v02.01.25 Geliştirme Notları
Enbiyâ Sûresi
328
Cuz 17
82﴿ (Habîbim!) İşte sana! Şeytanlardan öylelerini de (ona itâatkâr kılmıştık) ki; onun (emrini yerine getirmek) için (en derin denizlerin diplerine) dalgıçlık yap(ıp inci ve mercan gibi mücevherler çıkar)maktaydılar ve (kaleler, heykeller, köşkler, saraylar, havuz büyüklüğünde leğenler ve sâbit kazanlar gibi) bundan başka (sanat hârikası) birçok iş yapmaktaydılar. Zâten Biz (onun emrinden çıkmamaları ve insanlara saldırarak fesat çıkarmamaları için) onları koruy(up zaptederek gözetim altında tut)anlar olmuştuk.
83﴿ (Habîbim!) Eyyûb’ü(n yaşadığı şu önemli hâdiseyi) de (ümmetine bahset)! O zamânı (özellikle anlat) ki; kendisi (şiddetli bir hastalığa tutulmuş da, senelerce sabrettikten sonra artık namaza kalkacak güç bulamayınca) Rabbine (duâ ve) çağrıda bulunmuştu ki: “Gerçekten ben; (bedenime âit) bir zarar dokundu bana! Ama ancak Sen acıyanların en merhametlisisin.”
84﴿ Biz hemen o(nun duâsı)na tam bir icâbette bulunmuş ve kendisinde bulunan (bedenî) zararı aç(ıp kaldır)mıştık. Tarafımızdan büyük bir rahmet (eseri açıklamak) ve ibâdet edenler için bir öğüt (ve sabır örneği) olsun diye de (ölmüş olan çocuklarını diriltip, yaşlanmış olan eşini de gençleştirerek) âilesini ve onlarla birlikte (bir o kadar daha evlât ve torun bağışlayarak) onların bir mislini de ona (geri) vermiştik.
85﴿ (Habîbim! İbrâhîm oğlu) İsmâ‘îl’i de, (Şîs oğlu) İdrîs’i de, (Eyyûb oğlu) Zülkifl’i de (ümmetine anlat)! Her biri (dînî sorumlulukların zorluklarına ve hayâtın ağır şartlarına) sabreden kimselerdendi.
86﴿ Ayrıca Biz onları (dünyâda) rahmetimiz(in eseri olan peygamberlik nîmetine mazhar olanlar arasına, âhirette ise rahmet mahallimiz olan cennet)in içine girdirdik. Gerçekten onlar (iyi hâllerine hiçbir bozukluk bulaşmamış) sâlih kimselerdendi.
87﴿ (Habîbim! Balığın içinde kalması hasebiyle lâkabı) Zünnûn (olan Yûnus kulumuz)u da (ümmetine bahset). O zamânı (özellikle anlat) ki; kendisi (uzun süre dâvetle meşgul olmasına rağmen ümmetinin şirkte ısrârıyla karşılaşınca Allâh için gazaplanmış ve ümmetini terk etmesinin kendisine bir sorumluluk getirmeyeceğini sanarak Allâh için) çok gazaplanmış bir hâlde (Allâh-u Te‘âlâ’dan izin beklemeksizin onları bırakıp) gitmişti de, Bizim kendisine aslâ darlık (ve sıkıntı) vermeyeceğimizi sanmıştı. Nihâyet o (bindiği gemide çekilen kurâ netîcesinde denize atıldıktan sonra kendisini yutan balığın karnındaki karanlık yerde, bir de denizin ve gecenin) karanlıklar(ı) içerisinde (Bize yalvararak): “Senden başka hiçbir ilâh yoktur! (Haksız yere bir kuluna belâ vermekten ve beni kurtarmak dâhil herhangi bir şeyden âciz kalmaktan) Seni tesbîh ile (tenzîh eder ve uzak tutarım)! Gerçekten ben (Senden izinsiz ümmetimi bırakıp hicret ederek kendimi tehlikeye arz ettiğim için nefsine yazık eden) zâlimlerden oldum” diye seslendi.
