v02.01.25 Geliştirme Notları
Tevbe Sûresi
199
Cuz 10
80﴿ (Habîbim! Dilersen) o (münâfık ola)nlar için istiğfarda bulun ya da kendileri için mağfiret talep etme. (Zîrâ onlar hakkında değişecek bir şey yoktur.) Sen onlar için yetmiş kere bağışlanma talep etsen de, Allâh onları aslâ bağışlayacak değildir. İşte sana! Bu (münâfıkların afv edilmemeleri), onların Allâh’ı ve Rasûlünü gerçekten inkâr etmiş olmaları sebebiyledir. Zâten Allâh (îmân etmek istemeyen ve kâfirlikte sınır tanımayan) o fâsıklar toplumunu (doğru yoldan haberdâr etse de, inanma yolunda tercih kullanmadıkları sürece onları) hidâyet etmez. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan nakledildiğine göre; münâfıkların reîsi olan Abdullâh ibnü Übeyy’in oğlu Abdullâh (Radıyallâhu Anh) samîmî Müslümanlardandı. Babası hastalanınca Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den onun için istiğfarda bulunmasını istedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de onun bu isteğini yerine getirince bu âyet-i kerîme nâzil olarak onlar için yetmiş kere de istiğfâr etse Allâh-u Te‘âlâ’nın onları afv etmeyeceğini bildirdi. Bu sefer Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “O zaman ben de yetmişten fazla yaparım” deyince, “Onlar için istiğfâr etmişsin yâhut mağfiret talebinde bulunmamışsın, onlara göre eşittir (çünkü hiçbir sûretle bağışlanacak değillerdir)(el-Münâfıkûn Sûresi:6) âyet-i kerîmesi nâzil olarak bu sayıdan, tahdît değil, teksîr (sınırlama değil, çokluk bildirimi) kastedildiğini açıklamış oldu. (en-Nehhâs, en-Nâsih, sh:523-524; el-Buhârî, rakam:1366, 4671; et-Tirmizî, rakam:3097; el-Beyzâvî, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 3/167)
81﴿ O (İlâhî hikmet netîcesi, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in müsâadesiyle Tebûk seferinden) geri bırakılmış kimseler Rasûlüllâh’ın ardında(n cihâda gitmeyip geride) oturmalarıyla /Rasûlüllâh’a muhâlefet için oturmalarıyla/ sevindi(ler) de, mallarıyla ve canlarıyla Allâh’ın yolunda cihâd etmelerini hoş görmediler ve (birbirine): “Bu sıcakta (gazâya) çıkmayın” dediler. (Habîbim!) De ki: “(Cihâda çıkmamanız sebebiyle düşeceğiniz) cehennemin ateşi harâret bakımından (Tebûk seferinde karşılaşacağınız sıcak havadan) daha şiddetlidir.” Eğer onlar (bu gerçeği) iyice anlar olsaydılar (elbette azıcık bir rahatlığı sonsuz azâba tercih etmezlerdi).
82﴿ Artık onlar (dünyâda) biraz gülsünler, (âhirette ise) çokça ağlasınlar. Onların sürekli kazanmakta oldukları (kötü) şeylere karşı tam bir cezâ olsun için (âhirette ağlatılacaklardır)!
83﴿ Ama eğer Allâh seni (Tebûk seferinden sağ-sâlim olarak kurtarıp) onlardan bir fırkaya döndürecek olur da, sonra onlar senden (başka bir gazâya) çıkış için izin isterlerse, sen de de ki: “(Yaşadığım müddetçe) aslâ benimle berâber ebediyyen (hiçbir sefere) çıkmayacaksınız ve benimle birlikte hiçbir düşmana karşı kesinlikle savaşmayacaksınız. Çünkü gerçekten siz ilk kere de (benimle gelmeyip) oturmaya râzı oldunuz. Öyleyse (bundan böyle) o geri kalan (kadınlar ve çocuk)larla birlikte siz de oturun.”
