v02.01.25 Geliştirme Notları
Kalem Sûresi
564
Cuz 29
16﴿ Yakında (Bedir günü) onu (domuz ve fil hortumu gibi olan) o (çirkin) burun üzere (koyacağımız bir alâmetle) damgalayacağız. Bu âyet-i celîlede Velîd ibnü Muğîre hakkında açıklanan tehdit tahakkuk etmiş, böylece Velîd, Bedir günü burnuna aldığı yarayla ölene kadar rezil olmuştur. Gerçi bu azâbın kendisine cehennemde tatbik edileceği, bu sebeple kendisinin yüz karalığıyla herkes tarafından tanınacağı görüşü de bâzı müfessirler tarafından zikredilmiştir. (el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl, en-Nesefî, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 6/328; el-Âlûsî, 27/345)
17﴿ Şüphesiz Biz, o bostanın (sâhipleri olan) ashâbını imtihan (edenin muâmelesine tâbi) ettiğimiz gibi o (Mekke ehlinden seni inkâr etmiş ola)nları (da senin bedduan sebebiyle kıtlıkla) belâlandırdık. Bir vakitte (Biz onlara belâ yolladık) ki onlar, elbette sabaha ulaşan kimseler olarak mutlaka onu(n ürününü) kes(ip devşir)eceklerine (dâir) andolsun ki (diyerek) yemîn etmişlerdi.
18﴿ (Buna o kadar kararlıydılar ki “İnşâallâh” diyerek) istisnâ bile yapmıyorlardı. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; (Yemen’deki) San‘â’ya iki fersahlık mesâfede ikāmet eden sâlih bir zât bahçesini devşireceği zaman özellikle fakirleri çağırır, tırpana gelmeyen yâhut rüzgârın attığı veyâ hurmanın altına döşenen çarşaftan uzağa düşenlerin hepsini onlara verirdi ki, böylece düşkünlerin birçok ihtiyâcı görülürdü. O zât ölünce oğulları: “Biz çoluk-çocuğu kalabalık olan bir âileyiz, babamızın yaptığı gibi yapmaya kalkarsak geçim darlığına düşeriz, o hâlde alışkın olan fakirler uyanıp gelmeden sabah erkenden biz hurmayı devşirelim” diye and içtiler. İşte bundan sonra ilerideki âyet-i kerîmelerde anlatılanlar yaşandı. (el-Âlûsî)
19﴿ Sonra onlar uyuyan kimselerken senin Rabbin (nezdin)den (gönderilen) dönüp dolaşıcı bir belâ (inerek o bostanı kuşatıcı bir şekilde) onun üzerinde dönüp dolaştı.
20﴿ Hemen o (bostan), (onlardan evvel başkası tarafından) kesil(ip biçil)miş bir şey gibi oldu!
21﴿ Nihâyet onlar sabaha ermiş kimseler iken birbirine seslendiler.
22﴿ “Sabah çıkıp ürünlerinize doğru gidin, eğer (onları) kes(meye kesin karar ver)en kimseler olduysanız (acele davranmanız gerekir).”
23﴿ Onlar hemen gittiler, bir de kendileri (istişâre etmek üzere) gizlice konuşuyorlardı.
24﴿ “Bugün hiçbir yoksul aslâ yanınıza (gelerek); oraya girmesin.”
25﴿ Böylece onlar (kendilerince) güçlü kimseler olarak sâdece engelleme (kastı) üzere erkenden gittiler.
26﴿ Ama o (bostanın durumu)nu (yanmış-yıkılmış bir hâlde) gördükleri zaman dediler ki: “(Bu bizim bostanımız olamaz.) Gerçekten biz elbette (bağımızın yolunu) şaşırmış olan kimseleriz.
27﴿ (Sonra düşününce oranın kendilerine âit olduğunu anlayarak, burası bizim bahçemiz!) Doğrusu biz (rızıktan) mahrum (edilmiş) kişileriz” (dediler).
28﴿ (O zaman) en akıllıları: “Ben size ‘(Allâh’ı) tesbîh etseniz (de, kendi gücünüze güvenerek kesin konuşmayıp “İnşâallâh” diye konuşsaydınız) ya’ dememiş miydim” dedi.
