v02.01.25 Geliştirme Notları
Kehf Sûresi
302
Cuz 16
84﴿ (Allâh-u Te‘âlâ onun hakkında buyuruyor ki:) Şüphesiz Biz ona yer(yüzün)de güç ve imkân vermiştik ve Biz ona (saltanatını hâkim kılması için onu maksadına ulaştıracak; ilim, kudret ve âlet-edevât gibi) her bir şeyden (istifâde edeceği) bir sebep vermiştik.
85﴿ O da (batıya ulaşmak istediğinde) bir sebebe tâbi oldu (da oraya gidecek yola koyuldu).
86﴿ Nihâyet o (Zülkarneyn (Aleyhisselâm)), güneşin battığı (yönden) yer(yüzünün bittiği sâhil)e ulaştığı zaman, onu kara balçıklı (kızgın) bir göze (gibi görünen ufuk cihetin)de batar hâlde buldu ve onun yanında (hayvan derilerini kendilerine elbise yapmış) bir kavme rastladı. Biz (orada karşılaştığı kâfir topluma nasıl davranacağı husûsunda kendisine) buyurduk ki: “Ey Zülkarneyn! Ya (kâfirlikleri yüzünden cezâyı hak ettikleri için onları öldürerek) azap etmen ya da kendileri hakkında (hidâyeti öğretme ve doğru yola irşâd kabîlinden) bir güzellik edinmen (arasında seni serbest bıraktık).”
87﴿ (Zülkarneyn (Aleyhisselâm) o toplumu İslâm’a dâvet etmeyi tercih ederek) dedi ki: “Şimdi kim (benim dâvetime rağmen inkârda ısrâr ederek nefsine) zulmetmiş ise muhakkak biz (öldürme cezâsıyla) ona azap edeceğiz. Sonra o (âhirette), Rabbine döndürülecek de, O da ona (eşi benzeri görülmemiş çok dehşetli) bilinmedik büyük bir azaplandırma ile azap edecektir.
88﴿ Ama kim îmân etmiş ve (onun gerektirdiği şekilde) sâlih ameller işlemişse, ona da tam bir mükâfatlandırma (yapmak sûreti) ile o en güzel olan (cennetten ibâret çok değerli bir) şey vardır. Biz de ona (zor gelecek teklifler yapmayıp) em(i)r(ler)imizden şüphesiz kolaylığın ta kendisi olan bir şey söyleyeceğiz.”
89﴿ Sonra o (doğuya ulaşmak isteyince yine) bir sebebe tâbi ol(mak üzere oraya gidecek yola koyul)du.
90﴿ Netîcede güneşin doğduğu (vakit dünyâda ilk vurduğu) yere vardığı zaman onu öyle bir toplum üzerine doğar bir hâlde buldu ki, onlar için onun önünde (ne dağ, ne ağaç, ne de elbise gibi) hiçbir örtü yaratmamıştık.
91﴿ (Habîbim!) İşte sana! (Zülkarneyn (Aleyhisselâm)ın durumu) böylece (ilginç)dir! Zâten muhakkak onun yanında bulunan (araç-gereçleri, kullanması gereken tüm sebepleri ve ordu)ları(nın görünen ve görünmeyen tüm hâllerini yalnızca) Biz ilmen kuşatmıştık. (Zîrâ sâhip olduğu imkânları Bizden başkası bilememiştir.)
92﴿ Sonra yine o (doğuyla batı arasında, doğudan kuzeye doğru üçüncü bir yola girerek maksadına ulaştıracak) başka bir sebep izledi.
93﴿ Nihâyet (aralarına sed yapacağı) o iki dağın arasına ulaştığı zaman o ikisinin önünde öyle bir toplum buldu ki, onlar (dillerinin garipliği ve akıllarının kıtlığı yüzünden) hiçbir söz anlamaya yanaşmıyorlardı.
94﴿ (Oranın halkı) dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye’cûc ve Me’cûc (isimli iki kabîlenin mensupları) bu toprakta (katliâm, tahrîbât ve ekinleri telef etmek sûretiyle) fesat çıkaran kimselerdir. Artık bizimle onlar arasında (bize saldırmalarını engelleyecek) bir sed yapmana karşılık sana bir vergi verelim mi?”
95﴿ (Zülkarneyn (Aleyhisselâm) onlara cevâben) dedi ki: “Rabbimin beni içerisinde yerleştirmiş olduğu (mallar, mülkler, sebepler ve âlet-edevât gibi gerekli) şeyler (sizin bana teklif ettiğiniz ücretten) çok hayırlıdır. Öyleyse siz bana (parayla değil de) bir kuvvet (ve insan gücüyle ayrıca güzel sanat becerisi) ile yardım edin de sizin aranız ile onların arasında (istediğinizden daha) sağlam bir sed yapayım.
