v02.01.25 Geliştirme Notları
A`râf Sûresi
162
Cuz 9
96﴿ Eğer o (peygamberlerin tebliğine muhâtap olan) memleketlerin halkı (kâfir olup isyân edecekleri yerde) gerçekten îmân etseler ve (günahlardan hakkıyla sakınarak) takvâ sâhibi olsalardı, elbette onlar üzerine gökten ve yerden (gelecek yağmur ve rızık gibi) nice bereket (hazîne)leri(ni) açardık velâkin onlar (peygamberlerini ısrarla) yalanladılar, Biz de sürekli kazanmakta oldukları (inkâr ve isyân gibi kötü) şeyler sebebiyle onları yakalayıverdik.
97﴿ Yoksa o memleketlerin halkı, şiddetli azâbımızın onlara geceleyin kendileri uyurlarken (ansızın) gelmesinden (korkmayıp) emin mi oldu(lar ki, kötülük yapmaktan hiç tedirgin olmadılar)?!
98﴿ Yoksa o ülkelerin ahâlisi, kuşluk vakti kendileri (son derece gaflet içerisinde) oyna(yıp duru)rlarken, şiddetli azâbımızın onlara (ânî olarak) gelmesinden (endişelenmeyip) güvende mi oldu(lar da hâlâ îmân etmiyorlar)?!
99﴿ Yoksa onlar Allâh’ın (beklemedikleri bir cihetten kullarını ansızın yakalaması anlamına gelen o fecî) mekrinden güvencede mi oldular?! Fakat (iki cihanda zarara ve) hüsrâna uğrayan (o inkârcı)lar toplumundan başkası Allâh’ın mekrinden emin ol(up da kendini güvende sanarak günahlara dal)maz.
100﴿ (Önceki ümmetlerin) ahâlisinin (helâk edilişinin) ardından (türeyip, Mekke civârındaki) o toprağa vâris olan o kimselere şu gerçek iyice belirmedi mi ki; Biz murâd etseydik (öncekilere yaptığımız gibi) onlara da günahlarını(n cezâsını âcil olarak) isâbet ettirirdik. Ama Biz (irâdesini îmân yönüne sarf etmediği için îmânını murâd etmediğimiz) o kişilerin kalpleri üzerine mühür basarız da, artık onlar (geçmiş inkârcı ümmetlerin başlarına gelen azaplarla ilgili kıssaları ibret kulağıyla) işitemezler.
101﴿ (Habîbim!) İşte sana! O (Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin yurtları gibi) memleketler ki; oraların (halkının) haberlerinden bir kısmını sana anlatmaktayız. Andolsun ki; elbette rasülleri onlara gerçekten pek açık (mûcize ve) deliller getirmişti de onlar, daha önce (mûcizeleri görmemişken) yalanlamış oldukları o (îmân edilmesi gereken) şey(ler)e (sonradan da) aslâ îmân eder olmamıştılar. İşte sana! Allâh (inkârcılıkta ısrarcı olmayı tercih edeceklerini bildiği) o kâfirlerin kalpleri üzerine böylece (güçlü ve sağlam şekilde) mühür basmaktadır. Kâfirlerin daha önce inkâr etmiş oldukları şeylere inanmamasının mânâsı hakkında tefsîr ehli birkaç görüş sunmuşlardır:
a) İbnü Abbâs ve Süddî (Radıyallâhu Anhüm)ün beyanları vechile; kâfirler Âdem (Aleyhisselâm)ın sulbünden zerrecikler hâlinde çıkartıldıkları “Kālû belâ günü”nde dilleriyle ikrâr ettilerse de içlerinde inkârı gizlemiştiler. Böylece onlar zoraki îmân ve ikrarda bulundular ama Allâh-u Te‘âlâ herkesin gizli ve âşikâr tüm hâllerinden hakkıyla haberdâr olduğu için bu âyet-i kerîmesinde onların ruhlar âleminde içlerinden inkâr etmiş oldukları hakîkatlere dünyâ âleminde de inanmadıklarını beyân etti.
b) Burada onların, peygamberler gelmeden önce inanmamış oldukları şeylere, rasüllerin gelişinden sonra da inkârı sürdürdükleri ya da peygamberlerin ilk gelişinde inanmadıkları mûcizelere, ömürlerinin sonuna kadar inanmamayı sürdürdükleri ve art arda mûcizeler gördükleri hâlde inkârda ısrarcı bir vaziyette öldükleri açıklanmıştır.
102﴿ Zâten Biz o (insa)nların birçoğu için (Bize verdikleri) hiçbir ahde (vefâlılık) rastlamadık. Gerçekten de Biz onların ekserîsini elbette (yoldan çıkmış) fâsık kimseler olarak bulduk.
