v02.01.25 Geliştirme Notları
Sâd Sûresi
454
Cuz 23
27﴿ Biz göğü yeri ve ikisi arasındakileri (gâyesiz ve maksatsız bir şekilde) boş (ve hikmetsiz) bir şey olarak yaratmadık. (Habîbim!) İşte sana! (Dirilmeyi ve hesâba çekilmeyi inkâr ederek) bu(nca yaratığın boşuna halk edildiğini ve herkesin yaptığının, yanına kâr kalacağını kabullenmek) ancak o kâfir olmuş kimselerin düşüncesidir. Artık o kâfir olmuş kimseler için o (cehennem) ateş(ini hak etmelerin)den dolayı büyük bir helâk (ve şiddetli azap) olsun.
28﴿ Yoksa Biz o îmân etmiş olanları ve sâlih ameller işlemiş bulunanları, yer(yüzün)de fesat (ve bozgunculuk) yapan (kâfir) kişiler gibi (dünyâ ve âhirette aynı imkânlara sâhip) kılar mıyız?! Ya da Biz takvâ sâhiplerini(n hayat ve ölümlerini) fâcir (ve fâsık kişi)ler gibi yapar mıyız?! İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)ya göre; bu âyet, bütün Müslümanlar ve kâfirler hakkında umûmî ise de, diğer bir rivâyette: “Âhirette bize, size verilmeyecek şeyler verilecektir” diyen birtakım müşrikler hakkında, özellikle de Bedir günü harp öncesi vuruşmak için karşılaşan Ali, Hamza ve Ubeyde ibnü Hâris (Radıyallâhu Anhüm) ile Utbe, Velîd ve Şeybe (Le‘anehümullâh) hakkında nâzil olmuştur. (et-Teysîr)
29﴿ (Kur’ân-ı Kerîm, dînî ve dünyevî birçok menfaat ve bereketlerle dolu) çok mübârek yüce bir Kitâb’tır ki, o (insa)nlar onun âyetlerini iyice düşünsünler diye ve (nefsânî arzuların karışıklıklarından arınmış) hâlis akıllara sâhip olanlar hakkıyla öğütlen(ip, gereğince amel et)sin için Biz onu sana indirdik.
30﴿ Dâvûd’a da (lütufta bulunarak) Süleymân’ı Biz bahşettik. Ne güzel bir kuldu o. Çünkü gerçekten o (en ufak bir zelle işlediğinde pişman olup tevbe ederek Rabbine) çokça dönücü bir kimse idi.
31﴿ (Habîbim! Anlat) bir zamânı ki; üç ayağı üzere durup bir ayağını tırnağı üzere kaldırmış o süratli koşan atlar öğleden sonra o (Süleymâ)na arz olun(arak sunul)muştu.
32﴿ Sonra (Süleymân (Aleyhisselâm) onları seyre dalmışken güneş batıp zikir vakti geçince çok üzülerek) dedi ki: “Şüphesiz ben (unutkanlık netîcesi de olsa) mal (özellikle de cihat yolunda kullandığım atların) sevgisini Rabbimin zikrine karşı tercih etmiş oldum da, netîcede o (güneş), (karanlık) perde(si) ile örtündü.
33﴿ (Süleymân kulumuz sözlerine şöyle devâm etti:) Onları bana geri çevirin (de, zikrime mânî olan o atları, zelleme bir keffâret ve Rabbime bir kurban olarak keseyim).” Böylece o (Süleymân (Aleyhisselâm)) o (atların) bacakları(nı) ve boyunları(nı kılıçla) sıvazlamaya başladı. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; bir kere Süleymân (Aleyhisselâm) öğle namazını kıldıktan sonra cihâd hazırlığı için bin adet safkan cins Arap atını teftiş etmek için kürsüsünün üzerine oturmuştu. Böylece güneş batmış ve ikindi namazı geçmişti. O ise cihâd atlarıyla meşgul olduğundan, bunun farkında bile olmamıştı. Aslında bu da bir ibâdetti ama vakitli olan bir ibâdetin vaktini geçirmeyi kendi makāmına yakıştıramadığından dolayı, kendi şerîatında etlerini yemek helâl olan atlardan dokuz yüz tânesini kurban niyetiyle kesip fakirlere dağıttı. Aslında burada hiçbir günah mevzû-i bahis değildir. Zîrâ namazın terki büyük günahlardan ise de bu, kasten terk edildiği zaman söz konusu olur. Burada ise bir unutma vâki olmuştur ki bu da, insanın elinde olan bir şey değildir. Zâten ikindi namazının onun şerîatında farz olup olmadığı da kesin bilinmediği için ikindi vakti kılınacak nâfile bir namaz olma ihtimâli de mevcuttur. (el-Beyzâvî; en-Nesefî, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 5/279-280; el-Âlûsî, 23/276-277)
34﴿ Andolsun ki; elbette Biz Süleymân’ı imtihan (edenin muâmelesine tâbi) ettik de, kürsüsü üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o (Süleymân (Aleyhisselâm) Allâh-u Te‘âlâ’ya tevbe ederek) yöneldi.
