v02.01.25 Geliştirme Notları
Yûsuf Sûresi
247
Cuz 13
104﴿ (Habîbim! Bu kadar vahiyleri tebliğ etmene rağmen) sen on(ca vahiyleri duyurmay)a karşı onlardan hiçbir ücret de istemiyorsun (ki îmân etmekten kaçınıyorlar). O (sana vahyedilen Kur’ân), tüm âlemler(de bulunan mükellefler) için ancak (Allâh-u Te‘âlâ tarafından gönderilen) büyük bir öğüttür. (Hâl böyleyken niçin istifâde etmiyorlar?)
105﴿ Göklerde ve yerde bulunan (felekler, yıldızlar, dağlar ve denizler gibi) nice âyet (ve mûcize) vardır ki; kendileri (şirke bulaşmış olanlar) onlardan yüz çevirici (ve kendilerinde bulunan delilleri ibretle tefekkür etmeyen gâfil) kimseler olarak onlara uğrar geçerler.
106﴿ Zâten onların ekserîsi (Allâh-u Te‘âlâ’nın varlığını îtirâfa mecbur kalsalar da), kendileri ancak (putlar, melekler ve bâzı peygamberler gibi ilâhlıktan uzak birtakım şeyleri bir olan Rablerine) şirk koşan kimseler olarak Allâh’a îmân eder(ler). Müfessirlerin cumhûruna göre; âyet-i kerîme müşrikler hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar kendilerini yaratan ve rızıklandıran Zâtın ancak Allâh olduğunu ikrâr etmelerine rağmen rahat zamanlarında putları Allâh’a ortak koşarlardı, ama dara düşünce duâyı sâdece Allâh’a tahsis ederlerdi. Sapık Mu‘tezile fırkasının “Kul kendi fiilini kendi yaratır” şeklindeki inançları da şirk türlerindendir. Hâlis tevhîd ise; Ehl-i Sünnet inancında olduğu gibi, Allâh-u Te‘âlâ’dan başka hiçbir yaratıcı bulunmadığına inanmaktır. (en-Nesefî)
107﴿ Yoksa onlar Allâh’ın azaplarından biri olan kaplayıcı büyük bir felâketin kendilerine gelmesinden ya da onlar (öncesinde bir alâmet görmedikleri için) hiç farketmezlerken o (kıyâmet) ânın(ın) birdenbire karşılaşılarak onlara gelmesinden emin mi oldular (ki hiç çekinmeden kâfirliklerini sürdürebiliyorlar)?!
108﴿ (Habîbim!) De ki: “İşte ancak bu (îmân ve tevhîde dâvet yolu) benim yolumdur ki ben (körü körüne değil, açık delillerle ilgili) büyük bir basîret (şuur, şüphesiz inanç ve hakkı bâtıldan ayıran bir mârifet ve anlayış) üzere (insanları) Allâh(a inanmaya ve O’nu kâmil sıfatlarıyla tanımay)a dâvet etmekteyim. Ben de, bana hakkıyla uymuş olan kimseler de (bu dâvet üzereyiz). (Ortaklardan ve tüm noksan sıfatlardan) Allâh’ı tesbîh ile (tenzih eder ve her türlü kusurdan son derece uzak olduğunu ikrâr ederiz)! Zâten ben (hiçbir zaman Allâh’a ortak koşan) o müşriklerden olmadım.” Âyet-i kerîmede Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ittibâ ettiği bildirilen kimselerden maksad, ilim üzere halkı hakka dâvet eden ulemâdır. Bu vasıf kıyâmete kadar bâkî ise de asr-ı saâdette Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ittibâ etmiş bulunan sahâbe hakkında daha belirgindir. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ) şöyle buyurmuştur: “Gerçekten Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbı en güzel bir yol ve en üstün bir hidâyet üzere bulunmuştular. Onlar ilmin mâdeni, îmânın hazînesi ve Rahmân’ın ordularıydılar.” İbnü Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh) şöyle buyurmuştur: “Bir kimseye tâbi olmak isteyen, vefât etmiş olan (en fazîletli) sahâbeyi örnek alsın, zîrâ hayatta olan hakkında fitne(ye düşmesin)den (ve hak yoldan sapmasından) emîn olunmaz. İşte o Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ashâbı bu ümmetin en hayırlıları, en iyi kalplileri, en derin ilme sâhip olanları ve yapmacık hareketlerden en uzak olanlarıydılar. Onlar öyle bir toplumdu ki Allâh-u Te‘âlâ onları, peygamberi Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in arkadaşlığı ve dîninin nakli için seçmişti. Öyleyse siz de onların ahlâkına benzemeye çalışın ve yollarına uyun. Çünkü dosdoğru yol üzere bulunanlar ancak onlardır.” (el-Beğavî, 2/518; el-Hâzin, Mecmû‘atü’t-tefâsîr, 3/461)