88﴿ Biz de hemen o(nun duâsı)na tamâmen icâbet ettik de kendisini (taşıyan balığa: “Onu hazmetme, bir zaman sonra sâhile bırak” diye emrederek onu) o sıkıntıdan kurtardık. (Habîbim!) İşte sana! (Duâlarında ihlâslı olan) o müminleri de ancak böylece (güçlü bir yardıma mazhar kılarak tüm kederlerinden) kurtarırız. Tefsirlerde zikredildiği üzere; Yûnus (Aleyhisselâm) kendi kavminin îmânsızlığına kızarak onları terk ettiği zaman deniz kenarında yolculuğa hazırlanmış bir gemi görünce ona bindi. Biraz gittikten sonra denizin ortasında dalgalara mâruz kalan gemi batacak hâle geldi. Gemiyi idâre edenler: “Demek aramızda efendisinden kaçmış bir köle var ki bu durumla karşılaştık ama çekilecek bir kurâ onun kim olduğunu meydana çıkarır. Âdetimiz üzere kur‘a çekeriz, kime çıkarsa onu denize atarız” dediler. Üç seferinde de kurâ Yûnus (Aleyhisselâm)a çıkınca onu denize attılar. Derken bir balık gelerek onu yuttu. Allâh-u Te‘âlâ o balığa: “Ben seni ona hapishâne yaptım, onu sana yemek yapmadım. Sakın ne etini ye, ne kemiğini kır, ona kıl kadar bile eziyet etme” diye vahyetti. Yûnus (Aleyhisselâm) dört saatle, kırk gün arasında değişen farklı rivâyetlere göre balığın karnında tesbîhle meşgul olduktan sonra duâsı kabûl edilerek, derisi incelmiş bir hâlde sâhile bırakıldı. Hemen yanında bitirilen bir kabak ağacının gölgesine sığınıp, ürününden yedi, sabah akşam kendisine gelen bir ceylanın sütünü içerek de kuvveti yerine geldi. Sonra kavmine döndüğünde onları topluca îmân etmiş bir hâlde buldu. (el-Âlûsî, es-Sâvî)
89﴿ (Habîbim!) Zekeriyyâ’yı da (ümmetine bahset)! O zamânı (özellikle anlat) ki; kendisi (çocuğu olmadığı için arkasında hayırlı bir halef bırakamayacağına çok üzülmüş ve) Rabbine: “Ey Rabbim! Sen beni (ardımdan yoluma sâhip çıkacak bir çocucuğum olmadan) tek (başına kalmış) biri olarak bırakma. (Ama sen böyle takdir buyurduysan elbette buna da râzıyım.) Zâten ancak Sen (ardımda bırakacağım) vârislerin hayırlısısın” diye nidâ etmişti.
90﴿ Biz de hemen o(nun duâsı)na tamâmen icâbet ettik ve kendisine Yahyâ’yı bahşettik, eşini de (kısırlığının ardından doğurmaya müsâit hâle getirerek) onun (yararlanması) için elverişli kıldık. Onlar şüphesiz ki kendileri hayırlarda sürekli koşuşur idiler, bir de onlar (mükâfâtımıza karşı) çok rağbet (güçlü bir istek) ve (azâbımızdan) büyük bir korkuyla Bize yalvarmaktaydılar. Zâten onlar sâdece Bize karşı (eğilen, yalvarıp boyun eğen ve sürekli korku taşıyan) huşû sâhibi kimselerdi. (Bu yüzden dara düştüklerinde yaptıkları duâların kabûl eserini hemen gördüler.)
