v02.01.25 Geliştirme Notları
Yûnus Sûresi
218
Cuz 11
89﴿ (Allâh-u Te‘âlâ, Mûsâ ve Hârûn (Aleyhimesselâm)ın bu niyazlarına karşılık:) “İkinizin de duâsı muhakkak kabûl olunmuştur. Öyleyse siz (emirlerimi tutmaya devâm ederek ve dâvet vazîfenizi sürdürerek) istikāmet üzere (sâbit) olun ve sakın ha o (câhil) kimselerin yoluna uy(up da Rabbinize tevekkülü terk ederek duânın kabûl eserini acele istemeye kalkış)mayın ki onlar (Allâh-u Te‘âlâ’nın hükümlerindeki hikmetleri) bilmezler” buyurdu.
90﴿ Biz de İsrâîloğullarına o (Kızıl)denizi geçirdik; hemen Firavun ve orduları büyük bir zulümde bulunmak ve tam bir saldırı yapmak için onları izledi. Nihâyet o (denizin dalgaları altında kalan Firavu)na boğulma (belirtileri) ulaşınca: “Şüphesiz ben şu hakîkate gerçekten îmân ettim ki; İsrâîloğullarının Kendisine îmân etmiş olduğu o Zâttan başka hiçbir ilâh yoktur! Ben de (kendilerini Allâh’a teslim etmiş olan) Müslümanlardanım” dedi.
91﴿ (O zaman kendisine denildi ki:) “Şimdi (öleceğini yakînen anlayıp, hayattan ümîdini kesince) mi (îmân ettin)?! Hâlbuki daha önce gerçekten (Allâh-u Te‘âlâ’ya karşı) isyân etmiştin ve (insanların îmânına engel olan) müfsit (bozguncu kimse)lerden olmuştun.
92﴿ İşte bugün Biz senin ardında(n gelip de fecî hâlini görenler ve onlardan duyacak) olan kimseler için büyük bir âyet (ve ibret) olasın diye seni (cansız bir hâlde ve elbiseden çıplak bir vaziyette fakat) bedenin(in tümüy)le birlikte (uzuvları eksiksiz bir ceset) olduğun hâlde kurtaracağız /(kendisiyle tanındığın altın) zırhınla berâber kurtaracağız/ (İsrâîloğulları hep birlikte seni görsünler de öldüğünü anlasınlar diye) senin bedenini yüksek bir yere atacağız/.” (İşte bu kıssada ne büyük ibretler vardır) ama şüphesiz insanlardan birçoğu Bizim âyetlerimiz(i düşünmek)-den elbette gâfil (ve habersiz) kimselerdir. Tefsîr ehlinin beyânına göre; Allâh-u Te‘âlâ, Firavun ve kavmini boğduğunda Mûsâ (Aleyhisselâm) da ümmetine onların helâkini bildirince, İsrâîloğullarının gözünde Firavun çok büyük olduğu için onlar: “Firavun ölmemiştir” dediler. Bunun üzerine Allâh-u Te‘âlâ denize onu sâhile atmasını emretti, o da Firavun’u sâhile attı.
93﴿ Andolsun ki; elbette Biz İsrâîloğullarını (Mısır ve Şâm bölgeleri gibi yerleşip yaşamaya elverişli bulunan ve hakkında yapılacak tüm övgüler) dosdoğru (ve yerli yerinde) olan bir yerleşim mekânına muhakkak yerleştirdik ve onları helâl olan lezzetli şeylerden rızıklandırdık. (Habîbim!) Sonra onlar (senin doğruluğuna dâir gerçek) ilim kendilerine gelinceye kadar (dînî konularda) ayrılığa düşmediler. (Bilakis peygamberlerinin gösterdiği yolu izlediler ve senin yolunu gözlediler. Ama senin gönderilmenle hidâyette birleşmelerini gerektiren delillere ulaştıktan sonra doğruyu bulmaları gerekirken, tam tersine görüş ayrılığına düştüler.) Şüphesiz ki senin Rabbin, onların sürekli kendisi hakkında ihtilâf etmekte oldukları şeyler(den hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu) husûsunda kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir (ve bunun netîcesi olarak haklıyı sevâba mazhar edip, haksıza azap edecektir).