103﴿ Sonra onların ardından Mûsâ’yı âyet (ve mûcize)lerimizle Firavun’a ve (kavminin) ileri gelen adamlarına gönderdik de onlar o (îmân edilmesi kaçınılmaz ola)n (mûcizelere inanacakların)a (inkâr ederek) haksızlık ettiler. Artık (bir) bak ki; o bozguncuların (fecî) âkıbeti nice oldu! Acem hükümdârlarına “Kisrâ”; Rum krallarına “Kayser” dendiği gibi, Mısır meliklerine de bir lakap olarak “Firavun” denmekteydi. Mûsâ (Aleyhisselâm)ın dönemine rastlayan Firavun’un özel ismi ise Kābûs ya da Velîd idi. Mûsâ (Aleyhisselâm) on sene kadar Medyen’de Şu‘ayb (Aleyhisselâm)ın yanında kaldıktan ve kızıyla evlendikten sonra Mısır’a dönerken Tuvâ vâdîsinde kendisine ağaçtan gelen bir nidâ ile peygamberlik makāmına erdi. Bunun üzerine Firavun’un sarayına girip hiç çekinmeden onu Allâh’a ve kendisinin risâletine inanmaya dâvet etmek üzere, bundan sonraki âyet-i kerîmelerde beyân edilen sözleri sarf etti.
104﴿ Mûsâ (Firavun’un yanına girer girmez onu Allâh’a îmâna dâvet etmek üzere) dedi ki: “Ey Firavun! Şüphesiz ki ben (insanların hidâyeti için) âlemlerin Rabbinden (sana gönderilen) bir rasûlüm (ve O’nun vahiylerini duyurmakla görevli bir elçiyim).
سُورَةُ الْاَعْرَافِ
الجزء ٩
١٦٢
وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٩٦
اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتًا وَهُمْ نَٓائِمُونَۜ ﴿٩٧
اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ ﴿٩٨
اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟ ﴿٩٩
اَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْۚ وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ﴿١٠٠
تِلْكَ الْقُرٰى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓائِهَاۚ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِر۪ينَ ﴿١٠١
وَمَا وَجَدْنَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍۚ وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ ﴿١٠٢
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَظَلَمُوا بِهَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿١٠٣
وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ ﴿١٠٤
A`râf Sûresi
162
Cuz 9
وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٩٦
96﴿ Eğer o (peygamberlerin tebliğine muhâtap olan) memleketlerin halkı (kâfir olup isyân edecekleri yerde) gerçekten îmân etseler ve (günahlardan hakkıyla sakınarak) takvâ sâhibi olsalardı, elbette onlar üzerine gökten ve yerden (gelecek yağmur ve rızık gibi) nice bereket (hazîne)leri(ni) açardık velâkin onlar (peygamberlerini ısrarla) yalanladılar, Biz de sürekli kazanmakta oldukları (inkâr ve isyân gibi kötü) şeyler sebebiyle onları yakalayıverdik.
اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتًا وَهُمْ نَٓائِمُونَۜ ﴿٩٧
97﴿ Yoksa o memleketlerin halkı, şiddetli azâbımızın onlara geceleyin kendileri uyurlarken (ansızın) gelmesinden (korkmayıp) emin mi oldu(lar ki, kötülük yapmaktan hiç tedirgin olmadılar)?!
اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ ﴿٩٨
98﴿ Yoksa o ülkelerin ahâlisi, kuşluk vakti kendileri (son derece gaflet içerisinde) oyna(yıp duru)rlarken, şiddetli azâbımızın onlara (ânî olarak) gelmesinden (endişelenmeyip) güvende mi oldu(lar da hâlâ îmân etmiyorlar)?!
اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟ ﴿٩٩
99﴿ Yoksa onlar Allâh’ın (beklemedikleri bir cihetten kullarını ansızın yakalaması anlamına gelen o fecî) mekrinden güvencede mi oldular?! Fakat (iki cihanda zarara ve) hüsrâna uğrayan (o inkârcı)lar toplumundan başkası Allâh’ın mekrinden emin ol(up da kendini güvende sanarak günahlara dal)maz.
اَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْۚ وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ﴿١٠٠
100﴿ (Önceki ümmetlerin) ahâlisinin (helâk edilişinin) ardından (türeyip, Mekke civârındaki) o toprağa vâris olan o kimselere şu gerçek iyice belirmedi mi ki; Biz murâd etseydik (öncekilere yaptığımız gibi) onlara da günahlarını(n cezâsını âcil olarak) isâbet ettirirdik. Ama Biz (irâdesini îmân yönüne sarf etmediği için îmânını murâd etmediğimiz) o kişilerin kalpleri üzerine mühür basarız da, artık onlar (geçmiş inkârcı ümmetlerin başlarına gelen azaplarla ilgili kıssaları ibret kulağıyla) işitemezler.