سُورَةُ الْاَنْبِيَاءِ
الجزء ١٧
٣٢٨
وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذٰلِكَۚ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَۙ ﴿٨٢
وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ ﴿٨٣
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ ﴿٨٤
وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا الْكِفْلِۜ كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ ﴿٨٥
وَاَدْخَلْنَاهُمْ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿٨٦
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ ﴿٨٧
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۜ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿٨٨
وَزَكَرِيَّٓا اِذْ نَادٰى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْن۪ي فَرْدًا وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَۚ ﴿٨٩
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۘ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيٰى وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًاۜ وَكَانُوا لَنَا خَاشِع۪ينَ ﴿٩٠
Enbiyâ Sûresi
328
Cuz 17
وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذٰلِكَۚ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَۙ ﴿٨٢
82﴿ (Habîbim!) İşte sana! Şeytanlardan öylelerini de (ona itâatkâr kılmıştık) ki; onun (emrini yerine getirmek) için (en derin denizlerin diplerine) dalgıçlık yap(ıp inci ve mercan gibi mücevherler çıkar)maktaydılar ve (kaleler, heykeller, köşkler, saraylar, havuz büyüklüğünde leğenler ve sâbit kazanlar gibi) bundan başka (sanat hârikası) birçok iş yapmaktaydılar. Zâten Biz (onun emrinden çıkmamaları ve insanlara saldırarak fesat çıkarmamaları için) onları koruy(up zaptederek gözetim altında tut)anlar olmuştuk.
وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ ﴿٨٣
83﴿ (Habîbim!) Eyyûb’ü(n yaşadığı şu önemli hâdiseyi) de (ümmetine bahset)! O zamânı (özellikle anlat) ki; kendisi (şiddetli bir hastalığa tutulmuş da, senelerce sabrettikten sonra artık namaza kalkacak güç bulamayınca) Rabbine (duâ ve) çağrıda bulunmuştu ki: “Gerçekten ben; (bedenime âit) bir zarar dokundu bana! Ama ancak Sen acıyanların en merhametlisisin.”
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ ﴿٨٤
84﴿ Biz hemen o(nun duâsı)na tam bir icâbette bulunmuş ve kendisinde bulunan (bedenî) zararı aç(ıp kaldır)mıştık. Tarafımızdan büyük bir rahmet (eseri açıklamak) ve ibâdet edenler için bir öğüt (ve sabır örneği) olsun diye de (ölmüş olan çocuklarını diriltip, yaşlanmış olan eşini de gençleştirerek) âilesini ve onlarla birlikte (bir o kadar daha evlât ve torun bağışlayarak) onların bir mislini de ona (geri) vermiştik.
وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا الْكِفْلِۜ كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ ﴿٨٥
85﴿ (Habîbim! İbrâhîm oğlu) İsmâ‘îl’i de, (Şîs oğlu) İdrîs’i de, (Eyyûb oğlu) Zülkifl’i de (ümmetine anlat)! Her biri (dînî sorumlulukların zorluklarına ve hayâtın ağır şartlarına) sabreden kimselerdendi.
وَاَدْخَلْنَاهُمْ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿٨٦
86﴿ Ayrıca Biz onları (dünyâda) rahmetimiz(in eseri olan peygamberlik nîmetine mazhar olanlar arasına, âhirette ise rahmet mahallimiz olan cennet)in içine girdirdik. Gerçekten onlar (iyi hâllerine hiçbir bozukluk bulaşmamış) sâlih kimselerdendi.
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ ﴿٨٧
87﴿ (Habîbim! Balığın içinde kalması hasebiyle lâkabı) Zünnûn (olan Yûnus kulumuz)u da (ümmetine bahset). O zamânı (özellikle anlat) ki; kendisi (uzun süre dâvetle meşgul olmasına rağmen ümmetinin şirkte ısrârıyla karşılaşınca Allâh için gazaplanmış ve ümmetini terk etmesinin kendisine bir sorumluluk getirmeyeceğini sanarak Allâh için) çok gazaplanmış bir hâlde (Allâh-u Te‘âlâ’dan izin beklemeksizin onları bırakıp) gitmişti de, Bizim kendisine aslâ darlık (ve sıkıntı) vermeyeceğimizi sanmıştı. Nihâyet o (bindiği gemide çekilen kurâ netîcesinde denize atıldıktan sonra kendisini yutan balığın karnındaki karanlık yerde, bir de denizin ve gecenin) karanlıklar(ı) içerisinde (Bize yalvararak): “Senden başka hiçbir ilâh yoktur! (Haksız yere bir kuluna belâ vermekten ve beni kurtarmak dâhil herhangi bir şeyden âciz kalmaktan) Seni tesbîh ile (tenzîh eder ve uzak tutarım)! Gerçekten ben (Senden izinsiz ümmetimi bırakıp hicret ederek kendimi tehlikeye arz ettiğim için nefsine yazık eden) zâlimlerden oldum” diye seslendi.