94﴿ (Ey Rasûlüm!) Artık sana (Firavun ve kavminin kıssaları ve İsrâîloğullarının târihçeleri hakkında) indirmiş olduğumuz şeylerden (farz-ı muhal) en ufak bir şüphe içinde bulunuyorsan, hemen sen o kimselere sor ki onlar senden önce o (İlâhî) kitap(lar)ı okumaktadırlar. Andolsun ki; (gerçek oluşu hiçbir tereddüt taşımayan) o hak sana Rabbinden muhakkak gelmiştir. Artık sakın ha sen şüpheye düşen kimselerden olma. Kāzî ‘Iyâz (Rahimehullâh)ın Şifâ-i Şerîf’teki beyânı vechile; hiçbir Müslüman bu gibi âyetlerin zâhirine bakarak Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in de beşeriyet gereği, kendisine gelen vahiyler husûsunda bâzen şüpheye düşebildiği şeklinde bir düşünceye kapılmamalıdır. Zîrâ İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ) Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hiçbir zaman şüpheye düşmediğini ve Ehl-i Kitap’tan hiçbirine bu hususta bir şey sormadığını açıklamıştır. (Sa‘îd ibnü Mansûr, es-Sünen, rakam:1076) Nitekim Katâde (Radıyallâhu Anh)dan bu âyet-i celîlenin tefsîri hakkında nakledilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Şüphe de etmem, onlara bir şey de sormam” buyurmuştur. (‘Abdürrezzâk, el-Musannef, rakam:10211, 6/125; et-Taberî, Câmi‘u’l-beyân, 12/288) Lâkin bu gibi farazî ifâdelerle, Ehl-i Kitab’ın Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in peygamberliğinin sıhhati hakkındaki bilgilerinin kesin oluşu anlatılmak istenmiştir. (el-Hâzin, Lübâbü’t-te’vîl, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 3/287)
95﴿ Yine sakın ha sen o kimselerden olma ki; onlar Allâh’ın âyetleri(nden herhangi biri)ni yalanlamıştırlar. Sonra sen (dünyâyı da, âhireti de kaybederek) hüsrâna uğrayanlardan olursun. Bu âyet-i kerîmede hitap Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e müteveccih ise de maksad ümmetidir. Zîrâ Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) inkâr bir yana en ufak bir şüpheden dahî mâsumdur. (el-Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, 11/295)
96﴿ (Habîbim! Allâh-u Te‘âlâ, irâdelerini îmân etme yönünde sarfetmeyeceklerini ezeldeki hatâsız ilmiyle bildiği için) kendileri aleyhinde senin Rabbinin (“Şu kişiler kâfir olarak ölecek ve cehennemde ebedî kalacaklar” şeklindeki karârını ifâde eden) kelimesi hak olmuş kimseler; şüphesiz onlar îmân etmeyecektir.
97﴿ Onlara her bir âyet (ve mûcize) gelse bile (yine de îmân edemeyeceklerdir)! Tâ ki onlar o çok acı verici azâbı görünceye kadar!
سُورَةُ يُونُسَ
الجزء ١١
٢١٨
قَالَ قَدْ اُج۪يبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَق۪يمَا وَلَا تَتَّبِعَٓانِّ سَب۪يلَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ ﴿٨٩
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي إِسْرَٓاء۪يلَ الْبَحْرَ فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًاۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَدْرَكَهُ الْغَرَقُۙ قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا الَّذ۪ٓي اٰمَنَتْ بِه۪ بَنُٓوا اِسْرَٓاء۪يلَ وَاَنَا۬ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ ﴿٩٠
آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿٩١
فَالْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اٰيَةًۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ اٰيَاتِنَا لَغَافِلُونَ۟ ﴿٩٢
وَلَقَدْ بَوَّأْنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ مُبَوَّاَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۚ فَمَا اخْتَلَفُوا حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ﴿٩٣
فَاِنْ كُنْتَ ف۪ي شَكٍّ مِمَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ فَسْـَٔلِ الَّذ۪ينَ يَقْرَؤُ۫نَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَقَدْ جَٓاءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَۙ ﴿٩٤
وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿٩٥
اِنَّ الَّذ۪ينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَۙ ﴿٩٦
وَلَوْ جَٓاءَتْهُمْ كُلُّ اٰيَةٍ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ ﴿٩٧
Yûnus Sûresi
218
Cuz 11
قَالَ قَدْ اُج۪يبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَق۪يمَا وَلَا تَتَّبِعَٓانِّ سَب۪يلَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ ﴿٨٩
89﴿ (Allâh-u Te‘âlâ, Mûsâ ve Hârûn (Aleyhimesselâm)ın bu niyazlarına karşılık:) “İkinizin de duâsı muhakkak kabûl olunmuştur. Öyleyse siz (emirlerimi tutmaya devâm ederek ve dâvet vazîfenizi sürdürerek) istikāmet üzere (sâbit) olun ve sakın ha o (câhil) kimselerin yoluna uy(up da Rabbinize tevekkülü terk ederek duânın kabûl eserini acele istemeye kalkış)mayın ki onlar (Allâh-u Te‘âlâ’nın hükümlerindeki hikmetleri) bilmezler” buyurdu.