29﴿ Onlar: “Rabbimizi tesbîh (ve tenzîh) ile (yâd ederek O’nu bize zulmetmekten uzak tutuyoruz). Gerçekten biz (fakirleri bağımızdan uzak tutarak kendi nefislerine) zulmeden kimseler olduk” dediler.
30﴿ Sonra onlardan bâzısı diğer bir kısma doğru, birbirlerini tenkit eder oldukları hâlde yöneldi.
31﴿ Dediler ki: “Ey bizim helâkimiz! (Neredesin, gel! Ölelim de kurtulalım! Şimdi tam senin zamânın!) Muhakkak biz (Allâh’ın hükümleri hakkında) haddi aşan kimseler olduk.
32﴿ Umuldu ki Rabbimiz bize bunun yerine o (helâk olan bosta)ndan daha iyisini verir. Gerçekten biz ancak Rabbimiz(in affı mağfiretine ve bize daha iyi şeyler vermesin)e rağbet eden kimseleriz.”
33﴿ (Habîbim!) İşte sana! (Mekke ehline isâbet ettirdiğimiz şiddetli kıtlık) azâb(ı da) böylece (başlarına gelecek)dir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür! Eğer onlar bilmekte olsaydılar (âkıbetleri hakkında iyice düşünürlerdi ve azâba sebebiyyet verecek şeylerden daha ziyâde sakınırlardı).
34﴿ Özellikle (haramlardan iyice sakınan) takvâ sâhibi kimseler için Rableri nezdinde gerçekten (de zevki bozacak her türlü sıkıntıdan ve elden çıkma korkusundan arınmış nîmetlerle dolu) Nâ‘îm cennetleri vardır.
35﴿ Şimdi Biz (haksızlık yaparak) Müslümanları (dünyâda ve âhirette) o (şirk suçunu işlemiş) mücrimler gibi yapar mıyız (hiç)?!
36﴿ (Ey müşrikler!) (Delil olarak) ne şey sizin (bu kanâata varmanız) için (tesir etmiş)dir? Nasıl (böyle yanlış bir) hüküm ver(ebil)iyorsunuz?!
37﴿ Yoksa (gökten inen) size âit bir kitâb var da, özellikle onda (bularak) mı okuyorsunuz?!
38﴿ Elbette o (size indirilen kitabın hükümleri arası)nda gerçekten (beğenip) seçmekte olduğunuz şeyler (iki cihanda da) sizin için (gerçekleşecek)dir (diye yazılı olduğunu onda mı okuyorsunuz?)!
39﴿ Yoksa sizin için Bizim üzerimizde (îfâsı gereken bir hak olarak sâbit olan ve bağlayıcı hükmü) kıyâmet gününe kadar ulaşacak birtakım yemin(li söz)ler mi vardır ki; (o yeminlere göre) gerçekten (âhirette size âit olacağına dâir) karar vermekte olduğunuz şeyler elbette size âit (olacak ve sâdece size verilecek)miş?!
40﴿ (Habîbim!) İşte sana! Sor o(müşrik ola)nlara ki; hangisi özellikle bun(un böyle olacağın)a (dâir) bir kefildir?!
41﴿ Yoksa o (şirk koşa)nlar için (bu görüşte onlara katılan) birtakım ortaklar mı vardır?! Haydi, ortaklarını getirsinler, eğer doğru söyleyen kimseler olduysalar (en azından taklit edebilecekleri bir delil açıklasınlar)!
42﴿ (Habîbim! İşin zorluğundan dolayı) baldırdan (elbise) açıla(rak yaka-paça sıvanıp kaçacak delik arana)cağı ve onların secde (etme)ye çağrılacakları fakat (buna) güç bulamayacakları günü (sürekli ümmetine anlat)!
