v02.01.25 Geliştirme Notları
Tevbe Sûresi
194
Cuz 10
48﴿ Andolsun ki; muhakkak o(münâfık ola)nlar bu (Tebûk Gazâsı)ndan önce de (sahâbenin dağılması ve ordunun paramparça olması gibi) fitne(ler) aramıştılar ve elbette senin (dâvânı iptâl) için nice (hîle ve tuzaklar kurup kötü) işler çevirmiştiler. Nihâyet (Allâh’ın vaad ettiği) o hak (olan yardım ve zafer) gelmişti de, Allâh’ın emri (dîni ve şerîatı) belirgin bir şekilde gâlib olmuştu. Hâlbuki onlar (bunu hiç) istemeyen kimselerdir.
49﴿ O (münâfık ola)nlardan kimi de: “Bana (cihattan geri kalmam için) izin ver de, beni (emrine muhâlefete mecbur bırakarak, işimin gücümün bozulmasına sebep olarak ve bu sıcakta yola çıkararak) fitneye düşürme” der. (Habîbim!) Haberin olsun ki; onlar (bu türlü sudan bahânelerle ve yalan mâzeretlerle izin isteme cüretini göstererek fitneden kaçalım derken) fitnenin tam içerisine düştüler. Zâten şüphesiz ki cehennem o kâfirleri (daha onlar dünyâda iken) elbette çepeçevre kuşatıcıdır. Bu âyet-i kerîme Cedd ibnü Kays hakkında nâzil olmuştur, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Tebûk seferine hazırlandığı zaman münâfıklardan olan bu kişiye: “Ey Cedd ibnü Kays! Rumlarla savaşa var mısın?” deyince o: “Yâ Rasûlellâh! Gerçekten benim kavmim bilmektedir ki ben kadın sevgisine müptelâ bir adamım, korkarım Rum kızlarını gördüğümde dayanamam, sen beni onlarla fitneye düşürme” dedi. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ) şöyle anlatmıştır: “Cedd ibnü Kays’ın münâfıklıktan başka bir illeti yokken ortaya böyle bir bahâne atınca Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ondan yüz çevirdi ve: ‘Hadi sana izin verdim’ buyurdu. Bunun üzerine Allâh-u Te‘âlâ bu âyet-i celîleyi indirerek o münâfığı rezil-ü rüsvâ etti.” (İbnü Ebî Hâtim, 6/1809; et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, 12654; Ebû Nu‘aym, Hılyetü’l-evliyâ, 1/512; es-Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 7/394-395)
50﴿ (Habîbim! Bâzı muhârebelerinde) sana (zafer ve ganîmet gibi) güzel bir şey ulaşırsa, (sana karşı besledikleri aşırı kıskançlık ve düşmanlıktan dolayı) bu onları kötü eder. Ama (bâzen) sana (bozgun ve hezîmet gibi) bir musîbet isâbet edecek olursa (kendi yaptıklarını beğenerek): “Gerçekten biz daha önce (bu felâketi gördüğümüz için cihâda gitmeyerek, tedbir ve sakınmayla ilgili) işimizi (sağlama) almıştık” derler ve böylece onlar (senin başına gelene sevinen ve yaptıklarıyla keyiflenen) ferahlanıcı kimseler hâlinde (toplantılarından) dönerler /(Habîbim! Senin yanından) dön(üp gid)erler/. Câbir ibnü Abdillâh (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır: “Cihattan geri kalan münâfıklar Medîne’de fitne çıkararak: ‘Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbı yolculuklarında çok büyük sıkıntılar çekmişler ve perişân olmuşlar’ diye kötü haberler yaydılar. Bunu duyan diğer münâfıklar da sevinerek: ‘Akıllılık etmişiz de onlarla birlikte yola çıkmamışız’ diye kendi görüşlerini beğendiler. Daha sonra Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbının âfiyet haberleri gelince onların yalancılığı ortaya çıktı. İşte Allâh-u Te‘âlâ bu âyet-i kerîmeyi bu hususta inzâl buyurmuştur.” (İbnü Ebi Hâtim, 6/1810; es-Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 7/399-400)
51﴿ (Habîbim!) De ki: “Allâh’ın bizim için yazmış olduğu (ve takdîr buyurduğu ya yardım ve zafer ya da şehitlik ve ebedî nîmetlere mazhariyet gibi) şeylerden başkası bize aslâ isâbet edemez. Ancak O bizim Mevlâmız (sâhibimiz ve yardımcımız)dır. Îmân edenler de artık sâdece Allâh’a tevekkül etsin(ler ve her konuda yalnız O’na güvenip, tüm işlerini sâdece O’na ısmarlasınlar).”