84﴿ O (münâfık ola)nlar içerisinden ölmüş olan hiçbir kimse üzerine ebediyyen (cenâze) namaz(ı) kılma. /(Âhirette Müslümanlar gibi güzel hayat yaşayamayacağı için) ebediyyen ölmüş olan o kişilerden hiçbiri üzerine (cenâze) namaz(ı) kılma./ Kabri üzerinde de (ziyâret için) ayakta durma. Çünkü gerçekten onlar Allâh’ı ve Rasûlünü inkâr etmiştirler ve kendileri (kâfirlikte ısrâr ederek haddi aşmış) fâsık kimseler olarak ölmüştürler. Ömer ve İbnü Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edildiğine göre; münâfıkların reîsi Abdullâh ibnü Übeyy ölünce, oğlu Abdullâh, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e gelerek babasını kefenlemesi için gömleğini vermesini istedi, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de verdi. Daha sonra Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den cenâze namazını kıldırmasını istedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) cenâzeyi kıldırmak üzere başında durunca Ömer (Radıyallâhu Anh) kalkıp Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in elbisesini çekerek: “Yâ Rasûlellâh! Rabbin seni buna duâ yapmaktan nehyetmişken sen ona duâ mı yapacaksın?!” dedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de: “(Allâh beni bundan menetmedi) ancak Allâh: ‘Onlar için istiğfarda bulun yâhut kendileri için istiğfâr etme. Sen onlar için yetmiş kere de istiğfâr etsen Allâh aslâ onları bağışlayacak değildir’ buyurdu. Ben de yetmişten fazla yapacağım” dedi. Bunun üzerine Ömer (Radıyallâhu Anh) o münâfığın İslâm aleyhinde sarf etmiş olduğu sözleri birer birer sayınca Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) (Ömer (Radıyallâhu Anh)ın dînî konulardaki bu hassâsiyetinden memnûniyetini ifâde etmek üzere) tebessüm buyurarak: “Bırak beni yâ Ömer!” buyurdu ve cenâze namazını kıldırıp geri çekildi. Çok zaman geçmeden Tevbe Sûresi’nin (bu ve bir sonraki) iki âyeti (Ömer (Radıyallâhu Anh)ı tasdîk mâhiyetinde) nâzil olarak (bir daha böyle bir şey yapmaktan) Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i nehyetti. Ömer (Radıyallâhu Anh): “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e karşı nasıl böyle cüretkâr davrandığıma sonradan çok şaşırdım” derdi. (el-Buhârî, rakam:4393-4394, 4/1715-1716; Müslim, rakam:2400, 2774; İbnü Mâce, rakam:1523; Ahmed ibnü Hanbel, el-Müsned, rakam:4680)
85﴿ (Habîbim!) Ayrıca onların malları ve çocukları seni hayran bırakmasın. Allâh (onlara çok mal ve çocuk vererek kendilerinin iyiliğini murâd etmemiş) ancak bunlar yüzünden onlara dünyâda azap etmeyi ve kendileri kâfir kimseler oldukları hâlde canlarının zorla çıkmasını murâd etmiştir. Allâh-u Te‘âlâ’nın dünyâda münâfıklara azap etmesinin birçok îzâhı vardır. Nitekim onların bunca malı toplayıp koruma uğrundaki gayretleri, onlara karşı aşırı düşkünlük yüzünden taşıdıkları ellerinden çıkma endişesi ve istemeyerek de olsa Müslüman olduklarını göstermek için onlardan hayır yollarına harcama mecbûriyetinde kalmaları, gerçekten onların mal ve evlât yüzünden dünyâda uğradıkları musîbetlerden bâzılarıdır.
86﴿ (Habîbim! Sana:) “Allâh’a îmân edin ve Rasûlü ile birlikte cihâd edin” diye (emir getiren) bir sûre indirildiği zaman, içlerinden zenginlik sâhipleri senden izin istedi(ler) ve: “Bırak bizi de o (kadınlar ve çocuklar gibi) oturanlarla birlikte olalım” dediler.
