onlar yiyeceklerinin, içeceklerinin ve kaldıkları yerin güzelliğini görünce: ‘Bizim cennette rızıklandırılan birtakım diriler olduğumuzu bizden taraf onlara kim ulaştırır ki, cihâda karşı soğuk durmasınlar ve harp ânında korkup kaçmasınlar?’ demişler, Allâh-u Te‘âlâ da: ‘Sizden taraf Ben onlara bu tebliği yaparım’ buyurmuş ve bu âyet-i celîleleri inzâl buyurarak bu vaadini gerçekleştirmiştir.” (Ebû Dâvûd, el-Cihâd:27, rakam:2520, 3/15)
اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ ﴿١٧٢
172﴿ O (mümin) kimseler(in ecrini zâyi etmeyecektir) ki; (Uhud’daki) o (bozgun ve) yara kendilerine isâbet ettikten sonra (tekrar müşriklerle savaşa çağrıldıklarında) Allâh’a ve o Rasûl’e tam mânâsıyla icâbet etmiştirler. Kendileri güzel amel işlemiş bulunan ve (Rasûlümün cihâd çağrısına uymamak gibi günahlardan hakkıyla sakınarak) takvâ sâhibi olan o kimseler için (âhirette) çok değerli pek büyük bir mükâfat vardır. Burada zikredilen icâbet kıssası için, bu sûrenin 151. âyet-i kerîmesine bakınız.
اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًاۗ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿١٧٣
173﴿ Öyle kimseler ki; o (karşılaştıkları) insanlar onlara: “Gerçekten o (düşmanlarınız olan) insanlar kesinlikle sizin(le harp etmek) için (güç ve asker) topladılar. Artık onlardan korkun” demişti de, bu onları îmân bakımından artırmış ve onlar: “Bize yeten ancak Allâh’tır ve O (dâimâ bütün işlerin Kendisine havâle edileceği yegâne Zât olarak) ne güzel (bir) Vekîl oldu” demişlerdi.