تِلْكَ الْقُرٰى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓائِهَاۚ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِر۪ينَ ﴿١٠١
101﴿ (Habîbim!) İşte sana! O (Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin yurtları gibi) memleketler ki; oraların (halkının) haberlerinden bir kısmını sana anlatmaktayız. Andolsun ki; elbette rasülleri onlara gerçekten pek açık (mûcize ve) deliller getirmişti de onlar, daha önce (mûcizeleri görmemişken) yalanlamış oldukları o (îmân edilmesi gereken) şey(ler)e (sonradan da) aslâ îmân eder olmamıştılar. İşte sana! Allâh (inkârcılıkta ısrarcı olmayı tercih edeceklerini bildiği) o kâfirlerin kalpleri üzerine böylece (güçlü ve sağlam şekilde) mühür basmaktadır. Kâfirlerin daha önce inkâr etmiş oldukları şeylere inanmamasının mânâsı hakkında tefsîr ehli birkaç görüş sunmuşlardır:
a) İbnü Abbâs ve Süddî (Radıyallâhu Anhüm)ün beyanları vechile; kâfirler Âdem (Aleyhisselâm)ın sulbünden zerrecikler hâlinde çıkartıldıkları “Kālû belâ günü”nde dilleriyle ikrâr ettilerse de içlerinde inkârı gizlemiştiler. Böylece onlar zoraki îmân ve ikrarda bulundular ama Allâh-u Te‘âlâ herkesin gizli ve âşikâr tüm hâllerinden hakkıyla haberdâr olduğu için bu âyet-i kerîmesinde onların ruhlar âleminde içlerinden inkâr etmiş oldukları hakîkatlere dünyâ âleminde de inanmadıklarını beyân etti.
b) Burada onların, peygamberler gelmeden önce inanmamış oldukları şeylere, rasüllerin gelişinden sonra da inkârı sürdürdükleri ya da peygamberlerin ilk gelişinde inanmadıkları mûcizelere, ömürlerinin sonuna kadar inanmamayı sürdürdükleri ve art arda mûcizeler gördükleri hâlde inkârda ısrarcı bir vaziyette öldükleri açıklanmıştır.

وَمَا وَجَدْنَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍۚ وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ ﴿١٠٢
102﴿ Zâten Biz o (insa)nların birçoğu için (Bize verdikleri) hiçbir ahde (vefâlılık) rastlamadık. Gerçekten de Biz onların ekserîsini elbette (yoldan çıkmış) fâsık kimseler olarak bulduk.
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَظَلَمُوا بِهَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿١٠٣
103﴿ Sonra onların ardından Mûsâ’yı âyet (ve mûcize)lerimizle Firavun’a ve (kavminin) ileri gelen adamlarına gönderdik de onlar o (îmân edilmesi kaçınılmaz ola)n (mûcizelere inanacakların)a (inkâr ederek) haksızlık ettiler. Artık (bir) bak ki; o bozguncuların (fecî) âkıbeti nice oldu! Acem hükümdârlarına “Kisrâ”; Rum krallarına “Kayser” dendiği gibi, Mısır meliklerine de bir lakap olarak “Firavun” denmekteydi. Mûsâ (Aleyhisselâm)ın dönemine rastlayan Firavun’un özel ismi ise Kābûs ya da Velîd idi. Mûsâ (Aleyhisselâm) on sene kadar Medyen’de Şu‘ayb (Aleyhisselâm)ın yanında kaldıktan ve kızıyla evlendikten sonra Mısır’a dönerken Tuvâ vâdîsinde kendisine ağaçtan gelen bir nidâ ile peygamberlik makāmına erdi. Bunun üzerine Firavun’un sarayına girip hiç çekinmeden onu Allâh’a ve kendisinin risâletine inanmaya dâvet etmek üzere, bundan sonraki âyet-i kerîmelerde beyân edilen sözleri sarf etti.
وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ ﴿١٠٤
104﴿ Mûsâ (Firavun’un yanına girer girmez onu Allâh’a îmâna dâvet etmek üzere) dedi ki: “Ey Firavun! Şüphesiz ki ben (insanların hidâyeti için) âlemlerin Rabbinden (sana gönderilen) bir rasûlüm (ve O’nun vahiylerini duyurmakla görevli bir elçiyim).