v02.01.25 Geliştirme Notları
Enbiyâ Sûresi
325
Cuz 17
45﴿ (Habîbim!) De ki: “Ben sizi (azapla korkutuyorsam bunu gelişigüzel bir tehditle değil) ancak (bana gelen) vahiy (olan Kur’ân) ile korkutmaktayım. Ama o (hakka karşı) sağır (olan)lar korkutuldukları zaman çağrıyı duymaz(dan gelirler).”
46﴿ (O kalp kulakları sağır olanlar azap haberlerini duymaktan hiç etkilenmiyorlar) ama andolsun ki; eğer onlara senin Rabbinin azâbından en ufak bir esinti azıcık dokunacak olsa yemîn olsun ki onlar (suçlarını îtirâfa mecbur kalınca kendilerine bedduâda bulunmak üzere) mutlaka: “Ey bizim helâkimiz! (Neredesin gel, şimdi tam zamânın!) Gerçekten Biz (şirk koşarak kendimize yazık eden) zâlim kimseler olmuştuk” diyeceklerdir.
47﴿ Biz kıyâmet günü (kulların amellerini tartmak) için (iki kefesi ve bir dili olan) dosdoğru terâzileri de (mahşere getirip) koyacağız. Artık hiçbir nefis en ufak bir şeyle (bile) zulme uğratılmayacaktır. O (kişinin ameli), bir hardal tânesinin ağırlığında bile olsa Biz onu getir(ip onun mîzânına yerleştire)eceğiz. Zâten (herkesin ne yaptığını doğru tespit için) hesap görenler olarak Biz dâimâ yeterli olduk.
48﴿ Andolsun ki; elbette Biz Mûsâ ve Hârûn’a (kurtuluş yolunu aydınlatan üstün bir ışık kaynağı niteliğinde) büyük bir ziyâ ve takvâ sâhipleri için büyük bir öğüt (ve uyarı) olarak (hakkı bâtıldan ayırma anlamına gelen) o Furkān (vasfını hâiz Tevrât)ı vermiştik. (Mânâ için bakınız: el-Hâzin, el-Âlûsî)
49﴿ (Tevrât’tan istifâde edecek olanlar) o (takvâ sâhibi) kimselerdir ki (onlar insanların gözü önünde günah işlemedikleri gibi onların) gıyap(ların)da da Rablerinden korkmaktaydılar. Üstelik onlar o (kıyâmet) ân(ının zorlukların)dan dolayı da korkucu kişilerdi.
50﴿ İşte bu (Kur’ân) da, çok (hayırlı ve) mübârek bir öğüttür ki onu Biz indirdik. Şimdi siz mi onu(n Allâh-u Te‘âlâ tarafından indirilmiş olduğunu) inkâr edici kimselersiniz?!
51﴿ Andolsun ki; elbette Biz bu (Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den, hattâ Mûsâ ve Hârû)ndan önce gerçekten İbrâhîm’e de (henüz peygamberlik vermeden, bülûğ çağına bile ermeden) rüşdünü (hidâyetini, salâhını ve her işte isâbetli görüşe ulaşma kābiliyetini) vermiştik. Zâten Biz (her şeye vâkıf olduğumuz gibi) özellikle onu(n tüm bu güzel vasıflara ve üstün hasletlere daha çocukken lâyık olduğunu) dâimâ bilenler olduk.
52﴿ (Habîbim! Anlat) o vakti ki; (İbrâhîm (Aleyhisselâm)) babasına ve kavmine: “İşte bu (yırtıcı hayvan, kuş ve insan şeklinde yapıp taptığınız) heykeller (de neyin) ne(si)dir ki, siz sâdece onlar(a ibâdet) için devamlı yönelici kimselersiniz?” demişti.
53﴿ Onlar: “Biz babalarımızı sâdece bunlara tapan kimseler hâlinde bulduk (da onlara uyduk)!” dediler.
54﴿ O (İbrâhîm (Aleyhisselâm)): “Andolsun ki; siz ve babalarınız gerçekten çok açık olan büyük bir sapıklık içinde bulundunuz” dedi.
