v02.01.25 Geliştirme Notları
Hâkka Sûresi
566
Cuz 29
9﴿ Firavun da, ondan önce olanlar da, o (Lût kavminin) ters döndürülen (şehir)ler(inin ahâlîsi) de (hep) o (şirkten ibâret en büyük) hatâyı (meydana) getirdi.
10﴿ Böylece onlar(ın hepsi de) Rablerinin rasûlüne isyân ettiler, O (Allâh) da hemen onları fazlaca şiddetli olan büyük bir yakalayışla yakaladı.
11﴿ (Nûh tûfânında) su (alışılagelen) haddini aş(ıp en yüksek dağın üzerine bile on beş arşın çık)tığı zaman, şüphesiz ki Biz (o vakit Nûh nebîyi ve oğullarını, bir de onların sulplerinde bulunmanız hasebiyle) sizi o akıp giden (gemi)de taşı(t)dık.
12﴿ Tâ ki onu sizin için (yaratıcının üstün gücüne ve engin rahmetine delâlet eden) büyük bir (ibret ve) öğüt kılalım ve (işittiklerini) kavrayıcı kulaklar onu(n sizi taşıyıp Nûh tûfanından kurtarma kıssasını) muhâfaza etsin (de o büyük nîmete şükretsin) diye.
13﴿ Artık Sûr’un içerisine tek (olan) bir üfürülüşle (ilk defâ) üfürüldüğü zaman!
14﴿ Bir de yer (küre) ve dağlar (İlâhî bir kudretle) taşınılıp (mekânlarından) kaldırıldığı, ardı sıra (da) her ikisi tek bir darbeyle (birbirine) çarpıl(ıp dümdüz yapıl)dığı zaman!
15﴿ İşte (şüphesiz) meydana gelecek o (kıyâmet) vâkı‘a(sı) o gün gerçekleşmiştir.
16﴿ (Kıyâmet kopmaya başladığı vakit) gök de iyice yarılmıştır, (bugünkü sağlam görüntüsüne rağmen) artık o gün o çok zayıftır (ve düştü düşecek bir hâldedir).
17﴿ Melekler de (yarılan sahalardan çekilme mecbûriyetinde kalıp, yarılmayan cihetlere doğru yönelmiş bir hâlde) onun kenarlarının üzerindedir. (Habîbim! İşte) o gün senin Rabbinin, o (meleklerden yedi kat semâda buluna)nların üstünde olan Arş’ını sekiz (melek) taşıyacaktır. Hadîs-i şerîflerde beyân edildiği üzere: “Arş’ı taşıyan melekler o kadar büyüktürler ki; her birinin kulak yumuşağıyla boynu arası, yedi yüz senelik mesâfe kadardır, ayak tırnaklarıyla uylukları arası ise iki gök arası kadar uzundur.” (et-Tirmizî, rakam:3320; Ebû Dâvûd, rakam:4727) Hadîs-i şerifte zikredildiğine göre; kıyâmete kadar Arş’ı dört melek taşımaktadır. Bu âyet-i kerîmeden anlaşıldığına göre ise mahşer günü sekiz melek taşıyacaktır. (et-Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, 23/229)
18﴿ (İşte) o gün siz (muhâsebe için Allâh-u Te‘âlâ’ya) arz olunacaksınız ki, (dünyâdayken) sizden (sudûr eden) hiçbir gizli iş (mahşerde) gizli (olarak) kalmayacaktır.
19﴿ Artık o kimseye gelince ki; kitâbı (ve amel defteri) ona sağ eliyle verilmiştir, işte o (sevincinden dolayı arkadaşlarına dönüp) der ki: “Alın kitabımı okuyun (da içindeki sâlih amelleri görün).
20﴿ Şüphesiz ben (dünyâda yakînen) bilmiştim ki; kesinlikle ben hesâbıma kavuşacak biriyim.”
21﴿ Artık o kişi çok râzı (ve hoşnut) olunan güzel bir yaşantı içerisindedir.
22﴿ (İşte o kişi, mekân ve kıymet bakımından) çok yüksek olan bir cennettedir.