109﴿ (Habîbim! “Rabbin dileseydi peygamber olarak melekler gönderirdi” diyen o müşriklere cevâben şöyle buyurduğumuzu bildir ki:) “Biz senden önce de ancak, şehirler ahâlîsinden olan birtakım erkekleri rasûl (olarak) gönderdik ki (sana vahyettiğimiz gibi) onlara (da) vahiyde bulunuyorduk. Artık o (müşrik ola)nlar yer(yüzün)de yürü(yüp gez)mediler mi ki, bu sebeple kendilerinden önceki (inkârcı) kimselerin (fecî) âkıbetinin nice olduğuna baksaydılar?! Âhiret yurdu ise o (şirkten ve günahlardan iyice sakınarak) takvâ sâhibi olmuş kimseler için elbette çok hayırlıdır (her şeyden daha iyidir). Hâlâ (bunu) anla(yıp da, îmân ve takvâya sarılarak o en kıymetli yurdu kazanmaya çalış)mayacak mısınız?!”
110﴿ (Habîbim! Bolluk ve rahatlık içinde kâfirlere uzun süre mühlet vermemiz kimseyi aldatmasın. Zîrâ onlardan önce geçen müşriklere de böylece fırsatlar verilmişti.) Nihâyet o (ümmetlere gönderilen) rasüller (kavimlerinin îmân etmesinden) iyice ümit kestiği vakit ve (düşmanlarının helâk edileceğine dâir kendilerine vaad edilen müjdeler gecikip kâfirlerden çektikleri sıkıntılar artınca) şüphesiz onlar (içindeki müminler bile rasüllerinin, kendilerine vaad ettikleri yardım sözünde durmadıklarını düşünerek) muhakkak kendilerine yalan söylendiğini zannettikleri zaman, (işte o anda) Bizim yardımımız onlara geldi de, bu sebeple (kurtuluşlarını) dilemekte olduğumuz (o peygamberler ve îmân eden) kimseler kurtarıldı. Ama bizim çetin azâbımız o (müşrik olan) mücrimler toplumundan geri çevrilemez.
111﴿ Andolsun ki; on(ca peygamber ve toplum)ların(ın) kıssalarında (özellikle de Yûsuf (Aleyhisselâm)ın başına gelenlerde, alışkanlık ve duygusallık gibi nedenlerden kaynaklanan evhamdan tamâmen uzak kalmış) hâlis akıllara sâhip kimseler için elbette çok büyük ibret(ler) bulunmuştur. Bu (Kur’ân), uydurulabilecek bir haber olmamıştır. Velâkin (o yüce Kitâb) öncesinde bulunan (semâvî kitaplar)ın (da kendisi gibi doğru ama ancak kendi dönemlerinde geçerli olduğunun beyân ve) tasdîki, bir de (din konusunda kendisine ihtiyaç duyulan) her bir şeyin (ayrıntılı bir şekilde îzâh ve) tafsîli, ayrıca bir toplum için (sapıklıktan kurtarıcı) büyük bir hidâyet (rehberi) ve (iki cihan saâdetine kavuşturacak) yüce bir rahmet (olmuştur) ki onlar (Kur’ân’da bulunan âyetlere) îmân etmektedirler.
سُورَةُ يُوسُفَ
الجزء ١٣
٢٤٧
وَمَا تَسْـَٔلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ۟ ﴿١٠٤
وَكَاَيِّنْ مِنْ اٰيَةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ ﴿١٠٥
وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ ﴿١٠٦
اَفَاَمِنُٓوا اَنْ تَأْتِيَهُمْ غَاشِيَةٌ مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ اَوْ تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿١٠٧
قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿١٠٨
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالًا نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰىۜ اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿١٠٩
حَتّٰٓى اِذَا اسْتَيْـَٔسَ الرُّسُلُ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَٓاءَهُمْ نَصْرُنَاۙ فَنُجِّيَ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِم۪ينَ ﴿١١٠
لَقَدْ كَانَ ف۪ي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۜ مَا كَانَ حَد۪يثًا يُفْتَرٰى وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ﴿١١١
Yûsuf Sûresi
247
Cuz 13
وَمَا تَسْـَٔلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ۟ ﴿١٠٤
104﴿ (Habîbim! Bu kadar vahiyleri tebliğ etmene rağmen) sen on(ca vahiyleri duyurmay)a karşı onlardan hiçbir ücret de istemiyorsun (ki îmân etmekten kaçınıyorlar). O (sana vahyedilen Kur’ân), tüm âlemler(de bulunan mükellefler) için ancak (Allâh-u Te‘âlâ tarafından gönderilen) büyük bir öğüttür. (Hâl böyleyken niçin istifâde etmiyorlar?)
