v02.01.25 Geliştirme Notları
A`râf Sûresi
161
Cuz 9
88﴿ Kavmi içerisinden çokça büyüklük taslamış o ileri gelen kimseler: “Ey Şu‘ayb! Andolsun ki; seni de, o îmân etmiş olan kimseleri de mutlaka seninle birlikte memleketimizden çıkaracağız ya da andolsun ki; muhakkak siz de bizim dînimiz (olan kâfirliğ)e geçeceksiniz” dedi(ler). O (Şu‘ayb (Aleyhisselâm)) da dedi ki: “Biz (sizin dîninize karşı) isteksiz kişiler olsak da mı (bizi buna zorlayacaksınız)?
89﴿ Allâh bizi (sizin) o (sapık yolu)n(uz)dan kurtardıktan sonra sizin dîninize dönecek olursak, gerçekten Allâh’a karşı büyük bir yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz olan Allâh (hak dinden dönüp, rüsvay olmamızı) murâd etmedikçe bizim için o (sizin gibi kâfirlerin yolu)na geçiş (aslâ vâki) olamaz. Rabbimiz ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Biz(i şerlilerden kurtarıp, îmân üzere sâbit kılması husûsunda) ancak Allâh’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! (Bizi gâlip kılarak, kimin haklı, kimin haksız olduğu husûsunda) bizimle kavmimizin arasında hak (ve adâlet) ile hüküm ver. Zâten ancak Sen hüküm verenlerin hayırlısısın. (Çünkü hiçbir hükmünde zulüm söz konusu olmadığı gibi, mükemmel ilmine ve gücüne hiçbir noksanlık yol bulamaz.)
90﴿ (Şu‘ayb (Aleyhisselâm)ın) kavmi içerisinden kâfir olmuş o ileri gelen kimseler dedi ki: “Andolsun ki; (atalarınızın dînini bırakır da) Şu‘ayb’a uyarsanız, o zaman gerçekten siz (sapıklığı hidâyetle değiştiğinizden dolayı) elbette hüsrâna (zarara) uğrayan kimselersiniz.”
91﴿ Nihâyet o şiddetli zelzele onları yakalayıverdi de, onlar kendi yurtlarında (helâke uğramış ölüler hâlinde) yere yapış(ıp kal)an kimselere döndüler.
92﴿ O kişiler ki; Şu‘ayb’ı yalanlamıştırlar, (işte o inkârcılar yurtlarında öyle bir helâke mâruz kaldılar ki) sanki orada hiç yerleşmemiş (gibi kendileri de, eserleri de yok olup git)tiler. O kimseler ki; Şu‘ayb’ı yalancı saymıştırlar, onlar (iki cihanda da) hüsrâna (ve maddî-mânevî zarara) uğrayanların ta kendileri olmuşturlar.
93﴿ O zaman (Şu‘ayb (Aleyhisselâm) îmânsızlık sebebiyle başlarına gelen felâketi görüp) onlardan uzaklaşarak yüz çevirdi ve: “Ey kavmim! Andolsun ki; muhakkak ben size Rabbimin (vahiy ve) risâletlerini ulaştırdım ve (her zaman) sizin için iyilik istedim. Artık ben (inadına inkâr etmiş olan o) kâfirler toplumun(un helâk olmasın)a karşı nasıl tasalanayım?!” dedi. Şu‘ayb (Aleyhisselâm) İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın oğlu olan Medyen’in torunudur. Kavmiyle çok güzel tartışmalar yaptığı için kendisine “Peygamberlerin hatîbi” anlamına gelen “Hatîbü’l-enbiyâ” lakabı verilmiştir. Şu‘ayb (Aleyhisselâm)ın ümmetine getirdiği “Beyyine (açık mûcize)”nin ne olduğu Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilmemiştir. Zâten peygamberlerin tüm mûcizeleri Kur’ân-ı Kerîm’de konu edilmiş değildir. Medyen halkı Şu‘ayb (Aleyhisselâm)ı inkâr etmiş kâfir bir toplumdu. Başlıca fenâlıkları ölçü ve tartıda noksanlık yapmaktan ibâretti. Şu‘ayb (Aleyhisselâm) kendilerine ne kadar vaaz etmişse de onları kâfirlikten ve bu kötü huylarından vazgeçirememişti. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edildiği üzere; Allâh-u Te‘âlâ bu kavmi helâk etmek istediği zaman, bulundukları mıntıkaya cehennemden bir kapı açarak şiddetli bir sıcak musallat etti, o derece ki; nefes alamaz, ne bir gölgeden ne de bir sudan yararlanamaz hâle geldiler. Bunun üzerine serinlemek için dehlizlere girdilerse de oraları dışarıdan daha sıcak bulunca sahralara çıktılar. O zaman Allâh-u Te‘âlâ onların üzerine serin esintili bir bulut gönderince birbirlerini çağırarak, kadın, erkek, çocuk demeden herkes onun altında toplandılar. İşte tam o sırada Allâh-u Te‘âlâ o buluttan üzerlerine ateş yağdırdı. O anda altlarındaki yer de sallanmaya başladı, böylece onlar tavada kızarmış çekirgeler gibi yanıp kül oldular. (el-Hâzin, Lübâbü’t-te’vîl)
94﴿ Ama Biz hangi bir memleket içerisinde bir peygamber gönderdiysek, mutlaka oranın ahâlisini şiddetli fakirlik (gibi mala gelen) ve (hastalıklar gibi bedene gelen) darlık(lar)la yakalamışızdır, tâ ki onlar (günahlarından tevbe edip Bize) yalvarıp yakarsınlar.
