v02.01.25 Geliştirme Notları
Kehf Sûresi
297
Cuz 15
35﴿ Böylece o, (kâfirliği ve gurûru nedeniyle) nefsine zulmeden biri olarak bağına girdi de dedi ki: “Ben işte bunun ebediyyen yok olacağını zannetmiyorum.
36﴿ O (kıyâmet) ânı(nı) da olacak bir şey zannetmiyorum. Ama andolsun ki; (senin inandığın gibi diriltilip de farz-ı muhal) Rabbime döndürülürsem, yemîn olsun ki; (bugün sâhip olduğum varlıkları kendim hak ederek kazandığım için, âhirette de) kendisine dönülecek bir yer olarak elbette bundan daha iyisini bulacağım (diye düşünüyorum)!”
37﴿ Kendisi onunla (bu şekilde) karşılıklı konuşurken (mümin olan) arkadaşı ona dedi ki: “O Zâtı mı inkâr ettin ki, O seni(n aslını) bir topraktan sonra da bir (damla) sâfî sudan yaratmıştır, daha sonra da seni bir adam olarak düzgün şekilde biçimlendirmiştir?!
38﴿ Lâkin ben (O’nu inkâr edemem); hakîkat şudur ki; ancak (beni yaratmış olan) Allâh benim Rabbimdir. Ben de Rabbime hiçbir kimseyi ortak edemem.
39﴿ Bir de sen bağına girdiğin zaman: ‘(İşte bütün bu güzellikler) Allâh’ın murâd ettiği şeylerdir. (Bunca bağı bostanı mâmur edip yönetmeye muvaffak olduysam, bu hususta tüm güç ve) kuvvet ancak Allâh(ın yardımı) ile (meydana gelmekte)dir’ deseydin ya! Sen beni; mal ve çocuk bakımından beni senden daha az görmekteysen de...
40﴿ Rabbimin bana (dünyâda ya da âhirette ergeç) senin bağından daha iyisini vermesi, o (senin sâhip bulunduğu)nun üzerine ise gökten (senin yaptıklarından dolayı) hesap soracak (dolular ve yıldırımlar gibi) büyük bir azâbı göndermesi ve artık onun, (üzerinde hiçbir ağaç ve bitki barındırmayan) çok kaygan bir toprağa dönüşüvermesi (kuvvetle) umulur.
41﴿ Ya da onun suyunun (yerin dibine doğru çekilip) iyice batan bir şey hâlinde sabaha çıkması ve artık senin aslâ onun için bir arayışa güç yetirememen (kuvvetle umulur)!”
42﴿ Derken (Allâh-u Te‘âlâ tarafından o kâfirin bahçesi üzerine gökten bir ateş gönderilip, suyu da yerin dibine batırılarak) onun (bütün) ürünleri (âfetlerle) çepeçevre kuşatıldı ve orası, çardakları üzere çökmüş bir hâldeyken kendisi: “Ah ne olaydı ben Rabbime hiçbir kimseyi ortak etmeyeydim” diyerek, on(un bakımın)a harcadığına karşı (pişmanlığından dolayı) iki avucunu (alt üst) çevirir hâlde sabaha kavuştu.
43﴿ (Kavmine ve kabîlesine çok güvenen o kişinin başına bu felâket geldiğinde) Allâh’tan başka onun için hiçbir topluluk bulunmadı ki kendisine yardım edebilsinler. Zâten kendisi de (Allâh’ın intikāmından kendi gücüyle) kaçın(ıp kurtul)abilecek bir kimse olamadı.
44﴿ İşte sana! Burada (olduğu gibi âhirette de o kişi kendini azaptan kurtaramayacaktır)! (Her zaman ve mekânda) yardım (ve güç), (varlığı ve birliği) Hak (ve gerçek olduğu olduğu gibi, tüm kararları da adâletli) olan Allâh’a âittir. O (Allâh-u Te‘âlâ), (dostlarına) mükâfat (verme) bakımından (da) çok hayırlıdır, (iyi kullarına güzel) âkıbet (temin etme) yönünden de çok hayırlıdır.