سُورَةُ الْقَلَمِ
الجزء ٢٩
٥٦٤
سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ ﴿١٦
اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَٓا اَصْحَابَ الْجَنَّةِۚ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِح۪ينَۙ ﴿١٧
وَلَا يَسْتَثْنُونَ ﴿١٨
فَطَافَ عَلَيْهَا طَٓائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَٓائِمُونَ ﴿١٩
فَاَصْبَحَتْ كَالصَّر۪يمِ ﴿٢٠
فَتَنَادَوْا مُصْبِح۪ينَۙ ﴿٢١
اَنِ اغْدُوا عَلٰى حَرْثِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَارِم۪ينَ ﴿٢٢
فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَۙ ﴿٢٣
اَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْك۪ينٌ ﴿٢٤
وَغَدَوْا عَلٰى حَرْدٍ قَادِر۪ينَ ﴿٢٥
فَلَمَّا رَاَوْهَا قَالُٓوا اِنَّا لَضَٓالُّونَۙ ﴿٢٦
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ﴿٢٧
قَالَ اَوْسَطُهُمْ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ ﴿٢٨
قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ﴿٢٩
فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ ﴿٣٠
قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا طَاغ۪ينَ ﴿٣١
عَسٰى رَبُّنَٓا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَٓا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا رَاغِبُونَ ﴿٣٢
كَذٰلِكَ الْعَذَابُۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ ﴿٣٣
اِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ﴿٣٤
اَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِم۪ينَ كَالْمُجْرِم۪ينَۜ ﴿٣٥
مَا لَكُمْ۠ كَيْفَ تَحْكُمُونَۚ ﴿٣٦
اَمْ لَكُمْ كِتَابٌ ف۪يهِ تَدْرُسُونَۙ ﴿٣٧
اِنَّ لَكُمْ ف۪يهِ لَمَا تَخَيَّرُونَۚ ﴿٣٨
اَمْ لَكُمْ اَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۙ اِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَۚ ﴿٣٩
سَلْهُمْ اَيُّهُمْ بِذٰلِكَ زَع۪يمٌۚۛ ﴿٤٠
اَمْ لَهُمْ شُرَكَٓاءُۚۛ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ اِنْ كَانُوا صَادِق۪ينَ ﴿٤١
يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَۙ ﴿٤٢
Kalem Sûresi
564
Cuz 29
سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ ﴿١٦
16﴿ Yakında (Bedir günü) onu (domuz ve fil hortumu gibi olan) o (çirkin) burun üzere (koyacağımız bir alâmetle) damgalayacağız. Bu âyet-i celîlede Velîd ibnü Muğîre hakkında açıklanan tehdit tahakkuk etmiş, böylece Velîd, Bedir günü burnuna aldığı yarayla ölene kadar rezil olmuştur. Gerçi bu azâbın kendisine cehennemde tatbik edileceği, bu sebeple kendisinin yüz karalığıyla herkes tarafından tanınacağı görüşü de bâzı müfessirler tarafından zikredilmiştir. (el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl, en-Nesefî, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 6/328; el-Âlûsî, 27/345)
اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَٓا اَصْحَابَ الْجَنَّةِۚ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِح۪ينَۙ ﴿١٧
17﴿ Şüphesiz Biz, o bostanın (sâhipleri olan) ashâbını imtihan (edenin muâmelesine tâbi) ettiğimiz gibi o (Mekke ehlinden seni inkâr etmiş ola)nları (da senin bedduan sebebiyle kıtlıkla) belâlandırdık. Bir vakitte (Biz onlara belâ yolladık) ki onlar, elbette sabaha ulaşan kimseler olarak mutlaka onu(n ürününü) kes(ip devşir)eceklerine (dâir) andolsun ki (diyerek) yemîn etmişlerdi.
