v02.01.25 Geliştirme Notları
Fussilet Sûresi
481
Cuz 25
47﴿ O (kıyâmet) ânın(ın ne zaman gerçekleşeceği) bilgisi (her Müslüman tarafından) ancak O (Allâh-u Azîmüşşâ)-na döndürülür (ve: “Onu Allâh-u Te‘âlâ’dan başka kimse bilemez” diye cevap verilir). O’nun ilmiyle (ve bilgisi dâhilinde) olmadıkça, meyvelerden hiçbiri tomurcuklarından çıkamaz, hiçbir dişi de hâmile kalamaz ve doğuramaz. (Habîbim! Allâh-u Te‘âlâ’nın) o (şirk koşa)nlara nidâ edeceği günü de (devamlı hatırlat) ki: “Benim ortaklarım (olduğunu sandığınız bâtıl ilâhlarınız) neredeymiş?!” (diye onları azarladığı zaman) onlar: “(Bugün hakîkati görünce) biz Sana bildirdik ki; (Senin ortağın bulunduğuna dâir) içimizden (tanıklık edecek) hiçbir şâhit yoktur” dediler.
48﴿ Daha önce (dünyâda iken) sürekli tapmakta oldukları şeyler böylece onlardan uzaklaşıp kaybolmuştur ve onlar yakînen bilmiştirler ki, kendileri için (azaptan) hiçbir kaçış yeri yoktur.
49﴿ (Velîd ibnü Muğîre ve Utbe ibnü Rabî‘a gibi kâfir) insan(lar, geçim bolluğu ve sıhhat-ü âfiyet gibi) hayır(ları) istemekten (bıkmaz) usanmaz. (Biz ona isteklerinden bir kısmını verdiğimizde ise hamd-ü senâda bulunmaz.) Ama ona (geçim darlığı ve hastalık gibi bir) şer dokunursa, artık (o kâfir insan Allâh-u Te‘âlâ’nın fazl-u rahmetinden) tamâmen ümit kesicidir, üzerinde ümitsizlik eseri belirmiş (boynu bükük ve alçak görünümlü) biridir.
50﴿ Andolsun ki; (hastalık ve fakirlik gibi) kendisine dokunmuş olan bir zarardan sonra o (insa)na da Biz(im nezdimiz)den (sıhhat ve zenginlik gibi) bir rahmet tattıracak olsak, elbette muhakkak o (kâfir bu nîmeti Bizden bilerek şükredeceğine, kendinden bilerek ve elinden hiç çıkmayacağını zannederek): “İşte bu benim hakkımdır (çünkü ben buna çalışarak ulaştım, bunda Allâh’ın bir lütfu söz konusu değildir, dolayısıyla hiçbir sûrette elimden çıkacak bir şey değildir). Ben o (kıyâmet) ânı(nı) da var olacak bir şey olarak zannetmiyorum. Ama (farz edelim kıyâmet kopar da) Rabbime döndürülsem de, yemîn olsun ki; şüphesiz (dünyâdaki nîmetleri hak edip kazandığım gibi) O’nun nezdinde de o en güzel olan her şey elbette (yine) bana âittir” der. Artık andolsun ki; (dünyâda) yapmış oldukları (kötü) şeyleri(n gerçek yüzünü) o kâfir olmuş kimselere elbette (bir bir) haber vereceğiz ve yine yemîn olsun ki; elbette onlara (kurtulmaları mümkün olmayacak) çok büyük olan sert (ve şiddetli) bir azaptan (dolayı büyük acılar) tattıracağız.
51﴿ Yine Biz insana (sağlık ve bolluk gibi) nîmet(ler) verdiğimiz zaman (rahatlığa kapılarak Bize şükretmekten) yüz çevirir ve (kibrinden dolayı Bizim tâatımıza yanaşmayarak) yanını (ibâdetten) uzaklaştırır. Kendisine (hastalık ve fakirlik gibi) şer dokunduğunda ise artık (o insan) ziyâde uzun bir duâ (ve yakarış) sâhibidir.
52﴿ (Habîbim! Kur’ân’ı tenkit eden o zındıklara) de ki: “Gördünüz mü (söyleyin bana)! Eğer o (Kur’ân-ı Kerîm), Allâh nezdinden (gelmiş) olduysa, sonra yine de siz (inanmayı gerektiren bunca delîli göz ardı ederek) onu inkâr etmişseniz, kendisi son derece (haktan) uzak bir muhâlefet içerisinde bulunan (sizin gibi) kimse(ler)den daha dalâlette kim olabilir?!