55﴿ Onlar (yollarının bir sapıklık olması ihtimâlini uzak gördüklerinden, İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın bu sözünü çok garipseyerek ve kendileriyle alay ettiğini sanarak): “Sen bize hakk (ve ciddî olan bir dâvây)ı mı getirdin, yoksa sen (bizimle eğlenip) oynayanlardan mısın?” dediler.
56﴿ O (İbrâhîm (Aleyhisselâm)) dedi ki: “Hayır! (Ben sizinle eğlenmiyorum.) Sizin Rabbiniz ancak göklerin ve yerin O Rabbidir ki; onları yoktan O yaratmıştır. İşte size! Ben de (ciddî araştırmalarım sonucu) bu (tevhîd inancının doğruluğu)na (delil gösterebilecek derecede) şâhitlik edenlerdenim.
57﴿ Allâh’a yemîn olsun ki; sizin (tapınmanızı bitirip, o heykellere) arkasını dönen kimseler hâlinde (bayramınıza) dönüp gitmenizin ardından, andolsun ki; elbette ben o putlarınız(ı kırmay)a (yönelik bir) tuzak kuracağım.” Tefsîrlerde zikredildiğine göre; İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın kavminin senede bir toplandıkları bir bayramları vardı, o bayram günü geldiğinde İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın babası: “Ey İbrâhîm! Sen de bizimle bayram kutlamasına gelsen, belki dînimiz hoşuna gider” dedi. Böylece İbrâhîm (Aleyhisselâm) da onlarla birlikte yola çıktı, biraz gittikten sonra kendisini yere atarak: “Ben hastayım, ayağım ağrıyor” deyince onu bırakıp yollarına devâm ettiler. O da geride kalan zayıf insanların duyacağı şekilde bu sözü söyledi. Sonra puthâneye gidip yan yana dizilmiş putların önüne konan yemekleri görünce, alayvâri bir şekilde: “Yesenize” dedi. Onlar cevap veremeyince: “Niye konuşmuyorsunuz?” diyerek bunlara girişti ve elindeki baltayla hepsini birer birer kırdıktan sonra baltayı büyük putun boynuna taktı. (el-Hâzin) Nitekim bu ve bundan sonraki âyet-i kerîmeler bundan bahsetmektedir.
سُورَةُ الْاَنْبِيَاءِ
الجزء ١٧
٣٢٥
قُلْ اِنَّمَٓا اُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِۘ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَٓاءَ اِذَا مَا يُنْذَرُونَ ﴿٤٥
وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ﴿٤٦
وَنَضَعُ الْمَوَاز۪ينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔاۜ وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَاۜ وَكَفٰى بِنَا حَاسِب۪ينَ ﴿٤٧
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى وَهٰرُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَٓاءً وَذِكْرًا لِلْمُتَّق۪ينَۙ ﴿٤٨
اَلَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَهُمْ مِنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ ﴿٤٩
وَهٰذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ اَنْزَلْنَاهُۜ اَفَاَنْتُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ۟ ﴿٥٠
وَلَقَدْ اٰتَيْنَٓا اِبْرٰه۪يمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِه۪ عَالِم۪ينَۚ ﴿٥١
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا هٰذِهِ التَّمَاث۪يلُ الَّت۪ٓي اَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ ﴿٥٢
قَالُوا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا لَهَا عَابِد۪ينَ ﴿٥٣
قَالَ لَقَدْ كُنْتُمْ اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿٥٤
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ اَمْ اَنْتَ مِنَ اللَّاعِب۪ينَ ﴿٥٥
قَالَ بَلْ رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الَّذ۪ي فَطَرَهُنَّۘ وَاَنَا۬ عَلٰى ذٰلِكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿٥٦
وَتَاللّٰهِ لَاَك۪يدَنَّ اَصْنَامَكُمْ بَعْدَ اَنْ تُوَلُّوا مُدْبِر۪ينَ ﴿٥٧
Enbiyâ Sûresi
325
Cuz 17
قُلْ اِنَّمَٓا اُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِۘ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَٓاءَ اِذَا مَا يُنْذَرُونَ ﴿٤٥
45﴿ (Habîbim!) De ki: “Ben sizi (azapla korkutuyorsam bunu gelişigüzel bir tehditle değil) ancak (bana gelen) vahiy (olan Kur’ân) ile korkutmaktayım. Ama o (hakka karşı) sağır (olan)lar korkutuldukları zaman çağrıyı duymaz(dan gelirler).”
وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ﴿٤٦
46﴿ (O kalp kulakları sağır olanlar azap haberlerini duymaktan hiç etkilenmiyorlar) ama andolsun ki; eğer onlara senin Rabbinin azâbından en ufak bir esinti azıcık dokunacak olsa yemîn olsun ki onlar (suçlarını îtirâfa mecbur kalınca kendilerine bedduâda bulunmak üzere) mutlaka: “Ey bizim helâkimiz! (Neredesin gel, şimdi tam zamânın!) Gerçekten Biz (şirk koşarak kendimize yazık eden) zâlim kimseler olmuştuk” diyeceklerdir.
وَنَضَعُ الْمَوَاز۪ينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔاۜ وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَاۜ وَكَفٰى بِنَا حَاسِب۪ينَ ﴿٤٧
47﴿ Biz kıyâmet günü (kulların amellerini tartmak) için (iki kefesi ve bir dili olan) dosdoğru terâzileri de (mahşere getirip) koyacağız. Artık hiçbir nefis en ufak bir şeyle (bile) zulme uğratılmayacaktır. O (kişinin ameli), bir hardal tânesinin ağırlığında bile olsa Biz onu getir(ip onun mîzânına yerleştire)eceğiz. Zâten (herkesin ne yaptığını doğru tespit için) hesap görenler olarak Biz dâimâ yeterli olduk.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى وَهٰرُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَٓاءً وَذِكْرًا لِلْمُتَّق۪ينَۙ ﴿٤٨
48﴿ Andolsun ki; elbette Biz Mûsâ ve Hârûn’a (kurtuluş yolunu aydınlatan üstün bir ışık kaynağı niteliğinde) büyük bir ziyâ ve takvâ sâhipleri için büyük bir öğüt (ve uyarı) olarak (hakkı bâtıldan ayırma anlamına gelen) o Furkān (vasfını hâiz Tevrât)ı vermiştik. (Mânâ için bakınız: el-Hâzin, el-Âlûsî)
اَلَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَهُمْ مِنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ ﴿٤٩
49﴿ (Tevrât’tan istifâde edecek olanlar) o (takvâ sâhibi) kimselerdir ki (onlar insanların gözü önünde günah işlemedikleri gibi onların) gıyap(ların)da da Rablerinden korkmaktaydılar. Üstelik onlar o (kıyâmet) ân(ının zorlukların)dan dolayı da korkucu kişilerdi.
وَهٰذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ اَنْزَلْنَاهُۜ اَفَاَنْتُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ۟ ﴿٥٠
50﴿ İşte bu (Kur’ân) da, çok (hayırlı ve) mübârek bir öğüttür ki onu Biz indirdik. Şimdi siz mi onu(n Allâh-u Te‘âlâ tarafından indirilmiş olduğunu) inkâr edici kimselersiniz?!
وَلَقَدْ اٰتَيْنَٓا اِبْرٰه۪يمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِه۪ عَالِم۪ينَۚ ﴿٥١
51﴿ Andolsun ki; elbette Biz bu (Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den, hattâ Mûsâ ve Hârû)ndan önce gerçekten İbrâhîm’e de (henüz peygamberlik vermeden, bülûğ çağına bile ermeden) rüşdünü (hidâyetini, salâhını ve her işte isâbetli görüşe ulaşma kābiliyetini) vermiştik. Zâten Biz (her şeye vâkıf olduğumuz gibi) özellikle onu(n tüm bu güzel vasıflara ve üstün hasletlere daha çocukken lâyık olduğunu) dâimâ bilenler olduk.