23﴿ Onun toplanacak ürünleri (yatanın bile uzanacağı derecede) çok yakındır.
24﴿ (O gün onlara:) “Geçmiş (dünyâ) günler(in)de (amel ederek) takdîm ettiğiniz (güzel) şeylere karşılık, sıkıntısız bir şekilde yiyin için (hazmı âsân olsun, âfiyet olsun)(denilecektir).
25﴿ Ama bir de o kimse ki; kitâbı (ve amel defteri) ona sol eliyle verilmiştir; işte o (da defterindeki kötü amelleri gördüğünde) der ki: “Ah keşke ben (var ya); kitabım bana verilmeyeydi.
26﴿ Hesâbım da nedir bilmeyeydim!
27﴿ Ah ne olaydı o (dünyâda tattığım ölüm, hayâtımı bitirme husûsunda), kesin karar veren bir şey olaydı (da tekrar diriltilmeyeydim).
28﴿ (Başıma gelen azap karşısında) mal(lar)ım benden (hiçbir şeyi uzaklaştırıp) defedemedi.
29﴿ Saltanatım (ve insanlara musallat olacak hâkimiyet gücüm) benden kayboldu (ve şimdi zelîl bir hâlde kaldım).”
30﴿ (O zaman Allâh-u Te‘âlâ cehennem bekçilerine buyurur ki:) “Onu yakalayın ve hemen onu bukağılarla bağlayın.
31﴿ Sonra onu ancak şiddetle tutuşturulmuş o (cehennem) ateş(in)e girdirin.
32﴿ Sonra (da) uzunluk bakımından yetmiş arşın olan uzun bir zincirin içerisine onu sokun (da o zincirin halkaları onun her tarafını kaplasın ve en ufak bir hareket yapamasın).
33﴿ Çünkü gerçekten o kişi (dünyâdayken kendisine bütün nîmetleri ihsân eden) O çok büyük Allâh’a îmân etmezdi.
34﴿ Bir de o, (âhirete inanmadığı için sevap beklentisi taşımadığından) yoksulu yedirmeye (teşebbüs etmediği gibi, bir diğerini de iyiliğe) teşvik etmezdi.”
سُورَةُ الْحَاقَّةِ
الجزء ٢٩
٥٦٦
وَجَٓاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِۚ ﴿٩
فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَاَخَذَهُمْ اَخْذَةً رَابِيَةً ﴿١٠
اِنَّا لَمَّا طَغَا الْمَٓاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِۙ ﴿١١
لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَٓا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ ﴿١٢
فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌۙ ﴿١٣
وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً ﴿١٤
فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ ﴿١٥
وَانْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌۙ ﴿١٦
وَالْمَلَكُ عَلٰٓى اَرْجَٓائِهَاۜ وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌۜ ﴿١٧
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ ﴿١٨
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَيَقُولُ هَٓاؤُ۬مُ اقْرَؤُ۫ا كِتَابِيَهْۚ ﴿١٩
اِنّ۪ي ظَنَنْتُ اَنّ۪ي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْۚ ﴿٢٠
فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍۙ ﴿٢١
ف۪ي جَنَّةٍ عَالِيَةٍۙ ﴿٢٢
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ ﴿٢٣
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيـًٔا بِمَٓا اَسْلَفْتُمْ فِي الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ ﴿٢٤
وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِه۪ فَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُو۫تَ كِتَابِيَهْۚ ﴿٢٥
وَلَمْ اَدْرِ مَا حِسَابِيَهْۚ ﴿٢٦
يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَۚ ﴿٢٧
مَٓا اَغْنٰى عَنّ۪ي مَالِيَهْۚ ﴿٢٨
هَلَكَ عَنّ۪ي سُلْطَانِيَهْۚ ﴿٢٩
خُذُوهُ فَغُلُّوهُۙ ﴿٣٠
ثُمَّ الْجَح۪يمَ صَلُّوهُۙ ﴿٣١
ثُمَّ ف۪ي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُۜ ﴿٣٢
اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظ۪يمِۙ ﴿٣٣
وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِۜ ﴿٣٤
Hâkka Sûresi
566
Cuz 29
وَجَٓاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِۚ ﴿٩
9﴿ Firavun da, ondan önce olanlar da, o (Lût kavminin) ters döndürülen (şehir)ler(inin ahâlîsi) de (hep) o (şirkten ibâret en büyük) hatâyı (meydana) getirdi.
فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَاَخَذَهُمْ اَخْذَةً رَابِيَةً ﴿١٠
10﴿ Böylece onlar(ın hepsi de) Rablerinin rasûlüne isyân ettiler, O (Allâh) da hemen onları fazlaca şiddetli olan büyük bir yakalayışla yakaladı.
اِنَّا لَمَّا طَغَا الْمَٓاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِۙ ﴿١١
11﴿ (Nûh tûfânında) su (alışılagelen) haddini aş(ıp en yüksek dağın üzerine bile on beş arşın çık)tığı zaman, şüphesiz ki Biz (o vakit Nûh nebîyi ve oğullarını, bir de onların sulplerinde bulunmanız hasebiyle) sizi o akıp giden (gemi)de taşı(t)dık.
لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَٓا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ ﴿١٢
12﴿ Tâ ki onu sizin için (yaratıcının üstün gücüne ve engin rahmetine delâlet eden) büyük bir (ibret ve) öğüt kılalım ve (işittiklerini) kavrayıcı kulaklar onu(n sizi taşıyıp Nûh tûfanından kurtarma kıssasını) muhâfaza etsin (de o büyük nîmete şükretsin) diye.
فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌۙ ﴿١٣
13﴿ Artık Sûr’un içerisine tek (olan) bir üfürülüşle (ilk defâ) üfürüldüğü zaman!
وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً ﴿١٤
14﴿ Bir de yer (küre) ve dağlar (İlâhî bir kudretle) taşınılıp (mekânlarından) kaldırıldığı, ardı sıra (da) her ikisi tek bir darbeyle (birbirine) çarpıl(ıp dümdüz yapıl)dığı zaman!
فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ ﴿١٥
15﴿ İşte (şüphesiz) meydana gelecek o (kıyâmet) vâkı‘a(sı) o gün gerçekleşmiştir.
وَانْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌۙ ﴿١٦
16﴿ (Kıyâmet kopmaya başladığı vakit) gök de iyice yarılmıştır, (bugünkü sağlam görüntüsüne rağmen) artık o gün o çok zayıftır (ve düştü düşecek bir hâldedir).
وَالْمَلَكُ عَلٰٓى اَرْجَٓائِهَاۜ وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌۜ ﴿١٧
17﴿ Melekler de (yarılan sahalardan çekilme mecbûriyetinde kalıp, yarılmayan cihetlere doğru yönelmiş bir hâlde) onun kenarlarının üzerindedir. (Habîbim! İşte) o gün senin Rabbinin, o (meleklerden yedi kat semâda buluna)nların üstünde olan Arş’ını sekiz (melek) taşıyacaktır. Hadîs-i şerîflerde beyân edildiği üzere: “Arş’ı taşıyan melekler o kadar büyüktürler ki; her birinin kulak yumuşağıyla boynu arası, yedi yüz senelik mesâfe kadardır, ayak tırnaklarıyla uylukları arası ise iki gök arası kadar uzundur.” (et-Tirmizî, rakam:3320; Ebû Dâvûd, rakam:4727) Hadîs-i şerifte zikredildiğine göre; kıyâmete kadar Arş’ı dört melek taşımaktadır. Bu âyet-i kerîmeden anlaşıldığına göre ise mahşer günü sekiz melek taşıyacaktır. (et-Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, 23/229)
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ ﴿١٨
18﴿ (İşte) o gün siz (muhâsebe için Allâh-u Te‘âlâ’ya) arz olunacaksınız ki, (dünyâdayken) sizden (sudûr eden) hiçbir gizli iş (mahşerde) gizli (olarak) kalmayacaktır.