35﴿ Dedi ki: “Ey Rabbim! Benim için (hatâmı) bağışla ve bana öyle bir mülk bahşet ki, benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın. Şüphesiz ki Sen; (karşılık beklemeden bolca bağışlayan) Vehhâb ancak Sensin. Buhârî ve Müslim gibi sahih kaynaklarda zikredildiğine göre; Süleymân (Aleyhisselâm): “Vallâhi bu gece yetmiş hanımımı dolaşacağım da, hepsi Allâh yolunda at üstünde cihâd edecek bir mücâhid doğuracak” demiş ve “İnşâallâh” dememişti. O gece hepsiyle birleştiği hâlde ancak bir tânesi hâmile kalmış, o da yarım bir çocuk doğurmuş, bunun üzerine ebesi onu Süleymân (Aleyhisselâm)ın kürsüsünün üzerine bırakmıştı. Hâlbuki “İnşâallâh” deseydi elbette bu yemîni yerini bulacaktı. Gerçi bu, onun hakkında bir günah sayılmayıp ancak evlâ olanı terk kabîlinden olsa da, kendisi bunu nübüvvet makāmına yakıştıramayıp, istiğfâr gereken bir zelle saymıştır. (el-Buhârî, rakam:3424; Müslim, rakam:1654; el-Âlûsî, 23/287)
36﴿ Biz de rüzgârı ona itâatkâr kıldık, böylece o (rüzgâr) onun emriyle, (sarsmadan ve rahatsız etmeden) yumuşak bir hâlde onun arzuladığı yere (doğru) akıp gidiyordu.
37﴿ Ayrıca çokça binâ yapan ve (ziynet eşyâları çıkartmak için denizlerin diplerine) iyice dalan tüm şeytanları da (onun emrine verdik).
38﴿ (Fesâdı bıraksınlar diye) zincirler içerisinde birbirine kuvvetlice bağlanmış geri kalan (diğer birtakım cin ve şeytan)ları da (onun hükmüne boyun eğdirdik).
39﴿ (O zaman Biz Süleymân’a:) “İşte bu (sana verilenler) Bizim bağışımızdır; artık sen (yaptıklarından dolayı âhirette tarafımızdan sorguya ve) hesâb(a mârûz bırakılmak)sız(ın), (istediğine dilediğin kadar) iyilikte bulun ya da (istemediğine vermeyip elinde) tutuver (bu tercih sana kalmıştır)(diye vahyettik).
40﴿ Bir de şüphesiz ki; Bizim nezdimizde özellikle onun için elbette (mağfiretten ziyâde) tam bir (mânevî) yakınlık ve çok güzel bir dönüş yeri (olan cennet) vardır.
41﴿ (Habîbim!) Eyyûb kulumuzu da (ümmetine) anlat. (Özellikle) o vakti ki o: “Gerçekten ben; şeytan bana (bedenimde) büyük bir yorgunluk ve (malım ile âilem hakkında) şiddetli bir acı dokundurdu” diye Rabbine nidâ etmişti (ve bu belâların açılması için duâ yapmıştı).
42﴿ (Bunun üzerine Biz Eyyûb kulumuza:) “Ayağınla (yere) vur” (diye vahyettik. O, bu emrimizi yerine getirince bir göze fışkırttık ve o zaman kendisine:) İşte bu (yerden çıkan su), soğuk bir yıkanacak ve içecektir (ki, bundan içtiğin zaman bedeninin içi, yıkandığın zaman da dışı şifâ bulacaktır)(diye vahyettik).