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۜ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿٨٨
88﴿ Biz de hemen o(nun duâsı)na tamâmen icâbet ettik de kendisini (taşıyan balığa: “Onu hazmetme, bir zaman sonra sâhile bırak” diye emrederek onu) o sıkıntıdan kurtardık. (Habîbim!) İşte sana! (Duâlarında ihlâslı olan) o müminleri de ancak böylece (güçlü bir yardıma mazhar kılarak tüm kederlerinden) kurtarırız. Tefsirlerde zikredildiği üzere; Yûnus (Aleyhisselâm) kendi kavminin îmânsızlığına kızarak onları terk ettiği zaman deniz kenarında yolculuğa hazırlanmış bir gemi görünce ona bindi. Biraz gittikten sonra denizin ortasında dalgalara mâruz kalan gemi batacak hâle geldi. Gemiyi idâre edenler: “Demek aramızda efendisinden kaçmış bir köle var ki bu durumla karşılaştık ama çekilecek bir kurâ onun kim olduğunu meydana çıkarır. Âdetimiz üzere kur‘a çekeriz, kime çıkarsa onu denize atarız” dediler. Üç seferinde de kurâ Yûnus (Aleyhisselâm)a çıkınca onu denize attılar. Derken bir balık gelerek onu yuttu. Allâh-u Te‘âlâ o balığa: “Ben seni ona hapishâne yaptım, onu sana yemek yapmadım. Sakın ne etini ye, ne kemiğini kır, ona kıl kadar bile eziyet etme” diye vahyetti. Yûnus (Aleyhisselâm) dört saatle, kırk gün arasında değişen farklı rivâyetlere göre balığın karnında tesbîhle meşgul olduktan sonra duâsı kabûl edilerek, derisi incelmiş bir hâlde sâhile bırakıldı. Hemen yanında bitirilen bir kabak ağacının gölgesine sığınıp, ürününden yedi, sabah akşam kendisine gelen bir ceylanın sütünü içerek de kuvveti yerine geldi. Sonra kavmine döndüğünde onları topluca îmân etmiş bir hâlde buldu. (el-Âlûsî, es-Sâvî)
وَزَكَرِيَّٓا اِذْ نَادٰى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْن۪ي فَرْدًا وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَۚ ﴿٨٩
89﴿ (Habîbim!) Zekeriyyâ’yı da (ümmetine bahset)! O zamânı (özellikle anlat) ki; kendisi (çocuğu olmadığı için arkasında hayırlı bir halef bırakamayacağına çok üzülmüş ve) Rabbine: “Ey Rabbim! Sen beni (ardımdan yoluma sâhip çıkacak bir çocucuğum olmadan) tek (başına kalmış) biri olarak bırakma. (Ama sen böyle takdir buyurduysan elbette buna da râzıyım.) Zâten ancak Sen (ardımda bırakacağım) vârislerin hayırlısısın” diye nidâ etmişti.
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۘ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيٰى وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًاۜ وَكَانُوا لَنَا خَاشِع۪ينَ ﴿٩٠
90﴿ Biz de hemen o(nun duâsı)na tamâmen icâbet ettik ve kendisine Yahyâ’yı bahşettik, eşini de (kısırlığının ardından doğurmaya müsâit hâle getirerek) onun (yararlanması) için elverişli kıldık. Onlar şüphesiz ki kendileri hayırlarda sürekli koşuşur idiler, bir de onlar (mükâfâtımıza karşı) çok rağbet (güçlü bir istek) ve (azâbımızdan) büyük bir korkuyla Bize yalvarmaktaydılar. Zâten onlar sâdece Bize karşı (eğilen, yalvarıp boyun eğen ve sürekli korku taşıyan) huşû sâhibi kimselerdi. (Bu yüzden dara düştüklerinde yaptıkları duâların kabûl eserini hemen gördüler.)