v02.01.25 Geliştirme Notları
Tevbe Sûresi
189
Cuz 10
21﴿ Rableri o (îmân edip hicret ve cihatta buluna)nları, Kendi (nezdi)nden (ihsân edeceği) geniş bir rahmet ve büyük bir rızâ (ve hoşnutluk) ile ayrıca içerisinde kendileri için dâimî ve büyük bir nîmet bulunan cennetlerle müjdelemektedir.
22﴿ (Allâh-u Te‘âlâ, îmân edip cihatta ve hicrette bulunan kullarını cennetlerle müjdelemektedir ki kendileri) sonsuza kadar onların içinde ebedî kalıcı kimseler olarak (cennet nîmetlerinden lezzetleneceklerdir)! Şüphesiz ki Allâh; (dünyâ mükâfatlarına nazaran çok değerli ve yapılan amellerin karşılığı olmaktan çok çok üstün olan) pek büyük bir mükâfat sâdece Kendi nezdinde (bulunan Zât-ı Zü’l-celâl)dir.
23﴿ Ey îmân etmiş olan o kimseler! Eğer kâfirliği îmâna karşı sevip tercih etmişlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dostlar edinmeyin. İçinizden her kim onları dost edinir (de, onlarla birlikteliği cihâd ve hicrete tercih eder)se, (ey mümin!) İşte sana! Ancak onlar (yanlış kimselerle dostluk ederek kendi nefsilerine karşı) zulüm işleyenlerin ta kendileridir.
24﴿ (Habîbim! Hicret etmemeye bahâne olarak: “Biz hicret edersek evlerimiz yıkılır, ticâretimiz durgunlaşır ve akrabâ ilişkilerimiz kopar” diyenlere) de ki: “Eğer sizin babalarınız da, oğullarınız da, kardeşleriniz de, eşleriniz de, akrabânız da, kendilerini kazanmış olduğunuz mallar da, (durgunlaşarak bozulmasından ve) kesâdından korktuğunuz ticâret(leriniz) de, kendilerini beğenmekte olduğunuz (yurtlar ve) meskenler de, Allâh(a itâat)tan, O’nun Rasûlün(e hicret)den ve O’nun yolunda cihâd etmekten (geri kalarak bahsi geçen şeylere bağlanıp kalmak) size daha sevgili (gelmekte) ise, artık Allâh (dünyâda da âhirette de sizinle alâkalı azap) emrini getirinceye kadar bekleyin (de başınıza gelecekleri görün)! Zâten Allâh (düşmanlarıyla dostluk kurarak emrinden çıkan) o fâsıklar toplumunu (iki cihanda da muratlarına eriştirmez ve doğru yolu bulmaya) hidâyet etmez.”
25﴿ Andolsun ki; muhakkak Allâh birçok (savaş) yerler(in)de ve (özellikle) Huneyn gününde size elbette yardım etmişti; bir vakit ki çokluğunuz size ucub (ve kendini beğenme hissi) vermişti de (Allâh yardımını çekince) bu (kalabalığınız, düşmana yenik düşmekle ilgili) hiçbir şeyi sizden uzaklaştırarak savuşturamamıştı ve (bunca) genişliğine rağmen yer(yüzü) size dar olmuştu. Sonra da siz (bozguna uğrayarak düşmana karşı) arka çevirip (harp meydanından kaçıp) gidenler hâlinde (o kâfirlere sırtlarınızı) döndürmüştünüz.
