v02.01.25 Geliştirme Notları
Zuhruf Sûresi
490
Cuz 25
23﴿ (Habîbim!) İşte sana! (Bu kör taklitçilik sâdece senin dönemindeki müşriklere mahsus değildir, nitekim) senden önce de hangi memleket içerisinde bir uyarıcıyı rasûl göndermişsek, mutlaka oranın nîmetlendirilmiş kişileri (dünyânın zevk-ü sefâsına dalarak gerçekleri araştırma ihtiyâcı duymamış ve) böylece: “Şüphesiz biz babalarımızı (ve atalarımızı) bir din üzere bulduk. Muhakkak biz de onların izleri üzere (giden bir yola) uymuş kimseleriz” demiş(ler)di.
24﴿ O (sözle muhâtap olan peygamberlerden her biri, ümmetine) demişti ki: “Babalarınızı üzerinde bulmuş olduğunuz o (hidâyetle hiçbir alâkası olmayan) şeye göre tam mânâsıyla (doğru yola) hidâyet edici olan (bir inanc)ı size getirmiş olsam da (siz yine atalarınızın yanlış yoluna)(uyacaksınız)?!” Onlar (ise o peygamberin getirdiği dîni inceleme gereği bile duymadan): “Muhakkak biz sizin bâhusus kendisi(ni teblîğ) ile elçi olarak gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edici kimseleriz” demiştiler.
25﴿ Bunun üzerine Biz de onlardan intikam al(mak üzere kendilerini kıtlıklara, katliâmlara, esâret ve sürgünlere uğratarak köklerini kazı)mıştık. Artık bak ki; o (peygamberlerini) yalanlayıcı kimselerin (fecî) âkıbeti nasıl olmuş?!
26﴿ (Habîbim! Ümmetine anlat) o zamânı da ki; İbrâhîm (kulumuz) babasına ve (taklitçilik üzere tökezlenmiş olan) kavmine demişti ki: “Muhakkak ben sizin tapmakta olduğunuz şeylerden tamâmen uzak biriyim! (Habîbim! İşte sen, kendisine intisapla iftihâr ettikleri en büyük ataları olan İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın bu sözlerini kavmine hatırlat ki, taklit edeceklerse câhil atalarını değil de onu taklit etsinler.)
27﴿ Lâkin beni yoktan yaratmış olan O Zât müstesnâ! Şüphesiz ki O (Rabbim), muhakkak beni hidâyet (yolunda sâbit) edecektir.”
28﴿ Böylece o (İbrâhîm kulumuz bir olan Allâh’a ibâdet inancını ifâde eden tevhîd kelimesini yayarak) onu zürriyeti içerisinde kalıcı olan bir kelime yaptı. Tâ ki (ardından gelecekler içerisinde şirke düşecek) o(la)nlar (yanlış yoldan) dönsünler. (Bu yüzden kıyâmete kadar onun nesli içerisinde Allâh-u Te‘âlâ’yı tevhîd eden ve O’nun birliğine dâvet edenler bulunacaktır.)
29﴿ (Habîbim!) Doğrusu Ben işte bu (sana düşman ola)nları da, babalarını da (uzun ömürlerle ve bol nîmetlerle) iyice yaşattım ve netîcede onlara o hak (olan Kur’ân) ve (risâleti) çok açık olan (senin gibi) büyük bir rasûl geldi /(tevhîd yolunu delillerle) iyice açıklayan (senin gibi) büyük bir rasûl geldi/.
30﴿ Ama o (gafletten uyarıcı ve hidâyete irşâd edici) hak (olan Kur’ân) kendilerine geldiği zaman onlar (hiç düşünme ihtiyâcı bile hissetmeden): “İşte bu büyük bir büyüdür ve gerçekten biz özellikle onu inkâr edici kimseleriz” dediler.
31﴿ Yine o (şirk koşa)nlar: “İşte bu Kur’ân, (Ebû Tâlib’in yetimi olan Muhammed gibi birine indirileceği yerde) o (Mekke ve Tâif diye meşhur) iki karyenin birinden (olup mal ve mevki bakımından) büyük (imkânlara sâhip) olan bir adamın üzerine indirilseydi ya” dediler. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; Mekke’nin azîmi olarak niteledikleri kişi Velîd ibnü Muğîre’dir, Tâif’in büyüğü olarak açıkladıkları ise Habîb ibnü Amr es-Sekafî veya Urve ibni Mes‘ûd es-Sekafî’dir. (et-Taberî; et-Teysîr; el-Beyzâvî; el-Medârik)
32﴿ (Habîbim!) Senin Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar (ki peygamberliğin kime verileceğine dâir görüş beyân edebiliyorlar)?! O en alçak (dünyâ) hayât(ın)da onların arasında geçim (sebep)lerini Biz taksim ettik ve onlardan bâzısı diğer bir kısmı emre âmâde (bir şekilde hizmet eden) bir kimse edin(erek onları istihdâm et)sin diye Biz onların bâzısını (zenginlik husûsunda) diğer bir kısmın fevkınde farklı derecelere yükselttik. (Dolayısıyla bâzılarını zengin kılmamız, dünyâ düzeniyle alâkalı birtakım hikmetlere mebnîdir, yoksa o kişilerin Bizim nezdimizde üstün olduklarına dâir bir delil değildir.) Ama senin Rabbinin rahmeti(nin bir tezâhürü olarak nübüvvet, hidâyet, îmân ve cennet gibi nîmetlere erişmek) onların (âdî dünyâ metâından) sürekli toplamakta oldukları şeylerden (dünyâda da âhirette de her yönüyle) çok hayırlıdır.