وَكَاَيِّنْ مِنْ اٰيَةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ ﴿١٠٥
105﴿ Göklerde ve yerde bulunan (felekler, yıldızlar, dağlar ve denizler gibi) nice âyet (ve mûcize) vardır ki; kendileri (şirke bulaşmış olanlar) onlardan yüz çevirici (ve kendilerinde bulunan delilleri ibretle tefekkür etmeyen gâfil) kimseler olarak onlara uğrar geçerler.
وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ ﴿١٠٦
106﴿ Zâten onların ekserîsi (Allâh-u Te‘âlâ’nın varlığını îtirâfa mecbur kalsalar da), kendileri ancak (putlar, melekler ve bâzı peygamberler gibi ilâhlıktan uzak birtakım şeyleri bir olan Rablerine) şirk koşan kimseler olarak Allâh’a îmân eder(ler). Müfessirlerin cumhûruna göre; âyet-i kerîme müşrikler hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar kendilerini yaratan ve rızıklandıran Zâtın ancak Allâh olduğunu ikrâr etmelerine rağmen rahat zamanlarında putları Allâh’a ortak koşarlardı, ama dara düşünce duâyı sâdece Allâh’a tahsis ederlerdi. Sapık Mu‘tezile fırkasının “Kul kendi fiilini kendi yaratır” şeklindeki inançları da şirk türlerindendir. Hâlis tevhîd ise; Ehl-i Sünnet inancında olduğu gibi, Allâh-u Te‘âlâ’dan başka hiçbir yaratıcı bulunmadığına inanmaktır. (en-Nesefî)
اَفَاَمِنُٓوا اَنْ تَأْتِيَهُمْ غَاشِيَةٌ مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ اَوْ تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿١٠٧
107﴿ Yoksa onlar Allâh’ın azaplarından biri olan kaplayıcı büyük bir felâketin kendilerine gelmesinden ya da onlar (öncesinde bir alâmet görmedikleri için) hiç farketmezlerken o (kıyâmet) ânın(ın) birdenbire karşılaşılarak onlara gelmesinden emin mi oldular (ki hiç çekinmeden kâfirliklerini sürdürebiliyorlar)?!
قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿١٠٨
108﴿ (Habîbim!) De ki: “İşte ancak bu (îmân ve tevhîde dâvet yolu) benim yolumdur ki ben (körü körüne değil, açık delillerle ilgili) büyük bir basîret (şuur, şüphesiz inanç ve hakkı bâtıldan ayıran bir mârifet ve anlayış) üzere (insanları) Allâh(a inanmaya ve O’nu kâmil sıfatlarıyla tanımay)a dâvet etmekteyim. Ben de, bana hakkıyla uymuş olan kimseler de (bu dâvet üzereyiz). (Ortaklardan ve tüm noksan sıfatlardan) Allâh’ı tesbîh ile (tenzih eder ve her türlü kusurdan son derece uzak olduğunu ikrâr ederiz)! Zâten ben (hiçbir zaman Allâh’a ortak koşan) o müşriklerden olmadım.” Âyet-i kerîmede Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ittibâ ettiği bildirilen kimselerden maksad, ilim üzere halkı hakka dâvet eden ulemâdır. Bu vasıf kıyâmete kadar bâkî ise de asr-ı saâdette Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ittibâ etmiş bulunan sahâbe hakkında daha belirgindir. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ) şöyle buyurmuştur: “Gerçekten Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbı en güzel bir yol ve en üstün bir hidâyet üzere bulunmuştular. Onlar ilmin mâdeni, îmânın hazînesi ve Rahmân’ın ordularıydılar.” İbnü Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh) şöyle buyurmuştur: “Bir kimseye tâbi olmak isteyen, vefât etmiş olan (en fazîletli) sahâbeyi örnek alsın, zîrâ hayatta olan hakkında fitne(ye düşmesin)den (ve hak yoldan sapmasından) emîn olunmaz. İşte o Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ashâbı bu ümmetin en