45﴿ (Habîbim! Fakir Müslümanlara büyüklük taslayan kibirlilere) o en alçak (dünyâ) hayâtın(ın ilk başta güllük gülistanlık görülüp, sonra çabucak elden çıkışıyla ilgili) acâyip hâlini onlara bir su misâli ile açıkla ki, Biz onu gökten indirmişizdir de, onun sebebiyle yerin bitkileri (ilk başta gelişerek, sık ve) karışık bir hâlde yetişmiş, sonra da rüzgârların kendisini savurmakta olduğu kuru ve dağınık bir kırıntıya dönüşüvermiştir. Zâten Allâh dâimâ (yoktan yaratmak ve tekrar yok etmek dâhil) her bir şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Muktedir olmuştur.
سُورَةُ الْكَهْفِ
الجزء ١٥
٢٩٧
وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ قَالَ مَٓا اَظُنُّ اَنْ تَب۪يدَ هٰذِه۪ٓ اَبَدًاۙ ﴿٣٥
وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُدِدْتُ اِلٰى رَبّ۪ي لَاَجِدَنَّ خَيْرًا مِنْهَا مُنْقَلَبًا ﴿٣٦
قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلًاۜ ﴿٣٧
لٰكِنَّا۬ هُوَ اللّٰهُ رَبّ۪ي وَلَٓا اُشْرِكُ بِرَبّ۪ٓي اَحَدًا ﴿٣٨
وَلَوْلَٓا اِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَٓاءَ اللّٰهُۙ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِۚ اِنْ تَرَنِ اَنَا۬ اَقَلَّ مِنْكَ مَالًا وَوَلَدًاۚ ﴿٣٩
فَعَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِنَ السَّمَٓاءِ فَتُصْبِحَ صَع۪يدًا زَلَقًاۙ ﴿٤٠
اَوْ يُصْبِحَ مَٓاؤُ۬هَا غَوْرًا فَلَنْ تَسْتَط۪يعَ لَهُ طَلَبًا ﴿٤١
وَاُح۪يطَ بِثَمَرِه۪ فَاَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلٰى مَٓا اَنْفَقَ ف۪يهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُشْرِكْ بِرَبّ۪ٓي اَحَدًا ﴿٤٢
وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِرًاۜ ﴿٤٣
هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلّٰهِ الْحَقِّۜ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا۟ ﴿٤٤
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ فَاَصْبَحَ هَش۪يمًا تَذْرُوهُ الرِّيَاحُۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِرًا ﴿٤٥
Kehf Sûresi
297
Cuz 15
وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ قَالَ مَٓا اَظُنُّ اَنْ تَب۪يدَ هٰذِه۪ٓ اَبَدًاۙ ﴿٣٥
35﴿ Böylece o, (kâfirliği ve gurûru nedeniyle) nefsine zulmeden biri olarak bağına girdi de dedi ki: “Ben işte bunun ebediyyen yok olacağını zannetmiyorum.
وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُدِدْتُ اِلٰى رَبّ۪ي لَاَجِدَنَّ خَيْرًا مِنْهَا مُنْقَلَبًا ﴿٣٦
36﴿ O (kıyâmet) ânı(nı) da olacak bir şey zannetmiyorum. Ama andolsun ki; (senin inandığın gibi diriltilip de farz-ı muhal) Rabbime döndürülürsem, yemîn olsun ki; (bugün sâhip olduğum varlıkları kendim hak ederek kazandığım için, âhirette de) kendisine dönülecek bir yer olarak elbette bundan daha iyisini bulacağım (diye düşünüyorum)!”
قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلًاۜ ﴿٣٧
37﴿ Kendisi onunla (bu şekilde) karşılıklı konuşurken (mümin olan) arkadaşı ona dedi ki: “O Zâtı mı inkâr ettin ki, O seni(n aslını) bir topraktan sonra da bir (damla) sâfî sudan yaratmıştır, daha sonra da seni bir adam olarak düzgün şekilde biçimlendirmiştir?!
لٰكِنَّا۬ هُوَ اللّٰهُ رَبّ۪ي وَلَٓا اُشْرِكُ بِرَبّ۪ٓي اَحَدًا ﴿٣٨
38﴿ Lâkin ben (O’nu inkâr edemem); hakîkat şudur ki; ancak (beni yaratmış olan) Allâh benim Rabbimdir. Ben de Rabbime hiçbir kimseyi ortak edemem.