95﴿ Sonra bu kötü şeylerin yerini güzel şeylerle değiştirdik de nihâyet onlar çoğal(ıp refaha kavuştuklarında, geçirdikleri darlıkların, îmânsızlıkları sebebiyle olduğu gerçeğini bir tarafa bırak)mış ve: “Gerçekten bizim babalarımıza da (zaman zaman) darlık ve genişlik dokunmuştu. (Bu belâlara mâruz kalmamız, zamânın insanlar hakkında tâkip ettiği âdetlerindendir, yoksa bizim günahımızdan sebep değildir)” demiştiler. Bunun üzerine Biz de onları henüz kendileri de (azâbın nereden ne zaman geleceğini) fark edememişlerken birdenbire karşılaşılarak yakalamıştık.
سُورَةُ الْاَعْرَافِ
الجزء ٩
١٦١
قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ ﴿٨٨
قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ وَمَا يَكُونُ لَنَٓا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًاۜ عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ ﴿٨٩
وَقَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْبًا اِنَّكُمْ اِذًا لَخَاسِرُونَ ﴿٩٠
فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۚۛ ﴿٩١
اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۚۛ اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَانُوا هُمُ الْخَاسِر۪ينَ ﴿٩٢
فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْۚ فَكَيْفَ اٰسٰى عَلٰى قَوْمٍ كَافِر۪ينَ۟ ﴿٩٣
وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّٓا اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ ﴿٩٤
ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿٩٥
A`râf Sûresi
161
Cuz 9
قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ ﴿٨٨
88﴿ Kavmi içerisinden çokça büyüklük taslamış o ileri gelen kimseler: “Ey Şu‘ayb! Andolsun ki; seni de, o îmân etmiş olan kimseleri de mutlaka seninle birlikte memleketimizden çıkaracağız ya da andolsun ki; muhakkak siz de bizim dînimiz (olan kâfirliğ)e geçeceksiniz” dedi(ler). O (Şu‘ayb (Aleyhisselâm)) da dedi ki: “Biz (sizin dîninize karşı) isteksiz kişiler olsak da mı (bizi buna zorlayacaksınız)?
قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ وَمَا يَكُونُ لَنَٓا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًاۜ عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ ﴿٨٩
89﴿ Allâh bizi (sizin) o (sapık yolu)n(uz)dan kurtardıktan sonra sizin dîninize dönecek olursak, gerçekten Allâh’a karşı büyük bir yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz olan Allâh (hak dinden dönüp, rüsvay olmamızı) murâd etmedikçe bizim için o (sizin gibi kâfirlerin yolu)na geçiş (aslâ vâki) olamaz. Rabbimiz ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Biz(i şerlilerden kurtarıp, îmân üzere sâbit kılması husûsunda) ancak Allâh’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! (Bizi gâlip kılarak, kimin haklı, kimin haksız olduğu husûsunda) bizimle kavmimizin arasında hak (ve adâlet) ile hüküm ver. Zâten ancak Sen hüküm verenlerin hayırlısısın. (Çünkü hiçbir hükmünde zulüm söz konusu olmadığı gibi, mükemmel ilmine ve gücüne hiçbir noksanlık yol bulamaz.)
وَقَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْبًا اِنَّكُمْ اِذًا لَخَاسِرُونَ ﴿٩٠
90﴿ (Şu‘ayb (Aleyhisselâm)ın) kavmi içerisinden kâfir olmuş o ileri gelen kimseler dedi ki: “Andolsun ki; (atalarınızın dînini bırakır da) Şu‘ayb’a uyarsanız, o zaman gerçekten siz (sapıklığı hidâyetle değiştiğinizden dolayı) elbette hüsrâna (zarara) uğrayan kimselersiniz.”
فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۚۛ ﴿٩١
91﴿ Nihâyet o şiddetli zelzele onları yakalayıverdi de, onlar kendi yurtlarında (helâke uğramış ölüler hâlinde) yere yapış(ıp kal)an kimselere döndüler.
اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۚۛ اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَانُوا هُمُ الْخَاسِر۪ينَ ﴿٩٢
92﴿ O kişiler ki; Şu‘ayb’ı yalanlamıştırlar, (işte o inkârcılar yurtlarında öyle bir helâke mâruz kaldılar ki) sanki orada hiç yerleşmemiş (gibi kendileri de, eserleri de yok olup git)tiler. O kimseler ki; Şu‘ayb’ı yalancı saymıştırlar, onlar (iki cihanda da) hüsrâna (ve maddî-mânevî zarara) uğrayanların ta kendileri olmuşturlar.
فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْۚ فَكَيْفَ اٰسٰى عَلٰى قَوْمٍ كَافِر۪ينَ۟ ﴿٩٣
93﴿ O zaman (Şu‘ayb (Aleyhisselâm) îmânsızlık sebebiyle başlarına gelen felâketi görüp) onlardan uzaklaşarak yüz çevirdi ve: “Ey kavmim! Andolsun ki; muhakkak ben size Rabbimin (vahiy ve) risâletlerini ulaştırdım ve (her zaman) sizin için iyilik istedim. Artık ben (inadına inkâr etmiş olan o) kâfirler toplumun(un helâk olmasın)a karşı nasıl tasalanayım?!” dedi. Şu‘ayb (Aleyhisselâm) İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın oğlu olan Medyen’in torunudur. Kavmiyle çok güzel tartışmalar yaptığı için kendisine “Peygamberlerin hatîbi” anlamına gelen “Hatîbü’l-enbiyâ” lakabı verilmiştir. Şu‘ayb (Aleyhisselâm)ın ümmetine getirdiği “Beyyine (açık mûcize)”nin ne olduğu Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilmemiştir. Zâten peygamberlerin tüm mûcizeleri Kur’ân-ı Kerîm’de konu edilmiş değildir. Medyen halkı Şu‘ayb (Aleyhisselâm)ı inkâr etmiş kâfir bir toplumdu. Başlıca fenâlıkları ölçü ve tartıda noksanlık yapmaktan ibâretti. Şu‘ayb (Aleyhisselâm) kendilerine ne kadar vaaz etmişse de onları kâfirlikten ve bu kötü huylarından vazgeçirememişti. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edildiği üzere; Allâh-u Te‘âlâ bu kavmi helâk etmek istediği zaman, bulundukları mıntıkaya cehennemden bir kapı açarak şiddetli bir sıcak musallat etti, o derece ki; nefes alamaz, ne bir gölgeden ne de bir sudan yararlanamaz hâle geldiler. Bunun üzerine serinlemek için dehlizlere girdilerse de oraları dışarıdan daha sıcak bulunca sahralara çıktılar. O zaman Allâh-u Te‘âlâ onların üzerine serin esintili bir bulut gönderince birbirlerini çağırarak, kadın, erkek, çocuk demeden herkes onun altında toplandılar. İşte tam o sırada Allâh-u Te‘âlâ o buluttan üzerlerine ateş yağdırdı. O anda altlarındaki yer de sallanmaya başladı, böylece onlar tavada kızarmış çekirgeler gibi yanıp kül oldular. (el-Hâzin, Lübâbü’t-te’vîl)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّٓا اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ ﴿٩٤
94﴿ Ama Biz hangi bir memleket içerisinde bir peygamber gönderdiysek, mutlaka oranın ahâlisini şiddetli fakirlik (gibi mala gelen) ve (hastalıklar gibi bedene gelen) darlık(lar)la yakalamışızdır, tâ ki onlar (günahlarından tevbe edip Bize) yalvarıp yakarsınlar.
ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿٩٥
95﴿ Sonra bu kötü şeylerin yerini güzel şeylerle değiştirdik de nihâyet onlar çoğal(ıp refaha kavuştuklarında, geçirdikleri darlıkların, îmânsızlıkları sebebiyle olduğu gerçeğini bir tarafa bırak)mış ve: “Gerçekten bizim babalarımıza da (zaman zaman) darlık ve genişlik dokunmuştu. (Bu belâlara mâruz kalmamız, zamânın insanlar hakkında tâkip ettiği âdetlerindendir, yoksa bizim günahımızdan sebep değildir)” demiştiler. Bunun üzerine Biz de onları henüz kendileri de (azâbın nereden ne zaman geleceğini) fark edememişlerken birdenbire karşılaşılarak yakalamıştık.