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي إِسْرَٓاء۪يلَ الْبَحْرَ فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًاۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَدْرَكَهُ الْغَرَقُۙ قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا الَّذ۪ٓي اٰمَنَتْ بِه۪ بَنُٓوا اِسْرَٓاء۪يلَ وَاَنَا۬ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ ﴿٩٠
90﴿ Biz de İsrâîloğullarına o (Kızıl)denizi geçirdik; hemen Firavun ve orduları büyük bir zulümde bulunmak ve tam bir saldırı yapmak için onları izledi. Nihâyet o (denizin dalgaları altında kalan Firavu)na boğulma (belirtileri) ulaşınca: “Şüphesiz ben şu hakîkate gerçekten îmân ettim ki; İsrâîloğullarının Kendisine îmân etmiş olduğu o Zâttan başka hiçbir ilâh yoktur! Ben de (kendilerini Allâh’a teslim etmiş olan) Müslümanlardanım” dedi.
آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿٩١
91﴿ (O zaman kendisine denildi ki:) “Şimdi (öleceğini yakînen anlayıp, hayattan ümîdini kesince) mi (îmân ettin)?! Hâlbuki daha önce gerçekten (Allâh-u Te‘âlâ’ya karşı) isyân etmiştin ve (insanların îmânına engel olan) müfsit (bozguncu kimse)lerden olmuştun.
فَالْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اٰيَةًۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ اٰيَاتِنَا لَغَافِلُونَ۟ ﴿٩٢
92﴿ İşte bugün Biz senin ardında(n gelip de fecî hâlini görenler ve onlardan duyacak) olan kimseler için büyük bir âyet (ve ibret) olasın diye seni (cansız bir hâlde ve elbiseden çıplak bir vaziyette fakat) bedenin(in tümüy)le birlikte (uzuvları eksiksiz bir ceset) olduğun hâlde kurtaracağız /(kendisiyle tanındığın altın) zırhınla berâber kurtaracağız/ (İsrâîloğulları hep birlikte seni görsünler de öldüğünü anlasınlar diye) senin bedenini yüksek bir yere atacağız/.” (İşte bu kıssada ne büyük ibretler vardır) ama şüphesiz insanlardan birçoğu Bizim âyetlerimiz(i düşünmek)-den elbette gâfil (ve habersiz) kimselerdir. Tefsîr ehlinin beyânına göre; Allâh-u Te‘âlâ, Firavun ve kavmini boğduğunda Mûsâ (Aleyhisselâm) da ümmetine onların helâkini bildirince, İsrâîloğullarının gözünde Firavun çok büyük olduğu için onlar: “Firavun ölmemiştir” dediler. Bunun üzerine Allâh-u Te‘âlâ denize onu sâhile atmasını emretti, o da Firavun’u sâhile attı.