وَلَا يَسْتَثْنُونَ ﴿١٨
18﴿ (Buna o kadar kararlıydılar ki “İnşâallâh” diyerek) istisnâ bile yapmıyorlardı. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; (Yemen’deki) San‘â’ya iki fersahlık mesâfede ikāmet eden sâlih bir zât bahçesini devşireceği zaman özellikle fakirleri çağırır, tırpana gelmeyen yâhut rüzgârın attığı veyâ hurmanın altına döşenen çarşaftan uzağa düşenlerin hepsini onlara verirdi ki, böylece düşkünlerin birçok ihtiyâcı görülürdü. O zât ölünce oğulları: “Biz çoluk-çocuğu kalabalık olan bir âileyiz, babamızın yaptığı gibi yapmaya kalkarsak geçim darlığına düşeriz, o hâlde alışkın olan fakirler uyanıp gelmeden sabah erkenden biz hurmayı devşirelim” diye and içtiler. İşte bundan sonra ilerideki âyet-i kerîmelerde anlatılanlar yaşandı. (el-Âlûsî)
فَطَافَ عَلَيْهَا طَٓائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَٓائِمُونَ ﴿١٩
19﴿ Sonra onlar uyuyan kimselerken senin Rabbin (nezdin)den (gönderilen) dönüp dolaşıcı bir belâ (inerek o bostanı kuşatıcı bir şekilde) onun üzerinde dönüp dolaştı.
فَاَصْبَحَتْ كَالصَّر۪يمِ ﴿٢٠
20﴿ Hemen o (bostan), (onlardan evvel başkası tarafından) kesil(ip biçil)miş bir şey gibi oldu!
فَتَنَادَوْا مُصْبِح۪ينَۙ ﴿٢١
21﴿ Nihâyet onlar sabaha ermiş kimseler iken birbirine seslendiler.
اَنِ اغْدُوا عَلٰى حَرْثِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَارِم۪ينَ ﴿٢٢
22﴿ “Sabah çıkıp ürünlerinize doğru gidin, eğer (onları) kes(meye kesin karar ver)en kimseler olduysanız (acele davranmanız gerekir).”
فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَۙ ﴿٢٣
23﴿ Onlar hemen gittiler, bir de kendileri (istişâre etmek üzere) gizlice konuşuyorlardı.
اَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْك۪ينٌ ﴿٢٤
24﴿ “Bugün hiçbir yoksul aslâ yanınıza (gelerek); oraya girmesin.”
وَغَدَوْا عَلٰى حَرْدٍ قَادِر۪ينَ ﴿٢٥
25﴿ Böylece onlar (kendilerince) güçlü kimseler olarak sâdece engelleme (kastı) üzere erkenden gittiler.
فَلَمَّا رَاَوْهَا قَالُٓوا اِنَّا لَضَٓالُّونَۙ ﴿٢٦
26﴿ Ama o (bostanın durumu)nu (yanmış-yıkılmış bir hâlde) gördükleri zaman dediler ki: “(Bu bizim bostanımız olamaz.) Gerçekten biz elbette (bağımızın yolunu) şaşırmış olan kimseleriz.
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ﴿٢٧
27﴿ (Sonra düşününce oranın kendilerine âit olduğunu anlayarak, burası bizim bahçemiz!) Doğrusu biz (rızıktan) mahrum (edilmiş) kişileriz” (dediler).
قَالَ اَوْسَطُهُمْ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ ﴿٢٨
28﴿ (O zaman) en akıllıları: “Ben size ‘(Allâh’ı) tesbîh etseniz (de, kendi gücünüze güvenerek kesin konuşmayıp “İnşâallâh” diye konuşsaydınız) ya’ dememiş miydim” dedi.
قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ﴿٢٩
29﴿ Onlar: “Rabbimizi tesbîh (ve tenzîh) ile (yâd ederek O’nu bize zulmetmekten uzak tutuyoruz). Gerçekten biz (fakirleri bağımızdan uzak tutarak kendi nefislerine) zulmeden kimseler olduk” dediler.
فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ ﴿٣٠
30﴿ Sonra onlardan bâzısı diğer bir kısma doğru, birbirlerini tenkit eder oldukları hâlde yöneldi.
قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا طَاغ۪ينَ ﴿٣١
31﴿ Dediler ki: “Ey bizim helâkimiz! (Neredesin, gel! Ölelim de kurtulalım! Şimdi tam senin zamânın!) Muhakkak biz (Allâh’ın hükümleri hakkında) haddi aşan kimseler olduk.