hayırlıları, en iyi kalplileri, en derin ilme sâhip olanları ve yapmacık hareketlerden en uzak olanlarıydılar. Onlar öyle bir toplumdu ki Allâh-u Te‘âlâ onları, peygamberi Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in arkadaşlığı ve dîninin nakli için seçmişti. Öyleyse siz de onların ahlâkına benzemeye çalışın ve yollarına uyun. Çünkü dosdoğru yol üzere bulunanlar ancak onlardır.” (el-Beğavî, 2/518; el-Hâzin, Mecmû‘atü’t-tefâsîr, 3/461)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالًا نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰىۜ اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿١٠٩
109﴿ (Habîbim! “Rabbin dileseydi peygamber olarak melekler gönderirdi” diyen o müşriklere cevâben şöyle buyurduğumuzu bildir ki:) “Biz senden önce de ancak, şehirler ahâlîsinden olan birtakım erkekleri rasûl (olarak) gönderdik ki (sana vahyettiğimiz gibi) onlara (da) vahiyde bulunuyorduk. Artık o (müşrik ola)nlar yer(yüzün)de yürü(yüp gez)mediler mi ki, bu sebeple kendilerinden önceki (inkârcı) kimselerin (fecî) âkıbetinin nice olduğuna baksaydılar?! Âhiret yurdu ise o (şirkten ve günahlardan iyice sakınarak) takvâ sâhibi olmuş kimseler için elbette çok hayırlıdır (her şeyden daha iyidir). Hâlâ (bunu) anla(yıp da, îmân ve takvâya sarılarak o en kıymetli yurdu kazanmaya çalış)mayacak mısınız?!”
حَتّٰٓى اِذَا اسْتَيْـَٔسَ الرُّسُلُ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَٓاءَهُمْ نَصْرُنَاۙ فَنُجِّيَ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِم۪ينَ ﴿١١٠
110﴿ (Habîbim! Bolluk ve rahatlık içinde kâfirlere uzun süre mühlet vermemiz kimseyi aldatmasın. Zîrâ onlardan önce geçen müşriklere de böylece fırsatlar verilmişti.) Nihâyet o (ümmetlere gönderilen) rasüller (kavimlerinin îmân etmesinden) iyice ümit kestiği vakit ve (düşmanlarının helâk edileceğine dâir kendilerine vaad edilen müjdeler gecikip kâfirlerden çektikleri sıkıntılar artınca) şüphesiz onlar (içindeki müminler bile rasüllerinin, kendilerine vaad ettikleri yardım sözünde durmadıklarını düşünerek) muhakkak kendilerine yalan söylendiğini zannettikleri zaman, (işte o anda) Bizim yardımımız onlara geldi de, bu sebeple (kurtuluşlarını) dilemekte olduğumuz (o peygamberler ve îmân eden) kimseler kurtarıldı. Ama bizim çetin azâbımız o (müşrik olan) mücrimler toplumundan geri çevrilemez.
لَقَدْ كَانَ ف۪ي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۜ مَا كَانَ حَد۪يثًا يُفْتَرٰى وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ﴿١١١
111﴿ Andolsun ki; on(ca peygamber ve toplum)ların(ın) kıssalarında (özellikle de Yûsuf (Aleyhisselâm)ın başına gelenlerde, alışkanlık ve duygusallık gibi nedenlerden kaynaklanan evhamdan tamâmen uzak kalmış) hâlis akıllara sâhip kimseler için elbette çok büyük ibret(ler) bulunmuştur. Bu (Kur’ân), uydurulabilecek bir haber olmamıştır. Velâkin (o yüce Kitâb) öncesinde bulunan (semâvî kitaplar)ın (da kendisi gibi doğru ama ancak kendi dönemlerinde geçerli olduğunun beyân ve) tasdîki, bir de (din konusunda kendisine ihtiyaç duyulan) her bir şeyin (ayrıntılı bir şekilde îzâh ve) tafsîli, ayrıca bir toplum için (sapıklıktan kurtarıcı) büyük bir hidâyet (rehberi) ve (iki cihan saâdetine kavuşturacak) yüce bir rahmet (olmuştur) ki onlar (Kur’ân’da bulunan âyetlere) îmân etmektedirler.