26﴿ Sonra Allâh, Rasûlünün üzerine de, o (Huneyn Muhârebesi’ne katılan) müminler üzerine de (kendisiyle huzur ve sükûnete kavuşacakları rahmet ve) sekînetini indirmiş, kendilerini görmediğiniz çok kuvvetli birtakım (melek) orduları indirmiş ve böylece o kâfir olmuş kimselere (öldürülmek ve esir alınmak gibi nice ağır cezâlarla) azap etmişti. (Habîbim!) İşte sana! O kâfirlerin cezâsı ancak budur. Bu âyet-i kerîmeler Mekke ve Tâif arasında bulunan Huneyn Vâdîsi’nde cereyân eden bir muhârebeden bahsetmektedir ki, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Mekke fethinden sonra ramazan ayının sonunda, fetihte bulunan ve diğer kabîlelerden katılan on dört bin kişilik ashâbıyla birlikte, dört bin kişilik orduya sâhip olan Hevâzin ve Sakîf kabîlelerine karşı savaşa çıktı. Bu durumu gören bâzı sahâbîler: “Bugün sayımızın azlığından dolayı aslâ mağlup olmayız” diyerek çokluklarına güvendiler ve böylece şiddetli bir çarpışmaya giriştiler. Fakat çokluklarına güvenmeleri nedeniyle Allâh-u Te‘âlâ onları bozguna uğrattı. Böylece herkes dağılmaya başladı. Hattâ bâzıları Mekke’ye kadar gitti. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ise Şehbâ adındaki katırı üzerinde tek başına merkezde sâbit duruyordu. Yanında sâdece amcası Abbâs ile Hâris isimli amcasının oğlu Ebû Süfyân ibnü’l-Hâris (Radıyallâhu Anhümâ) kaldı. Biri Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in merkebinin geminden, diğeri de üzengisinden tutuyordu. İşte bu hâdise Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)-in şecâat ve cesâretinin son derece fazla olduğunun en büyük bir şâhidiydi. Zîrâ dağlar yerinden oynuyordu da o aslâ kıpırdamıyordu. Zâten yavaş bir hayvan olan katıra binmiş olması, kaçma niyetinde olmadığını ve her ne olsa da sebâtta kararlı olduğunu ortaya koymak içindi. Bu yüzden sahâbe-i kirâm Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in insanların en şecâatlisi olduğuna kesin karar vermişlerdi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) o sırada Allâh’ın düşmanlarına hiç aldırmayarak: “O yalansız peygamber benim, Abdülmuttalib oğlu benim” diyordu. Hazret-i Abbâs’ın sesi gür olduğu için Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ona: “İnsanlara bağır da toplansınlar” buyurdu. Bunun üzerine Abbâs (Radıyallâhu Anh): “Ey Allâh’ın kulları! Ey (altında bîat yapılan) o ağacın adamları! Ey Bakara Sûresi’nin ashâbı!” diye nidâ etmeye başladı. Bu nidâyı duyan sahâbe-i kirâm tek vücut hâlinde: “Buyur, buyur” diyerek döndüler. Rivâyetlerin farklılığına göre; o sırada Allâh-u Te‘âlâ sayıları beş binle on altı bin arasında olan melek orduları indirdi. Ancak onların gelişi müminlere sebât ve şecâat vermek, müşrikleri de korkutarak rüsvay etmek içindi, yoksa savaşmak için değildi, zîrâ melekler Bedir günü dışında hiçbir zaman bi’l-fiil savaşmadılar. Onlar müşriklerle karşı karşıya gelince Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “İşte bu, tandırın kızıştığı andır” buyurdu. Sonra bir avuç toprak alarak onlara attı ve: “Kâ‘be’nin Rabbi hakkı için bozguna uğrayın” buyurdu. Bunun üzerine hepsi hezîmete uğradılar. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in o günkü duâlarından biri de: “Ey Allâh! Hamd Sana mahsustur, şikâyet ancak Sanadır, yardım talep edilecek de ancak Sensin” şeklinde olmuştu ki, Mûsâ (Aleyhisselâm)ın denizin yarıldığı gündeki duâsı da bu şekilde idi. (el-Beyzâvî, en-Nesefî, el-Hâzin, el-Âlûsî)
سُورَةُ التَّوْبَةِ
الجزء ١٠
١٨٩
يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌۙ ﴿٢١
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ ﴿٢٢
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ﴿٢٣
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ ﴿٢٤
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـًٔا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ ﴿٢٥
ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ ﴿٢٦
Tevbe Sûresi
189
Cuz 10
يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌۙ ﴿٢١
21﴿ Rableri o (îmân edip hicret ve cihatta buluna)nları, Kendi (nezdi)nden (ihsân edeceği) geniş bir rahmet ve büyük bir rızâ (ve hoşnutluk) ile ayrıca içerisinde kendileri için dâimî ve büyük bir nîmet bulunan cennetlerle müjdelemektedir.