وَلَقَدْ بَوَّأْنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ مُبَوَّاَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۚ فَمَا اخْتَلَفُوا حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ﴿٩٣
93﴿ Andolsun ki; elbette Biz İsrâîloğullarını (Mısır ve Şâm bölgeleri gibi yerleşip yaşamaya elverişli bulunan ve hakkında yapılacak tüm övgüler) dosdoğru (ve yerli yerinde) olan bir yerleşim mekânına muhakkak yerleştirdik ve onları helâl olan lezzetli şeylerden rızıklandırdık. (Habîbim!) Sonra onlar (senin doğruluğuna dâir gerçek) ilim kendilerine gelinceye kadar (dînî konularda) ayrılığa düşmediler. (Bilakis peygamberlerinin gösterdiği yolu izlediler ve senin yolunu gözlediler. Ama senin gönderilmenle hidâyette birleşmelerini gerektiren delillere ulaştıktan sonra doğruyu bulmaları gerekirken, tam tersine görüş ayrılığına düştüler.) Şüphesiz ki senin Rabbin, onların sürekli kendisi hakkında ihtilâf etmekte oldukları şeyler(den hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu) husûsunda kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir (ve bunun netîcesi olarak haklıyı sevâba mazhar edip, haksıza azap edecektir).
فَاِنْ كُنْتَ ف۪ي شَكٍّ مِمَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ فَسْـَٔلِ الَّذ۪ينَ يَقْرَؤُ۫نَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَقَدْ جَٓاءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَۙ ﴿٩٤
94﴿ (Ey Rasûlüm!) Artık sana (Firavun ve kavminin kıssaları ve İsrâîloğullarının târihçeleri hakkında) indirmiş olduğumuz şeylerden (farz-ı muhal) en ufak bir şüphe içinde bulunuyorsan, hemen sen o kimselere sor ki onlar senden önce o (İlâhî) kitap(lar)ı okumaktadırlar. Andolsun ki; (gerçek oluşu hiçbir tereddüt taşımayan) o hak sana Rabbinden muhakkak gelmiştir. Artık sakın ha sen şüpheye düşen kimselerden olma. Kāzî ‘Iyâz (Rahimehullâh)ın Şifâ-i Şerîf’teki beyânı vechile; hiçbir Müslüman bu gibi âyetlerin zâhirine bakarak Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in de beşeriyet gereği, kendisine gelen vahiyler husûsunda bâzen şüpheye düşebildiği şeklinde bir düşünceye kapılmamalıdır. Zîrâ İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ) Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hiçbir zaman şüpheye düşmediğini ve Ehl-i Kitap’tan hiçbirine bu hususta bir şey sormadığını açıklamıştır. (Sa‘îd ibnü Mansûr, es-Sünen, rakam:1076) Nitekim Katâde (Radıyallâhu Anh)dan bu âyet-i celîlenin tefsîri hakkında nakledilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Şüphe de etmem, onlara bir şey de sormam” buyurmuştur. (‘Abdürrezzâk, el-Musannef, rakam:10211, 6/125; et-Taberî, Câmi‘u’l-beyân, 12/288) Lâkin bu gibi farazî ifâdelerle, Ehl-i Kitab’ın Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in peygamberliğinin sıhhati hakkındaki bilgilerinin kesin oluşu anlatılmak istenmiştir. (el-Hâzin, Lübâbü’t-te’vîl, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 3/287)
وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿٩٥
95﴿ Yine sakın ha sen o kimselerden olma ki; onlar Allâh’ın âyetleri(nden herhangi biri)ni yalanlamıştırlar. Sonra sen (dünyâyı da, âhireti de kaybederek) hüsrâna uğrayanlardan olursun. Bu âyet-i kerîmede hitap Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e müteveccih ise de maksad ümmetidir. Zîrâ Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) inkâr bir yana en ufak bir şüpheden dahî mâsumdur. (el-Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, 11/295)
اِنَّ الَّذ۪ينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَۙ ﴿٩٦
96﴿ (Habîbim! Allâh-u Te‘âlâ, irâdelerini îmân etme yönünde sarfetmeyeceklerini ezeldeki hatâsız ilmiyle bildiği için) kendileri aleyhinde senin Rabbinin (“Şu kişiler kâfir olarak ölecek ve cehennemde ebedî kalacaklar” şeklindeki karârını ifâde eden) kelimesi hak olmuş kimseler; şüphesiz onlar îmân etmeyecektir.
وَلَوْ جَٓاءَتْهُمْ كُلُّ اٰيَةٍ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ ﴿٩٧
97﴿ Onlara her bir âyet (ve mûcize) gelse bile (yine de îmân edemeyeceklerdir)! Tâ ki onlar o çok acı verici azâbı görünceye kadar!