سُورَةُ صۤ
الجزء ٢٣
٤٥٤
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًاۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ ﴿٢٧
اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ ﴿٢٨
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ﴿٢٩
وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ ﴿٣٠
اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ ﴿٣١
فَقَالَ اِنّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠ ﴿٣٢
رُدُّوهَا عَلَيَّۜ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ ﴿٣٣
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ ﴿٣٤
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكًا لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴿٣٥
فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ ﴿٣٦
وَالشَّيَاط۪ينَ كُلَّ بَنَّٓاءٍ وَغَوَّاصٍۙ ﴿٣٧
وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ ﴿٣٨
هٰذَا عَطَٓاؤُ۬نَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿٣٩
وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟ ﴿٤٠
وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ ﴿٤١
اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ ﴿٤٢
Sâd Sûresi
454
Cuz 23
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًاۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ ﴿٢٧
27﴿ Biz göğü yeri ve ikisi arasındakileri (gâyesiz ve maksatsız bir şekilde) boş (ve hikmetsiz) bir şey olarak yaratmadık. (Habîbim!) İşte sana! (Dirilmeyi ve hesâba çekilmeyi inkâr ederek) bu(nca yaratığın boşuna halk edildiğini ve herkesin yaptığının, yanına kâr kalacağını kabullenmek) ancak o kâfir olmuş kimselerin düşüncesidir. Artık o kâfir olmuş kimseler için o (cehennem) ateş(ini hak etmelerin)den dolayı büyük bir helâk (ve şiddetli azap) olsun.
اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ ﴿٢٨
28﴿ Yoksa Biz o îmân etmiş olanları ve sâlih ameller işlemiş bulunanları, yer(yüzün)de fesat (ve bozgunculuk) yapan (kâfir) kişiler gibi (dünyâ ve âhirette aynı imkânlara sâhip) kılar mıyız?! Ya da Biz takvâ sâhiplerini(n hayat ve ölümlerini) fâcir (ve fâsık kişi)ler gibi yapar mıyız?! İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)ya göre; bu âyet, bütün Müslümanlar ve kâfirler hakkında umûmî ise de, diğer bir rivâyette: “Âhirette bize, size verilmeyecek şeyler verilecektir” diyen birtakım müşrikler hakkında, özellikle de Bedir günü harp öncesi vuruşmak için karşılaşan Ali, Hamza ve Ubeyde ibnü Hâris (Radıyallâhu Anhüm) ile Utbe, Velîd ve Şeybe (Le‘anehümullâh) hakkında nâzil olmuştur. (et-Teysîr)
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ﴿٢٩
29﴿ (Kur’ân-ı Kerîm, dînî ve dünyevî birçok menfaat ve bereketlerle dolu) çok mübârek yüce bir Kitâb’tır ki, o (insa)nlar onun âyetlerini iyice düşünsünler diye ve (nefsânî arzuların karışıklıklarından arınmış) hâlis akıllara sâhip olanlar hakkıyla öğütlen(ip, gereğince amel et)sin için Biz onu sana indirdik.
وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ ﴿٣٠
30﴿ Dâvûd’a da (lütufta bulunarak) Süleymân’ı Biz bahşettik. Ne güzel bir kuldu o. Çünkü gerçekten o (en ufak bir zelle işlediğinde pişman olup tevbe ederek Rabbine) çokça dönücü bir kimse idi.
اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ ﴿٣١
31﴿ (Habîbim! Anlat) bir zamânı ki; üç ayağı üzere durup bir ayağını tırnağı üzere kaldırmış o süratli koşan atlar öğleden sonra o (Süleymâ)na arz olun(arak sunul)muştu.
فَقَالَ اِنّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠ ﴿٣٢
32﴿ Sonra (Süleymân (Aleyhisselâm) onları seyre dalmışken güneş batıp zikir vakti geçince çok üzülerek) dedi ki: “Şüphesiz ben (unutkanlık netîcesi de olsa) mal (özellikle de cihat yolunda kullandığım atların) sevgisini Rabbimin zikrine karşı tercih etmiş oldum da, netîcede o (güneş), (karanlık) perde(si) ile örtündü.
رُدُّوهَا عَلَيَّۜ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ ﴿٣٣
33﴿ (Süleymân kulumuz sözlerine şöyle devâm etti:) Onları bana geri çevirin (de, zikrime mânî olan o atları, zelleme bir keffâret ve Rabbime bir kurban olarak keseyim).” Böylece o (Süleymân (Aleyhisselâm)) o (atların) bacakları(nı) ve boyunları(nı kılıçla) sıvazlamaya başladı. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; bir kere Süleymân (Aleyhisselâm) öğle namazını kıldıktan sonra cihâd hazırlığı için bin adet safkan cins Arap atını teftiş etmek için kürsüsünün üzerine oturmuştu. Böylece güneş batmış ve ikindi namazı geçmişti. O ise cihâd atlarıyla meşgul olduğundan, bunun farkında bile olmamıştı. Aslında bu da bir ibâdetti ama vakitli olan bir ibâdetin vaktini geçirmeyi kendi makāmına yakıştıramadığından dolayı, kendi şerîatında etlerini yemek helâl olan atlardan dokuz yüz tânesini kurban niyetiyle kesip fakirlere dağıttı. Aslında burada hiçbir günah mevzû-i bahis değildir. Zîrâ namazın terki büyük günahlardan ise de bu, kasten terk edildiği zaman söz konusu olur. Burada ise bir unutma vâki olmuştur ki bu da, insanın elinde olan bir şey değildir. Zâten ikindi namazının onun şerîatında farz olup olmadığı da kesin bilinmediği için ikindi vakti kılınacak nâfile bir namaz olma ihtimâli de mevcuttur. (el-Beyzâvî; en-Nesefî, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 5/279-280; el-Âlûsî, 23/276-277)
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ ﴿٣٤
34﴿ Andolsun ki; elbette Biz Süleymân’ı imtihan (edenin muâmelesine tâbi) ettik de, kürsüsü üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o (Süleymân (Aleyhisselâm) Allâh-u Te‘âlâ’ya tevbe ederek) yöneldi.