52﴿ (Habîbim!) De ki: “Siz bizimle ilgili ancak o en güzel iki şeyin (ya zaferin ya da şehitliğin) birini beklemektesiniz. Hâlbuki biz sizin hakkınızda (en kötü iki âkıbetin birini) Allâh’ın size Kendi tarafından (vâsıtasız gelecek) veyâ bizim ellerimizle (gerçekleşecek) büyük bir azap isâbet ettirmesini beklemekteyiz. Öyleyse siz (bizim âkıbetimizi) bekleyin. Şüphesiz ki biz de sizinle birlikte (başınıza gelecekleri) bekleyen kimseleriz.”
53﴿ (Habîbim! O gösteriş için yardım teklif eden münâfıklara) de ki: “Gönüllü olarak ya da hoşlanmayarak (mallarınızı cihâd yoluna) infakta bulunun. (Her iki durumda da bu harcamalarınız) sizden aslâ kabûl edilmeyecektir. Çünkü siz gerçekten de (emre itâatten çıkmış) fâsıklar toplumu oldunuz.” Bu âyet-i kerîme de Cedd ibnü Kays hakkında nâzil olmuştur; çünkü o, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den cihâda gitmemek için izin isterken: “Ben kadınları görünce sabredemem, fitnelenirim, lâkin sana malımla yardım edeyim” diyerek maddî destek teklifinde bulunmuştu. İşte bu âyet-i kerîme onun hakkında nâzil oldu. (İbnü Cerîr et-Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, 11/499; es-Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 7/403) Böylece Mevlâ Te‘âlâ onun bu infâkının Allâh için olmadığını beyân ederek kabûle şâyân olmayacağını açıkladı ki bu, o kişinin yapacağı yardımdan dolayı hiçbir sevap kazanamayacağını beyân ettiği gibi, bu yardımın ondan alınmaması gerektiğine de işâret etmiştir. (el-Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, 10/371)
54﴿ Ayrıca onlar(ın riyâ için yaptıkları hayırlar)a; (ve sâdece gösteriş niyeti barındıran o) harcamalarının kendilerinden kabûl edilmesine engel olmuş olan şey, ancak (ve ancak) gerçekten onların Allâh’ı ve Rasûlünü inkâr etmiş olmaları, kendilerinin (ağırlanan) üşengeç kimseler olmaktan başka bir hâlde namaza gelmemeleri ve onların (sevap ummayan, azaptan da korkmayan) isteksiz kimseler olmaktan başka bir sûretle infakta bulunmamalarıdır.
سُورَةُ التَّوْبَةِ
الجزء ١٠
١٩٤
لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ مِنْ قَبْلُ وَقَلَّبُوا لَكَ الْاُمُورَ حَتّٰى جَٓاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ اَمْرُ اللّٰهِ وَهُمْ كَارِهُونَ ﴿٤٨
وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ ل۪ي وَلَا تَفْتِنّ۪يۜ اَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَ ﴿٤٩
اِنْ تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۚ وَاِنْ تُصِبْكَ مُص۪يبَةٌ يَقُولُوا قَدْ اَخَذْنَٓا اَمْرَنَا مِنْ قَبْلُ وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ ﴿٥٠
قُلْ لَنْ يُص۪يبَنَٓا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَاۚ هُوَ مَوْلٰينَاۚ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ﴿٥١
قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَٓا اِلَّٓا اِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِۜ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ اَنْ يُص۪يبَكُمُ اللّٰهُ بِعَذَابٍ مِنْ عِنْدِه۪ٓ اَوْ بِاَيْد۪ينَاۘ فَتَرَبَّصُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ مُتَرَبِّصُونَ ﴿٥٢
قُلْ اَنْفِقُوا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْۜ اِنَّكُمْ كُنْتُمْ قَوْمًا فَاسِق۪ينَ ﴿٥٣
وَمَا مَنَعَهُمْ اَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلَّٓا اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِه۪ وَلَا يَأْتُونَ الصَّلٰوةَ اِلَّا وَهُمْ كُسَالٰى وَلَا يُنْفِقُونَ اِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ ﴿٥٤
Tevbe Sûresi
194
Cuz 10
لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ مِنْ قَبْلُ وَقَلَّبُوا لَكَ الْاُمُورَ حَتّٰى جَٓاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ اَمْرُ اللّٰهِ وَهُمْ كَارِهُونَ ﴿٤٨