وَلَوْلَٓا اِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَٓاءَ اللّٰهُۙ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِۚ اِنْ تَرَنِ اَنَا۬ اَقَلَّ مِنْكَ مَالًا وَوَلَدًاۚ ﴿٣٩
39﴿ Bir de sen bağına girdiğin zaman: ‘(İşte bütün bu güzellikler) Allâh’ın murâd ettiği şeylerdir. (Bunca bağı bostanı mâmur edip yönetmeye muvaffak olduysam, bu hususta tüm güç ve) kuvvet ancak Allâh(ın yardımı) ile (meydana gelmekte)dir’ deseydin ya! Sen beni; mal ve çocuk bakımından beni senden daha az görmekteysen de...
فَعَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِنَ السَّمَٓاءِ فَتُصْبِحَ صَع۪يدًا زَلَقًاۙ ﴿٤٠
40﴿ Rabbimin bana (dünyâda ya da âhirette ergeç) senin bağından daha iyisini vermesi, o (senin sâhip bulunduğu)nun üzerine ise gökten (senin yaptıklarından dolayı) hesap soracak (dolular ve yıldırımlar gibi) büyük bir azâbı göndermesi ve artık onun, (üzerinde hiçbir ağaç ve bitki barındırmayan) çok kaygan bir toprağa dönüşüvermesi (kuvvetle) umulur.
اَوْ يُصْبِحَ مَٓاؤُ۬هَا غَوْرًا فَلَنْ تَسْتَط۪يعَ لَهُ طَلَبًا ﴿٤١
41﴿ Ya da onun suyunun (yerin dibine doğru çekilip) iyice batan bir şey hâlinde sabaha çıkması ve artık senin aslâ onun için bir arayışa güç yetirememen (kuvvetle umulur)!”
وَاُح۪يطَ بِثَمَرِه۪ فَاَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلٰى مَٓا اَنْفَقَ ف۪يهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُشْرِكْ بِرَبّ۪ٓي اَحَدًا ﴿٤٢
42﴿ Derken (Allâh-u Te‘âlâ tarafından o kâfirin bahçesi üzerine gökten bir ateş gönderilip, suyu da yerin dibine batırılarak) onun (bütün) ürünleri (âfetlerle) çepeçevre kuşatıldı ve orası, çardakları üzere çökmüş bir hâldeyken kendisi: “Ah ne olaydı ben Rabbime hiçbir kimseyi ortak etmeyeydim” diyerek, on(un bakımın)a harcadığına karşı (pişmanlığından dolayı) iki avucunu (alt üst) çevirir hâlde sabaha kavuştu.
وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِرًاۜ ﴿٤٣
43﴿ (Kavmine ve kabîlesine çok güvenen o kişinin başına bu felâket geldiğinde) Allâh’tan başka onun için hiçbir topluluk bulunmadı ki kendisine yardım edebilsinler. Zâten kendisi de (Allâh’ın intikāmından kendi gücüyle) kaçın(ıp kurtul)abilecek bir kimse olamadı.
هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلّٰهِ الْحَقِّۜ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا۟ ﴿٤٤
44﴿ İşte sana! Burada (olduğu gibi âhirette de o kişi kendini azaptan kurtaramayacaktır)! (Her zaman ve mekânda) yardım (ve güç), (varlığı ve birliği) Hak (ve gerçek olduğu olduğu gibi, tüm kararları da adâletli) olan Allâh’a âittir. O (Allâh-u Te‘âlâ), (dostlarına) mükâfat (verme) bakımından (da) çok hayırlıdır, (iyi kullarına güzel) âkıbet (temin etme) yönünden de çok hayırlıdır.
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ فَاَصْبَحَ هَش۪يمًا تَذْرُوهُ الرِّيَاحُۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِرًا ﴿٤٥
45﴿ (Habîbim! Fakir Müslümanlara büyüklük taslayan kibirlilere) o en alçak (dünyâ) hayâtın(ın ilk başta güllük gülistanlık görülüp, sonra çabucak elden çıkışıyla ilgili) acâyip hâlini onlara bir su misâli ile açıkla ki, Biz onu gökten indirmişizdir de, onun sebebiyle yerin bitkileri (ilk başta gelişerek, sık ve) karışık bir hâlde yetişmiş, sonra da rüzgârların kendisini savurmakta olduğu kuru ve dağınık bir kırıntıya dönüşüvermiştir. Zâten Allâh dâimâ (yoktan yaratmak ve tekrar yok etmek dâhil) her bir şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Muktedir olmuştur.