33﴿ Zâten (kâfirlerin tümüne dünyâ nîmetlerini bolca vermeyişimiz, dünyânın Bizim nezdimizdeki değerinden değildir. Bilakis buna engel olan, tüm insanların kâfirlikte birleşme tehlikesidir. Yoksa) bütün insanların (kâfirliğe imrenerek şirke düşen) tek bir ümmet olması(nı hoş görmeyişimiz sâbit) olmasaydı elbette Biz, Rahmân’ı inkâr etmekte bulunan o (kâfir) kimseler için; (özellikle) onların evleri için gümüşten (mâmûl) tavanlar ve bâhusus üzerlerinde yükseğe çıkacakları (gümüşten) merdivenler yapardık. (Demek ki Biz, Müslümanlara acıdığımız için kâfirlere dünyâda tam bir bolluk vermedik. Yoksa âhirette hiçbir nîmete kavuşamayacakları için dünyâda onlara daha çok verirdik. Ama müminlerin îmânını muhâfaza hikmetini gözeterek, kâfirleri birçok nîmetten mahrum bıraktık.)
سُورَةُ الزُّخْرُفِ
الجزء ٢٥
٤٩٠
وَكَذٰلِكَ مَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَذ۪يرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ ﴿٢٣
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَٓاءَكُمْۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ ﴿٢٤
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ۟ ﴿٢٥
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ٓ اِنَّن۪ي بَرَٓاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَۙ ﴿٢٦
اِلَّا الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي فَاِنَّهُ سَيَهْد۪ينِ ﴿٢٧
وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً ف۪ي عَقِبِه۪ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿٢٨
بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُب۪ينٌ ﴿٢٩
وَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِه۪ كَافِرُونَ ﴿٣٠
وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظ۪يمٍ ﴿٣١
اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَۜ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَع۪يشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّاۜ وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ ﴿٣٢
وَلَوْلَٓا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَۙ ﴿٣٣
Zuhruf Sûresi
490
Cuz 25
وَكَذٰلِكَ مَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَذ۪يرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ ﴿٢٣
23﴿ (Habîbim!) İşte sana! (Bu kör taklitçilik sâdece senin dönemindeki müşriklere mahsus değildir, nitekim) senden önce de hangi memleket içerisinde bir uyarıcıyı rasûl göndermişsek, mutlaka oranın nîmetlendirilmiş kişileri (dünyânın zevk-ü sefâsına dalarak gerçekleri araştırma ihtiyâcı duymamış ve) böylece: “Şüphesiz biz babalarımızı (ve atalarımızı) bir din üzere bulduk. Muhakkak biz de onların izleri üzere (giden bir yola) uymuş kimseleriz” demiş(ler)di.
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَٓاءَكُمْۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ ﴿٢٤
24﴿ O (sözle muhâtap olan peygamberlerden her biri, ümmetine) demişti ki: “Babalarınızı üzerinde bulmuş olduğunuz o (hidâyetle hiçbir alâkası olmayan) şeye göre tam mânâsıyla (doğru yola) hidâyet edici olan (bir inanc)ı size getirmiş olsam da (siz yine atalarınızın yanlış yoluna)(uyacaksınız)?!” Onlar (ise o peygamberin getirdiği dîni inceleme gereği bile duymadan): “Muhakkak biz sizin bâhusus kendisi(ni teblîğ) ile elçi olarak gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edici kimseleriz” demiştiler.
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ۟ ﴿٢٥
25﴿ Bunun üzerine Biz de onlardan intikam al(mak üzere kendilerini kıtlıklara, katliâmlara, esâret ve sürgünlere uğratarak köklerini kazı)mıştık. Artık bak ki; o (peygamberlerini) yalanlayıcı kimselerin (fecî) âkıbeti nasıl olmuş?!
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ٓ اِنَّن۪ي بَرَٓاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَۙ ﴿٢٦
26﴿ (Habîbim! Ümmetine anlat) o zamânı da ki; İbrâhîm (kulumuz) babasına ve (taklitçilik üzere tökezlenmiş olan) kavmine demişti ki: “Muhakkak ben sizin tapmakta olduğunuz şeylerden tamâmen uzak biriyim! (Habîbim! İşte sen, kendisine intisapla iftihâr ettikleri en büyük ataları olan İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın bu sözlerini kavmine hatırlat ki, taklit edeceklerse câhil atalarını değil de onu taklit etsinler.)