عَسٰى رَبُّنَٓا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَٓا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا رَاغِبُونَ ﴿٣٢
32﴿ Umuldu ki Rabbimiz bize bunun yerine o (helâk olan bosta)ndan daha iyisini verir. Gerçekten biz ancak Rabbimiz(in affı mağfiretine ve bize daha iyi şeyler vermesin)e rağbet eden kimseleriz.”
كَذٰلِكَ الْعَذَابُۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ ﴿٣٣
33﴿ (Habîbim!) İşte sana! (Mekke ehline isâbet ettirdiğimiz şiddetli kıtlık) azâb(ı da) böylece (başlarına gelecek)dir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür! Eğer onlar bilmekte olsaydılar (âkıbetleri hakkında iyice düşünürlerdi ve azâba sebebiyyet verecek şeylerden daha ziyâde sakınırlardı).
اِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ﴿٣٤
34﴿ Özellikle (haramlardan iyice sakınan) takvâ sâhibi kimseler için Rableri nezdinde gerçekten (de zevki bozacak her türlü sıkıntıdan ve elden çıkma korkusundan arınmış nîmetlerle dolu) Nâ‘îm cennetleri vardır.
اَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِم۪ينَ كَالْمُجْرِم۪ينَۜ ﴿٣٥
35﴿ Şimdi Biz (haksızlık yaparak) Müslümanları (dünyâda ve âhirette) o (şirk suçunu işlemiş) mücrimler gibi yapar mıyız (hiç)?!
مَا لَكُمْ۠ كَيْفَ تَحْكُمُونَۚ ﴿٣٦
36﴿ (Ey müşrikler!) (Delil olarak) ne şey sizin (bu kanâata varmanız) için (tesir etmiş)dir? Nasıl (böyle yanlış bir) hüküm ver(ebil)iyorsunuz?!
اَمْ لَكُمْ كِتَابٌ ف۪يهِ تَدْرُسُونَۙ ﴿٣٧
37﴿ Yoksa (gökten inen) size âit bir kitâb var da, özellikle onda (bularak) mı okuyorsunuz?!
اِنَّ لَكُمْ ف۪يهِ لَمَا تَخَيَّرُونَۚ ﴿٣٨
38﴿ Elbette o (size indirilen kitabın hükümleri arası)nda gerçekten (beğenip) seçmekte olduğunuz şeyler (iki cihanda da) sizin için (gerçekleşecek)dir (diye yazılı olduğunu onda mı okuyorsunuz?)!
اَمْ لَكُمْ اَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۙ اِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَۚ ﴿٣٩
39﴿ Yoksa sizin için Bizim üzerimizde (îfâsı gereken bir hak olarak sâbit olan ve bağlayıcı hükmü) kıyâmet gününe kadar ulaşacak birtakım yemin(li söz)ler mi vardır ki; (o yeminlere göre) gerçekten (âhirette size âit olacağına dâir) karar vermekte olduğunuz şeyler elbette size âit (olacak ve sâdece size verilecek)miş?!
سَلْهُمْ اَيُّهُمْ بِذٰلِكَ زَع۪يمٌۚۛ ﴿٤٠
40﴿ (Habîbim!) İşte sana! Sor o(müşrik ola)nlara ki; hangisi özellikle bun(un böyle olacağın)a (dâir) bir kefildir?!
اَمْ لَهُمْ شُرَكَٓاءُۚۛ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ اِنْ كَانُوا صَادِق۪ينَ ﴿٤١
41﴿ Yoksa o (şirk koşa)nlar için (bu görüşte onlara katılan) birtakım ortaklar mı vardır?! Haydi, ortaklarını getirsinler, eğer doğru söyleyen kimseler olduysalar (en azından taklit edebilecekleri bir delil açıklasınlar)!
يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَۙ ﴿٤٢
42﴿ (Habîbim! İşin zorluğundan dolayı) baldırdan (elbise) açıla(rak yaka-paça sıvanıp kaçacak delik arana)cağı ve onların secde (etme)ye çağrılacakları fakat (buna) güç bulamayacakları günü (sürekli ümmetine anlat)!