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَيَقُولُ هَٓاؤُ۬مُ اقْرَؤُ۫ا كِتَابِيَهْۚ ﴿١٩
19﴿ Artık o kimseye gelince ki; kitâbı (ve amel defteri) ona sağ eliyle verilmiştir, işte o (sevincinden dolayı arkadaşlarına dönüp) der ki: “Alın kitabımı okuyun (da içindeki sâlih amelleri görün).
اِنّ۪ي ظَنَنْتُ اَنّ۪ي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْۚ ﴿٢٠
20﴿ Şüphesiz ben (dünyâda yakînen) bilmiştim ki; kesinlikle ben hesâbıma kavuşacak biriyim.”
فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍۙ ﴿٢١
21﴿ Artık o kişi çok râzı (ve hoşnut) olunan güzel bir yaşantı içerisindedir.
ف۪ي جَنَّةٍ عَالِيَةٍۙ ﴿٢٢
22﴿ (İşte o kişi, mekân ve kıymet bakımından) çok yüksek olan bir cennettedir.
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ ﴿٢٣
23﴿ Onun toplanacak ürünleri (yatanın bile uzanacağı derecede) çok yakındır.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيـًٔا بِمَٓا اَسْلَفْتُمْ فِي الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ ﴿٢٤
24﴿ (O gün onlara:) “Geçmiş (dünyâ) günler(in)de (amel ederek) takdîm ettiğiniz (güzel) şeylere karşılık, sıkıntısız bir şekilde yiyin için (hazmı âsân olsun, âfiyet olsun)(denilecektir).
وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِه۪ فَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُو۫تَ كِتَابِيَهْۚ ﴿٢٥
25﴿ Ama bir de o kimse ki; kitâbı (ve amel defteri) ona sol eliyle verilmiştir; işte o (da defterindeki kötü amelleri gördüğünde) der ki: “Ah keşke ben (var ya); kitabım bana verilmeyeydi.
وَلَمْ اَدْرِ مَا حِسَابِيَهْۚ ﴿٢٦
26﴿ Hesâbım da nedir bilmeyeydim!
يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَۚ ﴿٢٧
27﴿ Ah ne olaydı o (dünyâda tattığım ölüm, hayâtımı bitirme husûsunda), kesin karar veren bir şey olaydı (da tekrar diriltilmeyeydim).
مَٓا اَغْنٰى عَنّ۪ي مَالِيَهْۚ ﴿٢٨
28﴿ (Başıma gelen azap karşısında) mal(lar)ım benden (hiçbir şeyi uzaklaştırıp) defedemedi.
هَلَكَ عَنّ۪ي سُلْطَانِيَهْۚ ﴿٢٩
29﴿ Saltanatım (ve insanlara musallat olacak hâkimiyet gücüm) benden kayboldu (ve şimdi zelîl bir hâlde kaldım).”
خُذُوهُ فَغُلُّوهُۙ ﴿٣٠
30﴿ (O zaman Allâh-u Te‘âlâ cehennem bekçilerine buyurur ki:) “Onu yakalayın ve hemen onu bukağılarla bağlayın.
ثُمَّ الْجَح۪يمَ صَلُّوهُۙ ﴿٣١
31﴿ Sonra onu ancak şiddetle tutuşturulmuş o (cehennem) ateş(in)e girdirin.
ثُمَّ ف۪ي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُۜ ﴿٣٢
32﴿ Sonra (da) uzunluk bakımından yetmiş arşın olan uzun bir zincirin içerisine onu sokun (da o zincirin halkaları onun her tarafını kaplasın ve en ufak bir hareket yapamasın).
اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظ۪يمِۙ ﴿٣٣
33﴿ Çünkü gerçekten o kişi (dünyâdayken kendisine bütün nîmetleri ihsân eden) O çok büyük Allâh’a îmân etmezdi.
وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِۜ ﴿٣٤
34﴿ Bir de o, (âhirete inanmadığı için sevap beklentisi taşımadığından) yoksulu yedirmeye (teşebbüs etmediği gibi, bir diğerini de iyiliğe) teşvik etmezdi.”