53﴿ Yakında onlara (kendilerinin dışında olan yerlerin ve göklerin) ufuklar(ın)da (doğu-batı, kuzey-güney bu âlemin tüm köşe bucaklarında) ve kendi nefislerin(i taşıyan bedenlerin)de olan âyetlerimizi göstereceğiz de, netîcede onlara iyice belirecektir ki, gerçekten o (Kur’ân), hakkın ta kendisidir. (Habîbim!) Zâten senin Rabbinin; gerçekten de O (Allâh-u Sübhânehû)nun her şeye (hakkıyla şâhit olan bir) Şehîd olması (Kur’ân’ın ve ehlinin hak olduğuna delil olarak onlara) kesinlikle yeterli olmadı mı?! Müfessirlerin ekserîsine göre; burada geçen: “Âyetler”; Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e, halîfelerine ve sahâbesine nasip edilen fetihler olarak yorumlanmıştır ki buna göre; “Ufuklardaki âyetler” tâbiri; dünyâ kuruldu kurulalı hiçbir hükümdâra nasip olmayacak kadar kısa bir zaman içerisinde, doğu ve batıdaki birçok memleketin fethine delâlet etmekte; “Nefislerindeki âyetler” ifâdesi ise; kendi yaşadıkları Arap beldelerinin fetihlerine, özellikle de Mekke fethine işâret etmektedir. Mekke döneminde nâzil olan bir âyetin, çok kısa bir sürede İslâm’ın ve ehlinin bu şekilde kuvvet bulacağını bildirmesi ve bu müjdenin aynen gerçekleşmiş olması, elbette ki Kur’ân’ın hak oluşunun en büyük delillerindendir. Bâzı müfessirler de; “Ufuklardaki âyetler”i; Rumların, Acemleri birkaç sene içinde yeneceği husûsundaki gaybtan haber vermesi ile tefsir etmiş, bir de geçmiş ümmetlerin târihçelerini bildiren âyetlerle ayrıca Arş’tan ferşe insanın dışında gelişen hârikulâde olaylarla tefsir etmişlerdir. “Nefislerdeki âyetler”i ise; insan bedenindeki eşsiz sanatlarla tevil etmişlerdir ki, gerçekten de gerek bu âlemdeki nizam ve intizam, gerekse insanın yaratılışından bahseden âyet-i kerîmelerin mânâları, günümüze kadar gelişen vâsıtalarla yavaş yavaş daha ziyâde inkişâf etmiş, hele günümüzde, bâhusus insanın iç organları ve anne karnındaki gelişmesiyle ilgili olan mûcizeler artık Kur’ân’ın beyanlarına tıpatıp uygun şekilde açıkça görülmeye başlanmıştır. Dolayısıyla burada: “Yakında göstereceğiz” buyrulması dikkat çekidir. Kim bilir kıyâmet kopuncaya kadar Kur’ân’ın hak olduğunu ispat edecek daha nice mûcizeler açığa çıkacaktır!
54﴿ Âgâh olun ki; gerçekten o (müşrik ola)nlar (ölümlerinin ardından diriltilerek) Rablerine kavuşmaktan büyük bir şüphe içerisindedirler. Haberdâr olun ki; şüphesiz O (Allâh-u Te‘âlâ), her bir şeyi (kavrayıcı şekilde bilen bir) Muhît’tır.