اِلَّا الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي فَاِنَّهُ سَيَهْد۪ينِ ﴿٢٧
27﴿ Lâkin beni yoktan yaratmış olan O Zât müstesnâ! Şüphesiz ki O (Rabbim), muhakkak beni hidâyet (yolunda sâbit) edecektir.”
وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً ف۪ي عَقِبِه۪ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿٢٨
28﴿ Böylece o (İbrâhîm kulumuz bir olan Allâh’a ibâdet inancını ifâde eden tevhîd kelimesini yayarak) onu zürriyeti içerisinde kalıcı olan bir kelime yaptı. Tâ ki (ardından gelecekler içerisinde şirke düşecek) o(la)nlar (yanlış yoldan) dönsünler. (Bu yüzden kıyâmete kadar onun nesli içerisinde Allâh-u Te‘âlâ’yı tevhîd eden ve O’nun birliğine dâvet edenler bulunacaktır.)
بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُب۪ينٌ ﴿٢٩
29﴿ (Habîbim!) Doğrusu Ben işte bu (sana düşman ola)nları da, babalarını da (uzun ömürlerle ve bol nîmetlerle) iyice yaşattım ve netîcede onlara o hak (olan Kur’ân) ve (risâleti) çok açık olan (senin gibi) büyük bir rasûl geldi /(tevhîd yolunu delillerle) iyice açıklayan (senin gibi) büyük bir rasûl geldi/.
وَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِه۪ كَافِرُونَ ﴿٣٠
30﴿ Ama o (gafletten uyarıcı ve hidâyete irşâd edici) hak (olan Kur’ân) kendilerine geldiği zaman onlar (hiç düşünme ihtiyâcı bile hissetmeden): “İşte bu büyük bir büyüdür ve gerçekten biz özellikle onu inkâr edici kimseleriz” dediler.
وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظ۪يمٍ ﴿٣١
31﴿ Yine o (şirk koşa)nlar: “İşte bu Kur’ân, (Ebû Tâlib’in yetimi olan Muhammed gibi birine indirileceği yerde) o (Mekke ve Tâif diye meşhur) iki karyenin birinden (olup mal ve mevki bakımından) büyük (imkânlara sâhip) olan bir adamın üzerine indirilseydi ya” dediler. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; Mekke’nin azîmi olarak niteledikleri kişi Velîd ibnü Muğîre’dir, Tâif’in büyüğü olarak açıkladıkları ise Habîb ibnü Amr es-Sekafî veya Urve ibni Mes‘ûd es-Sekafî’dir. (et-Taberî; et-Teysîr; el-Beyzâvî; el-Medârik)
اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَۜ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَع۪يشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّاۜ وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ ﴿٣٢
32﴿ (Habîbim!) Senin Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar (ki peygamberliğin kime verileceğine dâir görüş beyân edebiliyorlar)?! O en alçak (dünyâ) hayât(ın)da onların arasında geçim (sebep)lerini Biz taksim ettik ve onlardan bâzısı diğer bir kısmı emre âmâde (bir şekilde hizmet eden) bir kimse edin(erek onları istihdâm et)sin diye Biz onların bâzısını (zenginlik husûsunda) diğer bir kısmın fevkınde farklı derecelere yükselttik. (Dolayısıyla bâzılarını zengin kılmamız, dünyâ düzeniyle alâkalı birtakım hikmetlere mebnîdir, yoksa o kişilerin Bizim nezdimizde üstün olduklarına dâir bir delil değildir.) Ama senin Rabbinin rahmeti(nin bir tezâhürü olarak nübüvvet, hidâyet, îmân ve cennet gibi nîmetlere erişmek) onların (âdî dünyâ metâından) sürekli toplamakta oldukları şeylerden (dünyâda da âhirette de her yönüyle) çok hayırlıdır.
وَلَوْلَٓا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَۙ ﴿٣٣
33﴿ Zâten (kâfirlerin tümüne dünyâ nîmetlerini bolca vermeyişimiz, dünyânın Bizim nezdimizdeki değerinden değildir. Bilakis buna engel olan, tüm insanların kâfirlikte birleşme tehlikesidir. Yoksa) bütün insanların (kâfirliğe imrenerek şirke düşen) tek bir ümmet olması(nı hoş görmeyişimiz sâbit) olmasaydı elbette Biz, Rahmân’ı inkâr etmekte bulunan o (kâfir) kimseler için; (özellikle) onların evleri için gümüşten (mâmûl) tavanlar ve bâhusus üzerlerinde yükseğe çıkacakları (gümüşten) merdivenler yapardık. (Demek ki Biz, Müslümanlara acıdığımız için kâfirlere dünyâda tam bir bolluk vermedik. Yoksa âhirette hiçbir nîmete kavuşamayacakları için dünyâda onlara daha çok verirdik. Ama müminlerin îmânını muhâfaza hikmetini gözeterek, kâfirleri birçok nîmetten mahrum bıraktık.)