48﴿ Andolsun ki; muhakkak o(münâfık ola)nlar bu (Tebûk Gazâsı)ndan önce de (sahâbenin dağılması ve ordunun paramparça olması gibi) fitne(ler) aramıştılar ve elbette senin (dâvânı iptâl) için nice (hîle ve tuzaklar kurup kötü) işler çevirmiştiler. Nihâyet (Allâh’ın vaad ettiği) o hak (olan yardım ve zafer) gelmişti de, Allâh’ın emri (dîni ve şerîatı) belirgin bir şekilde gâlib olmuştu. Hâlbuki onlar (bunu hiç) istemeyen kimselerdir.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ ل۪ي وَلَا تَفْتِنّ۪يۜ اَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَ ﴿٤٩
49﴿ O (münâfık ola)nlardan kimi de: “Bana (cihattan geri kalmam için) izin ver de, beni (emrine muhâlefete mecbur bırakarak, işimin gücümün bozulmasına sebep olarak ve bu sıcakta yola çıkararak) fitneye düşürme” der. (Habîbim!) Haberin olsun ki; onlar (bu türlü sudan bahânelerle ve yalan mâzeretlerle izin isteme cüretini göstererek fitneden kaçalım derken) fitnenin tam içerisine düştüler. Zâten şüphesiz ki cehennem o kâfirleri (daha onlar dünyâda iken) elbette çepeçevre kuşatıcıdır. Bu âyet-i kerîme Cedd ibnü Kays hakkında nâzil olmuştur, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Tebûk seferine hazırlandığı zaman münâfıklardan olan bu kişiye: “Ey Cedd ibnü Kays! Rumlarla savaşa var mısın?” deyince o: “Yâ Rasûlellâh! Gerçekten benim kavmim bilmektedir ki ben kadın sevgisine müptelâ bir adamım, korkarım Rum kızlarını gördüğümde dayanamam, sen beni onlarla fitneye düşürme” dedi. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ) şöyle anlatmıştır: “Cedd ibnü Kays’ın münâfıklıktan başka bir illeti yokken ortaya böyle bir bahâne atınca Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ondan yüz çevirdi ve: ‘Hadi sana izin verdim’ buyurdu. Bunun üzerine Allâh-u Te‘âlâ bu âyet-i celîleyi indirerek o münâfığı rezil-ü rüsvâ etti.” (İbnü Ebî Hâtim, 6/1809; et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, 12654; Ebû Nu‘aym, Hılyetü’l-evliyâ, 1/512; es-Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 7/394-395)
اِنْ تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۚ وَاِنْ تُصِبْكَ مُص۪يبَةٌ يَقُولُوا قَدْ اَخَذْنَٓا اَمْرَنَا مِنْ قَبْلُ وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ ﴿٥٠
50﴿ (Habîbim! Bâzı muhârebelerinde) sana (zafer ve ganîmet gibi) güzel bir şey ulaşırsa, (sana karşı besledikleri aşırı kıskançlık ve düşmanlıktan dolayı) bu onları kötü eder. Ama (bâzen) sana (bozgun ve hezîmet gibi) bir musîbet isâbet edecek olursa (kendi yaptıklarını beğenerek): “Gerçekten biz daha önce (bu felâketi gördüğümüz için cihâda gitmeyerek, tedbir ve sakınmayla ilgili) işimizi (sağlama) almıştık” derler ve böylece onlar (senin başına gelene sevinen ve yaptıklarıyla keyiflenen) ferahlanıcı kimseler hâlinde (toplantılarından) dönerler /(Habîbim! Senin yanından) dön(üp gid)erler/. Câbir ibnü Abdillâh (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır: “Cihattan geri kalan münâfıklar Medîne’de fitne çıkararak: ‘Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbı yolculuklarında çok büyük sıkıntılar çekmişler ve perişân olmuşlar’ diye kötü haberler yaydılar. Bunu duyan diğer münâfıklar da sevinerek: ‘Akıllılık etmişiz de onlarla birlikte yola çıkmamışız’ diye kendi görüşlerini beğendiler. Daha sonra Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbının âfiyet haberleri gelince onların yalancılığı ortaya çıktı. İşte Allâh-u Te‘âlâ bu âyet-i kerîmeyi bu hususta inzâl buyurmuştur.” (İbnü Ebi Hâtim, 6/1810; es-Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 7/399-400)
قُلْ لَنْ يُص۪يبَنَٓا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَاۚ هُوَ مَوْلٰينَاۚ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ﴿٥١
51﴿ (Habîbim!) De ki: “Allâh’ın bizim için yazmış olduğu (ve takdîr buyurduğu ya yardım ve zafer ya da şehitlik ve ebedî nîmetlere mazhariyet gibi) şeylerden başkası bize aslâ isâbet edemez. Ancak O bizim Mevlâmız (sâhibimiz ve yardımcımız)dır. Îmân edenler de artık sâdece Allâh’a tevekkül etsin(ler ve her konuda yalnız O’na güvenip, tüm işlerini sâdece O’na ısmarlasınlar).”
قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَٓا اِلَّٓا اِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِۜ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ اَنْ يُص۪يبَكُمُ اللّٰهُ بِعَذَابٍ مِنْ عِنْدِه۪ٓ اَوْ بِاَيْد۪ينَاۘ فَتَرَبَّصُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ مُتَرَبِّصُونَ ﴿٥٢
52﴿ (Habîbim!) De ki: “Siz bizimle ilgili ancak o en güzel iki şeyin (ya zaferin ya da şehitliğin) birini beklemektesiniz. Hâlbuki biz sizin hakkınızda (en kötü iki âkıbetin birini) Allâh’ın size Kendi tarafından (vâsıtasız gelecek) veyâ bizim ellerimizle (gerçekleşecek) büyük bir azap isâbet ettirmesini beklemekteyiz. Öyleyse siz (bizim âkıbetimizi) bekleyin. Şüphesiz ki biz de sizinle birlikte (başınıza gelecekleri) bekleyen kimseleriz.”
قُلْ اَنْفِقُوا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْۜ اِنَّكُمْ كُنْتُمْ قَوْمًا فَاسِق۪ينَ ﴿٥٣
53﴿ (Habîbim! O gösteriş için yardım teklif eden münâfıklara) de ki: “Gönüllü olarak ya da hoşlanmayarak (mallarınızı cihâd yoluna) infakta bulunun. (Her iki durumda da bu harcamalarınız) sizden aslâ kabûl edilmeyecektir. Çünkü siz gerçekten de (emre itâatten çıkmış) fâsıklar toplumu oldunuz.” Bu âyet-i kerîme de Cedd ibnü Kays hakkında nâzil olmuştur; çünkü o, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den cihâda gitmemek için izin isterken: “Ben kadınları görünce sabredemem, fitnelenirim, lâkin sana malımla yardım edeyim” diyerek maddî destek teklifinde bulunmuştu. İşte bu âyet-i kerîme onun hakkında nâzil oldu. (İbnü Cerîr et-Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, 11/499; es-Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 7/403) Böylece Mevlâ Te‘âlâ onun bu infâkının Allâh için olmadığını beyân ederek kabûle şâyân olmayacağını açıkladı ki bu, o kişinin yapacağı yardımdan dolayı hiçbir sevap kazanamayacağını beyân ettiği gibi, bu yardımın ondan alınmaması gerektiğine de işâret etmiştir. (el-Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, 10/371)
وَمَا مَنَعَهُمْ اَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلَّٓا اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِه۪ وَلَا يَأْتُونَ الصَّلٰوةَ اِلَّا وَهُمْ كُسَالٰى وَلَا يُنْفِقُونَ اِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ ﴿٥٤
54﴿ Ayrıca onlar(ın riyâ için yaptıkları hayırlar)a; (ve sâdece gösteriş niyeti barındıran o) harcamalarının kendilerinden kabûl edilmesine engel olmuş olan şey, ancak (ve ancak) gerçekten onların Allâh’ı ve Rasûlünü inkâr etmiş olmaları, kendilerinin (ağırlanan) üşengeç kimseler olmaktan başka bir hâlde namaza gelmemeleri ve onların (sevap ummayan, azaptan da korkmayan) isteksiz kimseler olmaktan başka bir sûretle infakta bulunmamalarıdır.