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ ﴿٢٢
22﴿ (Allâh-u Te‘âlâ, îmân edip cihatta ve hicrette bulunan kullarını cennetlerle müjdelemektedir ki kendileri) sonsuza kadar onların içinde ebedî kalıcı kimseler olarak (cennet nîmetlerinden lezzetleneceklerdir)! Şüphesiz ki Allâh; (dünyâ mükâfatlarına nazaran çok değerli ve yapılan amellerin karşılığı olmaktan çok çok üstün olan) pek büyük bir mükâfat sâdece Kendi nezdinde (bulunan Zât-ı Zü’l-celâl)dir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ﴿٢٣
23﴿ Ey îmân etmiş olan o kimseler! Eğer kâfirliği îmâna karşı sevip tercih etmişlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dostlar edinmeyin. İçinizden her kim onları dost edinir (de, onlarla birlikteliği cihâd ve hicrete tercih eder)se, (ey mümin!) İşte sana! Ancak onlar (yanlış kimselerle dostluk ederek kendi nefsilerine karşı) zulüm işleyenlerin ta kendileridir.
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ ﴿٢٤
24﴿ (Habîbim! Hicret etmemeye bahâne olarak: “Biz hicret edersek evlerimiz yıkılır, ticâretimiz durgunlaşır ve akrabâ ilişkilerimiz kopar” diyenlere) de ki: “Eğer sizin babalarınız da, oğullarınız da, kardeşleriniz de, eşleriniz de, akrabânız da, kendilerini kazanmış olduğunuz mallar da, (durgunlaşarak bozulmasından ve) kesâdından korktuğunuz ticâret(leriniz) de, kendilerini beğenmekte olduğunuz (yurtlar ve) meskenler de, Allâh(a itâat)tan, O’nun Rasûlün(e hicret)den ve O’nun yolunda cihâd etmekten (geri kalarak bahsi geçen şeylere bağlanıp kalmak) size daha sevgili (gelmekte) ise, artık Allâh (dünyâda da âhirette de sizinle alâkalı azap) emrini getirinceye kadar bekleyin (de başınıza gelecekleri görün)! Zâten Allâh (düşmanlarıyla dostluk kurarak emrinden çıkan) o fâsıklar toplumunu (iki cihanda da muratlarına eriştirmez ve doğru yolu bulmaya) hidâyet etmez.”
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـًٔا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ ﴿٢٥
25﴿ Andolsun ki; muhakkak Allâh birçok (savaş) yerler(in)de ve (özellikle) Huneyn gününde size elbette yardım etmişti; bir vakit ki çokluğunuz size ucub (ve kendini beğenme hissi) vermişti de (Allâh yardımını çekince) bu (kalabalığınız, düşmana yenik düşmekle ilgili) hiçbir şeyi sizden uzaklaştırarak savuşturamamıştı ve (bunca) genişliğine rağmen yer(yüzü) size dar olmuştu. Sonra da siz (bozguna uğrayarak düşmana karşı) arka çevirip (harp meydanından kaçıp) gidenler hâlinde (o kâfirlere sırtlarınızı) döndürmüştünüz.
ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ ﴿٢٦
26﴿ Sonra Allâh, Rasûlünün üzerine de, o (Huneyn Muhârebesi’ne katılan) müminler üzerine de (kendisiyle huzur ve sükûnete kavuşacakları rahmet ve) sekînetini indirmiş, kendilerini görmediğiniz çok kuvvetli birtakım (melek) orduları indirmiş ve böylece o kâfir olmuş kimselere (öldürülmek ve esir alınmak gibi nice ağır cezâlarla) azap etmişti. (Habîbim!) İşte sana! O kâfirlerin cezâsı ancak budur. Bu âyet-i kerîmeler Mekke ve Tâif arasında bulunan Huneyn Vâdîsi’nde cereyân eden bir muhârebeden bahsetmektedir ki, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Mekke fethinden sonra ramazan ayının sonunda, fetihte bulunan ve diğer kabîlelerden katılan on dört bin kişilik ashâbıyla birlikte, dört bin kişilik orduya sâhip olan Hevâzin ve Sakîf kabîlelerine karşı savaşa çıktı. Bu durumu gören bâzı sahâbîler: “Bugün sayımızın azlığından dolayı aslâ mağlup olmayız” diyerek çokluklarına güvendiler ve böylece şiddetli bir çarpışmaya giriştiler. Fakat çokluklarına güvenmeleri nedeniyle Allâh-u Te‘âlâ onları bozguna uğrattı. Böylece herkes dağılmaya başladı. Hattâ bâzıları Mekke’ye kadar gitti. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ise Şehbâ adındaki katırı üzerinde tek başına merkezde sâbit duruyordu. Yanında sâdece amcası Abbâs ile Hâris isimli amcasının oğlu Ebû Süfyân ibnü’l-Hâris (Radıyallâhu Anhümâ) kaldı. Biri Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in merkebinin geminden, diğeri de üzengisinden tutuyordu. İşte bu hâdise Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)-in şecâat ve cesâretinin son derece fazla olduğunun en büyük bir şâhidiydi. Zîrâ dağlar yerinden oynuyordu da o aslâ kıpırdamıyordu. Zâten yavaş bir hayvan olan katıra binmiş olması, kaçma niyetinde olmadığını ve her ne olsa da sebâtta kararlı olduğunu ortaya koymak içindi. Bu yüzden sahâbe-i kirâm Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in insanların en şecâatlisi olduğuna kesin karar vermişlerdi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) o sırada Allâh’ın düşmanlarına hiç aldırmayarak: “O yalansız peygamber benim, Abdülmuttalib oğlu benim” diyordu. Hazret-i Abbâs’ın sesi gür olduğu için Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ona: “İnsanlara bağır da toplansınlar” buyurdu. Bunun üzerine Abbâs (Radıyallâhu Anh): “Ey Allâh’ın kulları! Ey (altında bîat yapılan) o ağacın adamları! Ey Bakara Sûresi’nin ashâbı!” diye nidâ etmeye başladı. Bu nidâyı duyan sahâbe-i kirâm tek vücut hâlinde: “Buyur, buyur” diyerek döndüler. Rivâyetlerin farklılığına göre; o sırada Allâh-u Te‘âlâ sayıları beş binle on altı bin arasında olan melek orduları indirdi. Ancak onların gelişi müminlere sebât ve şecâat vermek, müşrikleri de korkutarak rüsvay etmek içindi, yoksa savaşmak için değildi, zîrâ melekler Bedir günü dışında hiçbir zaman bi’l-fiil savaşmadılar. Onlar müşriklerle karşı karşıya gelince Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “İşte bu, tandırın kızıştığı andır” buyurdu. Sonra bir avuç toprak alarak onlara attı ve: “Kâ‘be’nin Rabbi hakkı için bozguna uğrayın” buyurdu. Bunun üzerine hepsi hezîmete uğradılar. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in o günkü duâlarından biri de: “Ey Allâh! Hamd Sana mahsustur, şikâyet ancak Sanadır, yardım talep edilecek de ancak Sensin” şeklinde olmuştu ki, Mûsâ (Aleyhisselâm)ın denizin yarıldığı gündeki duâsı da bu şekilde idi. (el-Beyzâvî, en-Nesefî, el-Hâzin, el-Âlûsî)