سُورَةُ التَّوْبَةِ
الجزء ١٠
١٩٩
اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ ﴿٨٠
فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّۜ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَرًّاۜ لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ ﴿٨١
فَلْيَضْحَكُوا قَل۪يلًا وَلْيَبْكُوا كَث۪يرًاۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٨٢
فَاِنْ رَجَعَكَ اللّٰهُ اِلٰى طَٓائِفَةٍ مِنْهُمْ فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُلْ لَنْ تَخْرُجُوا مَعِيَ اَبَدًا وَلَنْ تُقَاتِلُوا مَعِيَ عَدُوًّاۜ اِنَّكُمْ رَض۪يتُمْ بِالْقُعُودِ اَوَّلَ مَرَّةٍ فَاقْعُدُوا مَعَ الْخَالِف۪ينَ ﴿٨٣
وَلَا تُصَلِّ عَلٰٓى اَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ اَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلٰى قَبْرِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ ﴿٨٤
وَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَاَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ ﴿٨٥
وَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ اَنْ اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَجَاهِدُوا مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ اُو۬لُوا الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُوا ذَرْنَا نَكُنْ مَعَ الْقَاعِد۪ينَ ﴿٨٦
Tevbe Sûresi
199
Cuz 10
اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ ﴿٨٠
80﴿ (Habîbim! Dilersen) o (münâfık ola)nlar için istiğfarda bulun ya da kendileri için mağfiret talep etme. (Zîrâ onlar hakkında değişecek bir şey yoktur.) Sen onlar için yetmiş kere bağışlanma talep etsen de, Allâh onları aslâ bağışlayacak değildir. İşte sana! Bu (münâfıkların afv edilmemeleri), onların Allâh’ı ve Rasûlünü gerçekten inkâr etmiş olmaları sebebiyledir. Zâten Allâh (îmân etmek istemeyen ve kâfirlikte sınır tanımayan) o fâsıklar toplumunu (doğru yoldan haberdâr etse de, inanma yolunda tercih kullanmadıkları sürece onları) hidâyet etmez. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan nakledildiğine göre; münâfıkların reîsi olan Abdullâh ibnü Übeyy’in oğlu Abdullâh (Radıyallâhu Anh) samîmî Müslümanlardandı. Babası hastalanınca Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den onun için istiğfarda bulunmasını istedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de onun bu isteğini yerine getirince bu âyet-i kerîme nâzil olarak onlar için yetmiş kere de istiğfâr etse Allâh-u Te‘âlâ’nın onları afv etmeyeceğini bildirdi. Bu sefer Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “O zaman ben de yetmişten fazla yaparım” deyince, “Onlar için istiğfâr etmişsin yâhut mağfiret talebinde bulunmamışsın, onlara göre eşittir (çünkü hiçbir sûretle bağışlanacak değillerdir)(el-Münâfıkûn Sûresi:6) âyet-i kerîmesi nâzil olarak bu sayıdan, tahdît değil, teksîr (sınırlama değil, çokluk bildirimi) kastedildiğini açıklamış oldu. (en-Nehhâs, en-Nâsih, sh:523-524; el-Buhârî, rakam:1366, 4671; et-Tirmizî, rakam:3097; el-Beyzâvî, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 3/167)
فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّۜ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَرًّاۜ لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ ﴿٨١
81﴿ O (İlâhî hikmet netîcesi, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in müsâadesiyle Tebûk seferinden) geri bırakılmış kimseler Rasûlüllâh’ın ardında(n cihâda gitmeyip geride) oturmalarıyla /Rasûlüllâh’a muhâlefet için oturmalarıyla/ sevindi(ler) de, mallarıyla ve canlarıyla Allâh’ın yolunda cihâd etmelerini hoş görmediler ve (birbirine): “Bu sıcakta (gazâya) çıkmayın” dediler. (Habîbim!) De ki: “(Cihâda çıkmamanız sebebiyle düşeceğiniz) cehennemin ateşi harâret bakımından (Tebûk seferinde karşılaşacağınız sıcak havadan) daha şiddetlidir.” Eğer onlar (bu gerçeği) iyice anlar olsaydılar (elbette azıcık bir rahatlığı sonsuz azâba tercih etmezlerdi).
فَلْيَضْحَكُوا قَل۪يلًا وَلْيَبْكُوا كَث۪يرًاۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٨٢
82﴿ Artık onlar (dünyâda) biraz gülsünler, (âhirette ise) çokça ağlasınlar. Onların sürekli kazanmakta oldukları (kötü) şeylere karşı tam bir cezâ olsun için (âhirette ağlatılacaklardır)!
فَاِنْ رَجَعَكَ اللّٰهُ اِلٰى طَٓائِفَةٍ مِنْهُمْ فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُلْ لَنْ تَخْرُجُوا مَعِيَ اَبَدًا وَلَنْ تُقَاتِلُوا مَعِيَ عَدُوًّاۜ اِنَّكُمْ رَض۪يتُمْ بِالْقُعُودِ اَوَّلَ مَرَّةٍ فَاقْعُدُوا مَعَ الْخَالِف۪ينَ ﴿٨٣
83﴿ Ama eğer Allâh seni (Tebûk seferinden sağ-sâlim olarak kurtarıp) onlardan bir fırkaya döndürecek olur da, sonra onlar senden (başka bir gazâya) çıkış için izin isterlerse, sen de de ki: “(Yaşadığım müddetçe) aslâ benimle berâber ebediyyen (hiçbir sefere) çıkmayacaksınız ve benimle birlikte hiçbir düşmana karşı kesinlikle savaşmayacaksınız. Çünkü gerçekten siz ilk kere de (benimle gelmeyip) oturmaya râzı oldunuz. Öyleyse (bundan böyle) o geri kalan (kadınlar ve çocuk)larla birlikte siz de oturun.”