96﴿ (Sonra Zülkarneyn (Aleyhisselâm) dedi ki: “Hadi bakayım) bana büyük demir parçaları getirin.” (Onlar da onun bu sözlerinden sonra dediğini yaptılar. Böylece o yavaş yavaş demir kütlelerini dizmeye başladı.) Nihâyet (dağların) karşılıklı iki kenarın arasını düzlediğinde: “(Körüklerle demir parçalarına) üfleyin” dedi. (Onların üflemesi) netîce(sin)de onu (kızgın) bir ateş (hâlin)e çevirdiği zaman (o işte çalışanlara): “Getirin bana da, onun üzerine erimiş bir bakır dökeyim” dedi.
97﴿ (Onlar söylenenleri harfiyyen yapınca o sed iyice lehimlenerek sert bir dağ hâline geliverdi. Derken Ye’cûc ve Me’cûc gelip onu delmek ve üstüne tırmanmak istedilerse de) artık onlar onun üstüne çıkmaya da güç yetiremediler, onu azıcık delmeye de en ufak bir imkân bulamadılar.
سُورَةُ الْكَهْفِ
الجزء ١٦
٣٠٢
اِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْاَرْضِ وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًاۙ ﴿٨٤
فَاَتْبَعَ سَبَبًا ﴿٨٥
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًاۜ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِمَّٓا اَنْ تُعَذِّبَ وَاِمَّٓا اَنْ تَتَّخِذَ ف۪يهِمْ حُسْنًا ﴿٨٦
قَالَ اَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ اِلٰى رَبِّه۪ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا ﴿٨٧
وَاَمَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَٓاءًۨ الْحُسْنٰىۚ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ اَمْرِنَا يُسْرًاۜ ﴿٨٨
ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا ﴿٨٩
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْرًاۙ ﴿٩٠
كَذٰلِكَۜ وَقَدْ اَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا ﴿٩١
ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا ﴿٩٢
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًاۙ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا ﴿٩٣
قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلٰٓى اَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا ﴿٩٤
قَالَ مَا مَكَّنّ۪ي ف۪يهِ رَبّ۪ي خَيْرٌ فَاَع۪ينُون۪ي بِقُوَّةٍ اَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًاۙ ﴿٩٥
اٰتُون۪ي زُبَرَ الْحَد۪يدِۜ حَتّٰٓى اِذَا سَاوٰى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انْفُخُواۜ حَتّٰٓى اِذَا جَعَلَهُ نَارًاۙ قَالَ اٰتُون۪ٓي اُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًاۜ ﴿٩٦
فَمَا اسْطَاعُٓوا اَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا ﴿٩٧
Kehf Sûresi
302
Cuz 16
اِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْاَرْضِ وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًاۙ ﴿٨٤
84﴿ (Allâh-u Te‘âlâ onun hakkında buyuruyor ki:) Şüphesiz Biz ona yer(yüzün)de güç ve imkân vermiştik ve Biz ona (saltanatını hâkim kılması için onu maksadına ulaştıracak; ilim, kudret ve âlet-edevât gibi) her bir şeyden (istifâde edeceği) bir sebep vermiştik.
فَاَتْبَعَ سَبَبًا ﴿٨٥
85﴿ O da (batıya ulaşmak istediğinde) bir sebebe tâbi oldu (da oraya gidecek yola koyuldu).
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًاۜ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِمَّٓا اَنْ تُعَذِّبَ وَاِمَّٓا اَنْ تَتَّخِذَ ف۪يهِمْ حُسْنًا ﴿٨٦
86﴿ Nihâyet o (Zülkarneyn (Aleyhisselâm)), güneşin battığı (yönden) yer(yüzünün bittiği sâhil)e ulaştığı zaman, onu kara balçıklı (kızgın) bir göze (gibi görünen ufuk cihetin)de batar hâlde buldu ve onun yanında (hayvan derilerini kendilerine elbise yapmış) bir kavme rastladı. Biz (orada karşılaştığı kâfir topluma nasıl davranacağı husûsunda kendisine) buyurduk ki: “Ey Zülkarneyn! Ya (kâfirlikleri yüzünden cezâyı hak ettikleri için onları öldürerek) azap etmen ya da kendileri hakkında (hidâyeti öğretme ve doğru yola irşâd kabîlinden) bir güzellik edinmen (arasında seni serbest bıraktık).”
قَالَ اَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ اِلٰى رَبِّه۪ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا ﴿٨٧
87﴿ (Zülkarneyn (Aleyhisselâm) o toplumu İslâm’a dâvet etmeyi tercih ederek) dedi ki: “Şimdi kim (benim dâvetime rağmen inkârda ısrâr ederek nefsine) zulmetmiş ise muhakkak biz (öldürme cezâsıyla) ona azap edeceğiz. Sonra o (âhirette), Rabbine döndürülecek de, O da ona (eşi benzeri görülmemiş çok dehşetli) bilinmedik büyük bir azaplandırma ile azap edecektir.
وَاَمَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَٓاءًۨ الْحُسْنٰىۚ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ اَمْرِنَا يُسْرًاۜ ﴿٨٨
88﴿ Ama kim îmân etmiş ve (onun gerektirdiği şekilde) sâlih ameller işlemişse, ona da tam bir mükâfatlandırma (yapmak sûreti) ile o en güzel olan (cennetten ibâret çok değerli bir) şey vardır. Biz de ona (zor gelecek teklifler yapmayıp) em(i)r(ler)imizden şüphesiz kolaylığın ta kendisi olan bir şey söyleyeceğiz.”
ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا ﴿٨٩
89﴿ Sonra o (doğuya ulaşmak isteyince yine) bir sebebe tâbi ol(mak üzere oraya gidecek yola koyul)du.
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْرًاۙ ﴿٩٠
90﴿ Netîcede güneşin doğduğu (vakit dünyâda ilk vurduğu) yere vardığı zaman onu öyle bir toplum üzerine doğar bir hâlde buldu ki, onlar için onun önünde (ne dağ, ne ağaç, ne de elbise gibi) hiçbir örtü yaratmamıştık.
كَذٰلِكَۜ وَقَدْ اَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا ﴿٩١
91﴿ (Habîbim!) İşte sana! (Zülkarneyn (Aleyhisselâm)ın durumu) böylece (ilginç)dir! Zâten muhakkak onun yanında bulunan (araç-gereçleri, kullanması gereken tüm sebepleri ve ordu)ları(nın görünen ve görünmeyen tüm hâllerini yalnızca) Biz ilmen kuşatmıştık. (Zîrâ sâhip olduğu imkânları Bizden başkası bilememiştir.)
ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا ﴿٩٢
92﴿ Sonra yine o (doğuyla batı arasında, doğudan kuzeye doğru üçüncü bir yola girerek maksadına ulaştıracak) başka bir sebep izledi.
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًاۙ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا ﴿٩٣
93﴿ Nihâyet (aralarına sed yapacağı) o iki dağın arasına ulaştığı zaman o ikisinin önünde öyle bir toplum buldu ki, onlar (dillerinin garipliği ve akıllarının kıtlığı yüzünden) hiçbir söz anlamaya yanaşmıyorlardı.
قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلٰٓى اَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا ﴿٩٤
94﴿ (Oranın halkı) dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye’cûc ve Me’cûc (isimli iki kabîlenin mensupları) bu toprakta (katliâm, tahrîbât ve ekinleri telef etmek sûretiyle) fesat çıkaran kimselerdir. Artık bizimle onlar arasında (bize saldırmalarını engelleyecek) bir sed yapmana karşılık sana bir vergi verelim mi?”
قَالَ مَا مَكَّنّ۪ي ف۪يهِ رَبّ۪ي خَيْرٌ فَاَع۪ينُون۪ي بِقُوَّةٍ اَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًاۙ ﴿٩٥
95﴿ (Zülkarneyn (Aleyhisselâm) onlara cevâben) dedi ki: “Rabbimin beni içerisinde yerleştirmiş olduğu (mallar, mülkler, sebepler ve âlet-edevât gibi gerekli) şeyler (sizin bana teklif ettiğiniz ücretten) çok hayırlıdır. Öyleyse siz bana (parayla değil de) bir kuvvet (ve insan gücüyle ayrıca güzel sanat becerisi) ile yardım edin de sizin aranız ile onların arasında (istediğinizden daha) sağlam bir sed yapayım.
اٰتُون۪ي زُبَرَ الْحَد۪يدِۜ حَتّٰٓى اِذَا سَاوٰى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انْفُخُواۜ حَتّٰٓى اِذَا جَعَلَهُ نَارًاۙ قَالَ اٰتُون۪ٓي اُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًاۜ ﴿٩٦
96﴿ (Sonra Zülkarneyn (Aleyhisselâm) dedi ki: “Hadi bakayım) bana büyük demir parçaları getirin.” (Onlar da onun bu sözlerinden sonra dediğini yaptılar. Böylece o yavaş yavaş demir kütlelerini dizmeye başladı.) Nihâyet (dağların) karşılıklı iki kenarın arasını düzlediğinde: “(Körüklerle demir parçalarına) üfleyin” dedi. (Onların üflemesi) netîce(sin)de onu (kızgın) bir ateş (hâlin)e çevirdiği zaman (o işte çalışanlara): “Getirin bana da, onun üzerine erimiş bir bakır dökeyim” dedi.
فَمَا اسْطَاعُٓوا اَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا ﴿٩٧
97﴿ (Onlar söylenenleri harfiyyen yapınca o sed iyice lehimlenerek sert bir dağ hâline geliverdi. Derken Ye’cûc ve Me’cûc gelip onu delmek ve üstüne tırmanmak istedilerse de) artık onlar onun üstüne çıkmaya da güç yetiremediler, onu azıcık delmeye de en ufak bir imkân bulamadılar.