سُورَةُ فُصِّلَتْ
الجزء ٢٥
٤٨١
اِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِۜ وَمَا تَخْرُجُ مِنْ ثَمَرَاتٍ مِنْ اَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ اَيْنَ شُرَكَٓاء۪يۙ قَالُٓوا اٰذَنَّاكَۙ مَا مِنَّا مِنْ شَه۪يدٍۚ ﴿٤٧
وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَدْعُونَ مِنْ قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُمْ مِنْ مَح۪يصٍ ﴿٤٨
لَا يَسْـَٔمُ الْاِنْسَانُ مِنْ دُعَٓاءِ الْخَيْرِۘ وَاِنْ مَسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُ۫سٌ قَنُوطٌ ﴿٤٩
وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ رَحْمَةً مِنَّا مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ هٰذَا ل۪يۙ وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُجِعْتُ اِلٰى رَبّ۪ٓي اِنَّ ل۪ي عِنْدَهُ لَلْحُسْنٰىۚ فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُواۘ وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَل۪يظٍ ﴿٥٠
وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَٓاءٍ عَر۪يضٍ ﴿٥١
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِه۪ مَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ ف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ ﴿٥٢
سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ ﴿٥٣
اَلَٓا اِنَّهُمْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓاءِ رَبِّهِمْۜ اَلَٓا اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطٌ ﴿٥٤
Fussilet Sûresi
481
Cuz 25
اِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِۜ وَمَا تَخْرُجُ مِنْ ثَمَرَاتٍ مِنْ اَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ اَيْنَ شُرَكَٓاء۪يۙ قَالُٓوا اٰذَنَّاكَۙ مَا مِنَّا مِنْ شَه۪يدٍۚ ﴿٤٧
47﴿ O (kıyâmet) ânın(ın ne zaman gerçekleşeceği) bilgisi (her Müslüman tarafından) ancak O (Allâh-u Azîmüşşâ)-na döndürülür (ve: “Onu Allâh-u Te‘âlâ’dan başka kimse bilemez” diye cevap verilir). O’nun ilmiyle (ve bilgisi dâhilinde) olmadıkça, meyvelerden hiçbiri tomurcuklarından çıkamaz, hiçbir dişi de hâmile kalamaz ve doğuramaz. (Habîbim! Allâh-u Te‘âlâ’nın) o (şirk koşa)nlara nidâ edeceği günü de (devamlı hatırlat) ki: “Benim ortaklarım (olduğunu sandığınız bâtıl ilâhlarınız) neredeymiş?!” (diye onları azarladığı zaman) onlar: “(Bugün hakîkati görünce) biz Sana bildirdik ki; (Senin ortağın bulunduğuna dâir) içimizden (tanıklık edecek) hiçbir şâhit yoktur” dediler.
وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَدْعُونَ مِنْ قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُمْ مِنْ مَح۪يصٍ ﴿٤٨
48﴿ Daha önce (dünyâda iken) sürekli tapmakta oldukları şeyler böylece onlardan uzaklaşıp kaybolmuştur ve onlar yakînen bilmiştirler ki, kendileri için (azaptan) hiçbir kaçış yeri yoktur.
لَا يَسْـَٔمُ الْاِنْسَانُ مِنْ دُعَٓاءِ الْخَيْرِۘ وَاِنْ مَسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُ۫سٌ قَنُوطٌ ﴿٤٩
49﴿ (Velîd ibnü Muğîre ve Utbe ibnü Rabî‘a gibi kâfir) insan(lar, geçim bolluğu ve sıhhat-ü âfiyet gibi) hayır(ları) istemekten (bıkmaz) usanmaz. (Biz ona isteklerinden bir kısmını verdiğimizde ise hamd-ü senâda bulunmaz.) Ama ona (geçim darlığı ve hastalık gibi bir) şer dokunursa, artık (o kâfir insan Allâh-u Te‘âlâ’nın fazl-u rahmetinden) tamâmen ümit kesicidir, üzerinde ümitsizlik eseri belirmiş (boynu bükük ve alçak görünümlü) biridir.
وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ رَحْمَةً مِنَّا مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ هٰذَا ل۪يۙ وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُجِعْتُ اِلٰى رَبّ۪ٓي اِنَّ ل۪ي عِنْدَهُ لَلْحُسْنٰىۚ فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُواۘ وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَل۪يظٍ ﴿٥٠
50﴿ Andolsun ki; (hastalık ve fakirlik gibi) kendisine dokunmuş olan bir zarardan sonra o (insa)na da Biz(im nezdimiz)den (sıhhat ve zenginlik gibi) bir rahmet tattıracak olsak, elbette muhakkak o (kâfir bu nîmeti Bizden bilerek şükredeceğine, kendinden bilerek ve elinden hiç çıkmayacağını zannederek): “İşte bu benim hakkımdır (çünkü ben buna çalışarak ulaştım, bunda Allâh’ın bir lütfu söz konusu değildir, dolayısıyla hiçbir sûrette elimden çıkacak bir şey değildir). Ben o (kıyâmet) ânı(nı) da var olacak bir şey olarak zannetmiyorum. Ama (farz edelim kıyâmet kopar da) Rabbime döndürülsem de, yemîn olsun ki; şüphesiz (dünyâdaki nîmetleri hak edip kazandığım gibi) O’nun nezdinde de o en güzel olan her şey elbette (yine) bana âittir” der. Artık andolsun ki; (dünyâda) yapmış oldukları (kötü) şeyleri(n gerçek yüzünü) o kâfir olmuş kimselere elbette (bir bir) haber vereceğiz ve yine yemîn olsun ki; elbette onlara (kurtulmaları mümkün olmayacak) çok büyük olan sert (ve şiddetli) bir azaptan (dolayı büyük acılar) tattıracağız.
وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَٓاءٍ عَر۪يضٍ ﴿٥١
51﴿ Yine Biz insana (sağlık ve bolluk gibi) nîmet(ler) verdiğimiz zaman (rahatlığa kapılarak Bize şükretmekten) yüz çevirir ve (kibrinden dolayı Bizim tâatımıza yanaşmayarak) yanını (ibâdetten) uzaklaştırır. Kendisine (hastalık ve fakirlik gibi) şer dokunduğunda ise artık (o insan) ziyâde uzun bir duâ (ve yakarış) sâhibidir.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِه۪ مَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ ف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ ﴿٥٢
52﴿ (Habîbim! Kur’ân’ı tenkit eden o zındıklara) de ki: “Gördünüz mü (söyleyin bana)! Eğer o (Kur’ân-ı Kerîm), Allâh nezdinden (gelmiş) olduysa, sonra yine de siz (inanmayı gerektiren bunca delîli göz ardı ederek) onu inkâr etmişseniz, kendisi son derece (haktan) uzak bir muhâlefet içerisinde bulunan (sizin gibi) kimse(ler)den daha dalâlette kim olabilir?!
سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ ﴿٥٣
53﴿ Yakında onlara (kendilerinin dışında olan yerlerin ve göklerin) ufuklar(ın)da (doğu-batı, kuzey-güney bu âlemin tüm köşe bucaklarında) ve kendi nefislerin(i taşıyan bedenlerin)de olan âyetlerimizi göstereceğiz de, netîcede onlara iyice belirecektir ki, gerçekten o (Kur’ân), hakkın ta kendisidir. (Habîbim!) Zâten senin Rabbinin; gerçekten de O (Allâh-u Sübhânehû)nun her şeye (hakkıyla şâhit olan bir) Şehîd olması (Kur’ân’ın ve ehlinin hak olduğuna delil olarak onlara) kesinlikle yeterli olmadı mı?! Müfessirlerin ekserîsine göre; burada geçen: “Âyetler”; Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e, halîfelerine ve sahâbesine nasip edilen fetihler olarak yorumlanmıştır ki buna göre; “Ufuklardaki âyetler” tâbiri; dünyâ kuruldu kurulalı hiçbir hükümdâra nasip olmayacak kadar kısa bir zaman içerisinde, doğu ve batıdaki birçok memleketin fethine delâlet etmekte; “Nefislerindeki âyetler” ifâdesi ise; kendi yaşadıkları Arap beldelerinin fetihlerine, özellikle de Mekke fethine işâret etmektedir. Mekke döneminde nâzil olan bir âyetin, çok kısa bir sürede İslâm’ın ve ehlinin bu şekilde kuvvet bulacağını bildirmesi ve bu müjdenin aynen gerçekleşmiş olması, elbette ki Kur’ân’ın hak oluşunun en büyük delillerindendir. Bâzı müfessirler de; “Ufuklardaki âyetler”i; Rumların, Acemleri birkaç sene içinde yeneceği husûsundaki gaybtan haber vermesi ile tefsir etmiş, bir de geçmiş ümmetlerin târihçelerini bildiren âyetlerle ayrıca Arş’tan ferşe insanın dışında gelişen hârikulâde olaylarla tefsir etmişlerdir. “Nefislerdeki âyetler”i ise; insan bedenindeki eşsiz sanatlarla tevil etmişlerdir ki, gerçekten de gerek bu âlemdeki nizam ve intizam, gerekse insanın yaratılışından bahseden âyet-i kerîmelerin mânâları, günümüze kadar gelişen vâsıtalarla yavaş yavaş daha ziyâde inkişâf etmiş, hele günümüzde, bâhusus insanın iç organları ve anne karnındaki gelişmesiyle ilgili olan mûcizeler artık Kur’ân’ın beyanlarına tıpatıp uygun şekilde açıkça görülmeye başlanmıştır. Dolayısıyla burada: “Yakında göstereceğiz” buyrulması dikkat çekidir. Kim bilir kıyâmet kopuncaya kadar Kur’ân’ın hak olduğunu ispat edecek daha nice mûcizeler açığa çıkacaktır!
اَلَٓا اِنَّهُمْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓاءِ رَبِّهِمْۜ اَلَٓا اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطٌ ﴿٥٤
54﴿ Âgâh olun ki; gerçekten o (müşrik ola)nlar (ölümlerinin ardından diriltilerek) Rablerine kavuşmaktan büyük bir şüphe içerisindedirler. Haberdâr olun ki; şüphesiz O (Allâh-u Te‘âlâ), her bir şeyi (kavrayıcı şekilde bilen bir) Muhît’tır.