وَلَا تُصَلِّ عَلٰٓى اَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ اَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلٰى قَبْرِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ ﴿٨٤
84﴿ O (münâfık ola)nlar içerisinden ölmüş olan hiçbir kimse üzerine ebediyyen (cenâze) namaz(ı) kılma. /(Âhirette Müslümanlar gibi güzel hayat yaşayamayacağı için) ebediyyen ölmüş olan o kişilerden hiçbiri üzerine (cenâze) namaz(ı) kılma./ Kabri üzerinde de (ziyâret için) ayakta durma. Çünkü gerçekten onlar Allâh’ı ve Rasûlünü inkâr etmiştirler ve kendileri (kâfirlikte ısrâr ederek haddi aşmış) fâsık kimseler olarak ölmüştürler. Ömer ve İbnü Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edildiğine göre; münâfıkların reîsi Abdullâh ibnü Übeyy ölünce, oğlu Abdullâh, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e gelerek babasını kefenlemesi için gömleğini vermesini istedi, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de verdi. Daha sonra Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den cenâze namazını kıldırmasını istedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) cenâzeyi kıldırmak üzere başında durunca Ömer (Radıyallâhu Anh) kalkıp Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in elbisesini çekerek: “Yâ Rasûlellâh! Rabbin seni buna duâ yapmaktan nehyetmişken sen ona duâ mı yapacaksın?!” dedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de: “(Allâh beni bundan menetmedi) ancak Allâh: ‘Onlar için istiğfarda bulun yâhut kendileri için istiğfâr etme. Sen onlar için yetmiş kere de istiğfâr etsen Allâh aslâ onları bağışlayacak değildir’ buyurdu. Ben de yetmişten fazla yapacağım” dedi. Bunun üzerine Ömer (Radıyallâhu Anh) o münâfığın İslâm aleyhinde sarf etmiş olduğu sözleri birer birer sayınca Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) (Ömer (Radıyallâhu Anh)ın dînî konulardaki bu hassâsiyetinden memnûniyetini ifâde etmek üzere) tebessüm buyurarak: “Bırak beni yâ Ömer!” buyurdu ve cenâze namazını kıldırıp geri çekildi. Çok zaman geçmeden Tevbe Sûresi’nin (bu ve bir sonraki) iki âyeti (Ömer (Radıyallâhu Anh)ı tasdîk mâhiyetinde) nâzil olarak (bir daha böyle bir şey yapmaktan) Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i nehyetti. Ömer (Radıyallâhu Anh): “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e karşı nasıl böyle cüretkâr davrandığıma sonradan çok şaşırdım” derdi. (el-Buhârî, rakam:4393-4394, 4/1715-1716; Müslim, rakam:2400, 2774; İbnü Mâce, rakam:1523; Ahmed ibnü Hanbel, el-Müsned, rakam:4680)
وَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَاَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ ﴿٨٥
85﴿ (Habîbim!) Ayrıca onların malları ve çocukları seni hayran bırakmasın. Allâh (onlara çok mal ve çocuk vererek kendilerinin iyiliğini murâd etmemiş) ancak bunlar yüzünden onlara dünyâda azap etmeyi ve kendileri kâfir kimseler oldukları hâlde canlarının zorla çıkmasını murâd etmiştir. Allâh-u Te‘âlâ’nın dünyâda münâfıklara azap etmesinin birçok îzâhı vardır. Nitekim onların bunca malı toplayıp koruma uğrundaki gayretleri, onlara karşı aşırı düşkünlük yüzünden taşıdıkları ellerinden çıkma endişesi ve istemeyerek de olsa Müslüman olduklarını göstermek için onlardan hayır yollarına harcama mecbûriyetinde kalmaları, gerçekten onların mal ve evlât yüzünden dünyâda uğradıkları musîbetlerden bâzılarıdır.
وَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ اَنْ اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَجَاهِدُوا مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ اُو۬لُوا الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُوا ذَرْنَا نَكُنْ مَعَ الْقَاعِد۪ينَ ﴿٨٦
86﴿ (Habîbim! Sana:) “Allâh’a îmân edin ve Rasûlü ile birlikte cihâd edin” diye (emir getiren) bir sûre indirildiği zaman, içlerinden zenginlik sâhipleri senden izin istedi(ler) ve: “Bırak bizi de o (kadınlar ve çocuklar gibi) oturanlarla birlikte olalım” dediler.