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا هٰذِهِ التَّمَاث۪يلُ الَّت۪ٓي اَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ ﴿٥٢
52﴿ (Habîbim! Anlat) o vakti ki; (İbrâhîm (Aleyhisselâm)) babasına ve kavmine: “İşte bu (yırtıcı hayvan, kuş ve insan şeklinde yapıp taptığınız) heykeller (de neyin) ne(si)dir ki, siz sâdece onlar(a ibâdet) için devamlı yönelici kimselersiniz?” demişti.
قَالُوا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا لَهَا عَابِد۪ينَ ﴿٥٣
53﴿ Onlar: “Biz babalarımızı sâdece bunlara tapan kimseler hâlinde bulduk (da onlara uyduk)!” dediler.
قَالَ لَقَدْ كُنْتُمْ اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿٥٤
54﴿ O (İbrâhîm (Aleyhisselâm)): “Andolsun ki; siz ve babalarınız gerçekten çok açık olan büyük bir sapıklık içinde bulundunuz” dedi.
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ اَمْ اَنْتَ مِنَ اللَّاعِب۪ينَ ﴿٥٥
55﴿ Onlar (yollarının bir sapıklık olması ihtimâlini uzak gördüklerinden, İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın bu sözünü çok garipseyerek ve kendileriyle alay ettiğini sanarak): “Sen bize hakk (ve ciddî olan bir dâvây)ı mı getirdin, yoksa sen (bizimle eğlenip) oynayanlardan mısın?” dediler.
قَالَ بَلْ رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الَّذ۪ي فَطَرَهُنَّۘ وَاَنَا۬ عَلٰى ذٰلِكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿٥٦
56﴿ O (İbrâhîm (Aleyhisselâm)) dedi ki: “Hayır! (Ben sizinle eğlenmiyorum.) Sizin Rabbiniz ancak göklerin ve yerin O Rabbidir ki; onları yoktan O yaratmıştır. İşte size! Ben de (ciddî araştırmalarım sonucu) bu (tevhîd inancının doğruluğu)na (delil gösterebilecek derecede) şâhitlik edenlerdenim.
وَتَاللّٰهِ لَاَك۪يدَنَّ اَصْنَامَكُمْ بَعْدَ اَنْ تُوَلُّوا مُدْبِر۪ينَ ﴿٥٧
57﴿ Allâh’a yemîn olsun ki; sizin (tapınmanızı bitirip, o heykellere) arkasını dönen kimseler hâlinde (bayramınıza) dönüp gitmenizin ardından, andolsun ki; elbette ben o putlarınız(ı kırmay)a (yönelik bir) tuzak kuracağım.” Tefsîrlerde zikredildiğine göre; İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın kavminin senede bir toplandıkları bir bayramları vardı, o bayram günü geldiğinde İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın babası: “Ey İbrâhîm! Sen de bizimle bayram kutlamasına gelsen, belki dînimiz hoşuna gider” dedi. Böylece İbrâhîm (Aleyhisselâm) da onlarla birlikte yola çıktı, biraz gittikten sonra kendisini yere atarak: “Ben hastayım, ayağım ağrıyor” deyince onu bırakıp yollarına devâm ettiler. O da geride kalan zayıf insanların duyacağı şekilde bu sözü söyledi. Sonra puthâneye gidip yan yana dizilmiş putların önüne konan yemekleri görünce, alayvâri bir şekilde: “Yesenize” dedi. Onlar cevap veremeyince: “Niye konuşmuyorsunuz?” diyerek bunlara girişti ve elindeki baltayla hepsini birer birer kırdıktan sonra baltayı büyük putun boynuna taktı. (el-Hâzin) Nitekim bu ve bundan sonraki âyet-i kerîmeler bundan bahsetmektedir.