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكًا لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴿٣٥
35﴿ Dedi ki: “Ey Rabbim! Benim için (hatâmı) bağışla ve bana öyle bir mülk bahşet ki, benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın. Şüphesiz ki Sen; (karşılık beklemeden bolca bağışlayan) Vehhâb ancak Sensin. Buhârî ve Müslim gibi sahih kaynaklarda zikredildiğine göre; Süleymân (Aleyhisselâm): “Vallâhi bu gece yetmiş hanımımı dolaşacağım da, hepsi Allâh yolunda at üstünde cihâd edecek bir mücâhid doğuracak” demiş ve “İnşâallâh” dememişti. O gece hepsiyle birleştiği hâlde ancak bir tânesi hâmile kalmış, o da yarım bir çocuk doğurmuş, bunun üzerine ebesi onu Süleymân (Aleyhisselâm)ın kürsüsünün üzerine bırakmıştı. Hâlbuki “İnşâallâh” deseydi elbette bu yemîni yerini bulacaktı. Gerçi bu, onun hakkında bir günah sayılmayıp ancak evlâ olanı terk kabîlinden olsa da, kendisi bunu nübüvvet makāmına yakıştıramayıp, istiğfâr gereken bir zelle saymıştır. (el-Buhârî, rakam:3424; Müslim, rakam:1654; el-Âlûsî, 23/287)
فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ ﴿٣٦
36﴿ Biz de rüzgârı ona itâatkâr kıldık, böylece o (rüzgâr) onun emriyle, (sarsmadan ve rahatsız etmeden) yumuşak bir hâlde onun arzuladığı yere (doğru) akıp gidiyordu.
وَالشَّيَاط۪ينَ كُلَّ بَنَّٓاءٍ وَغَوَّاصٍۙ ﴿٣٧
37﴿ Ayrıca çokça binâ yapan ve (ziynet eşyâları çıkartmak için denizlerin diplerine) iyice dalan tüm şeytanları da (onun emrine verdik).
وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ ﴿٣٨
38﴿ (Fesâdı bıraksınlar diye) zincirler içerisinde birbirine kuvvetlice bağlanmış geri kalan (diğer birtakım cin ve şeytan)ları da (onun hükmüne boyun eğdirdik).
هٰذَا عَطَٓاؤُ۬نَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿٣٩
39﴿ (O zaman Biz Süleymân’a:) “İşte bu (sana verilenler) Bizim bağışımızdır; artık sen (yaptıklarından dolayı âhirette tarafımızdan sorguya ve) hesâb(a mârûz bırakılmak)sız(ın), (istediğine dilediğin kadar) iyilikte bulun ya da (istemediğine vermeyip elinde) tutuver (bu tercih sana kalmıştır)(diye vahyettik).
وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟ ﴿٤٠
40﴿ Bir de şüphesiz ki; Bizim nezdimizde özellikle onun için elbette (mağfiretten ziyâde) tam bir (mânevî) yakınlık ve çok güzel bir dönüş yeri (olan cennet) vardır.
وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ ﴿٤١
41﴿ (Habîbim!) Eyyûb kulumuzu da (ümmetine) anlat. (Özellikle) o vakti ki o: “Gerçekten ben; şeytan bana (bedenimde) büyük bir yorgunluk ve (malım ile âilem hakkında) şiddetli bir acı dokundurdu” diye Rabbine nidâ etmişti (ve bu belâların açılması için duâ yapmıştı).
اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ ﴿٤٢
42﴿ (Bunun üzerine Biz Eyyûb kulumuza:) “Ayağınla (yere) vur” (diye vahyettik. O, bu emrimizi yerine getirince bir göze fışkırttık ve o zaman kendisine:) İşte bu (yerden çıkan su), soğuk bir yıkanacak ve içecektir (ki, bundan içtiğin zaman bedeninin içi, yıkandığın zaman da dışı şifâ bulacaktır)(diye vahyettik).