v02.01.25 Geliştirme Notları
Hicr Sûresi
263
Cuz 14
32﴿ O (zaman Allâh-u Te‘âlâ ona): “Ey İblîs! Secde edenlerle birlikte olmamanda sana ne şey (mâni) oldu?” buyurdu.
33﴿ O (İblîs ise): “(Ben dumansız ateşten yaratılmış latîf bir varlık iken) şekillendirilmiş, (vurulduğunda) ses çıkartan kupkuru ve kapkara bir çamur parçasından kendisini yaratmış olduğun (ete ve kemiğe dönüşmüş, katı ve yoğun) bir beşere aslâ secde edecek değilim” dedi.
34﴿ (Allâh-u Te‘âlâ da) buyurdu ki: “Öyleyse hemen orada(ki melekler arasında bulunan gökteki makāmında)n çık. Artık gerçekten sen (tüm hayır ve iyiliklerden mahrum bırakılan) kovulmuş birisin. /Artık şüphesiz sen (bundan sonra alev parçalarıyla) taşlana(rak göklere yaklaştırılmaya)cak birisin./
35﴿ Üstelik şüphesiz o lânet(im ve gazabıma çarptırılıp rahmetimden uzaklık), cezâ gününe kadar ancak senin (ve sana uyanların) üzerindedir.”
36﴿ O (İblîs, ustalıkla ölümden sıyrılmanın yolunu arayarak): “Ey Rabbim! (Mâdem beni bu duruma düşürdün) öyleyse o (Âdem’in neslinden gelecek ola)nların diriltilecekleri güne kadar bana (yaşamam için) mühlet ver” dedi.
37﴿ (Allâh-u Te‘âlâ) buyurdu ki: “Muhakkak sen mühlet verilen kimselerdensin.
38﴿ (Lâkin bu mühlet, insanların diriltilecekleri ikinci Sûr’a üfürülme zamânına kadar sürmeyip, herkesin ölümü için) bilinen o (birinci Sûr’a üfürülme) vaktin(in) gününe kadar (olacaktır. Sonra sen de herkes gibi ölümü tadacaksın).”
39﴿ (İblîs) dedi ki: “Ey Rabbim! Beni azdırmana yemîn ederim ki; (cennette babalarını hatâya sevk ettiğim gibi) elbette o yer(yüzün)de on(dan gelen çocuk)lara (günah işlettirmek için yasaklar hakkında) çok süsleme yapacağım ve andolsun ki; mutlaka onları hep birlikte oldukları hâlde azdıracağım.
40﴿ Ancak içlerinden Senin (tarafından her türlü şâibeden temiz tutulup) ihlâsa erdirilmiş kulların(a benim hîlem işlemeyeceği için onlar) müstesnâ.”
41﴿ Buyurdu ki: “(Hiçbir şey bana vâcip değilse de Ben fazl-u keremimle şu hükme riâyeti kesinlikle taahhüt ediyorum ki) işte bu (seçtiğim kullarımı senin şerrinden kurtarmam), (tâkibi) üzerime düşen dosdoğru bir yoldur. /İşte bu (ibâdeti Bana hâlis kılmak), Bana varan dosdoğru bir yoldur./
42﴿ Benim (seçkin) kullarım (var ya); gerçekten senin (kışkırtma ve azdırma sûretiyle) onlar üzerinde hiçbir gücün (ve hâkimiyetin sâbit) olmamıştır. Lâkin o azgınlardan sana iyice uymuş olanlar müstesnâ! (Çünkü senin hîlen ancak onlara söker.)
43﴿ Muhakkak ki cehennem; elbette onların hep birlikte vaad olundukları yeridir.
44﴿ Ona âit yedi kapı /yedi tabaka/ vardır ki; her bir kapı(dan girmek) /her bir tabaka(da yerleşmek)/ için o (şeytana uyan azgı)nlar içerisinden ayrılmış bir kısım vardır.” Tefsirlerde zikredildiğine göre; günahkâr müminlerin, Yahûdî, Hristiyan, Sâbie, Mecûsî, müşrik ve münâfıkların giriş kapıları farklı olacağı gibi, Hâviye, Sakar, Sa‘îr, Cahîm, Lezâ, Hutame ve cehennem gibi yerleşecekleri tabakaları da ayrı olacaktır.
45﴿ Ama (kâfirlik ve şirk çeşitlerinden hakkıyla sakınan) o takvâ sâhibi kimseler, gerçekten de (onlar) cennetler ve gözeler(in başlarında zevk-ü sefâ) içerisindedir.
46﴿ (Cennete girerken onlara:)(Buradan çıkmak ve nîmet kesintisine uğramak gibi musîbetlerden) emin kimseler olarak, (her türlü sıkıntıdan) tam bir selâmetle /(Rabbiniz ve melekleri tarafından) çok değerli bir selâmla (karşılanarak)/ oraya girin” (denilecektir).
47﴿ Ayrıca Biz onların (dünyâda) kalplerinde (birbirlerine karşı taşıdıkları düşmanlık, nefret, kıskançlık ve) kinden ne vardıysa (daha cennete girmeden evvel) söküp çıkarmışızdır. (Bu nedenle onlar) çok değerli tahtlar üzerinde kurulan ve (kimse kimseye üstten bakmasın diye) karşı karşıya bulunan kardeşler hâlindeyken (birbirine muhabbetle bakacaklardır)!
48﴿ Kendilerine orada (her istekleri verileceği için) hiçbir yorgunluk dokunmayacaktır. Onlar oradan aslâ çıkartılacak kimseler de değillerdir. (İşte böylece nîmetleri tamamlanmıştır. Zîrâ içinde bulunulan nîmetten ayrılma tehlikesini düşünmek, en sevinçli zamânında bile sâhibine çok büyük sıkıntı verir.)
49﴿ (Habîbim!) Kullarıma haber ver ki; gerçekten Ben; ancak Ben (onların günahlarını bağışlayacak bir) Ğafûr’um, (kendilerini analarından babalarından daha çok esirgeyen bir) Rahîm’im.
50﴿ Benim azâbım ise, gerçekten ancak o, çok acı verici (bir) azaptır.
51﴿ (Habîbim! Sen) onlara İbrâhîm’in misâfirleri (olan melekleri)n (yaşadıkları hâdiseler)den de haber ver.
سُورَةُ الْحِجْرِ
الجزء ١٤
٢٦٣
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ ﴿٣٢
قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ ﴿٣٣
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ ﴿٣٤
وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ ﴿٣٥
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿٣٦
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ ﴿٣٧
اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ ﴿٣٨
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٣٩
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ ﴿٤٠
قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ ﴿٤١
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ ﴿٤٢
وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٤٣
لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟ ﴿٤٤
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ ﴿٤٥
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ ﴿٤٦
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ ﴿٤٧
لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ ﴿٤٨
نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا۬ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ ﴿٤٩
وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ ﴿٥٠
وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَۢ ﴿٥١
Hicr Sûresi
263
Cuz 14
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ ﴿٣٢
32﴿ O (zaman Allâh-u Te‘âlâ ona): “Ey İblîs! Secde edenlerle birlikte olmamanda sana ne şey (mâni) oldu?” buyurdu.
قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ ﴿٣٣
33﴿ O (İblîs ise): “(Ben dumansız ateşten yaratılmış latîf bir varlık iken) şekillendirilmiş, (vurulduğunda) ses çıkartan kupkuru ve kapkara bir çamur parçasından kendisini yaratmış olduğun (ete ve kemiğe dönüşmüş, katı ve yoğun) bir beşere aslâ secde edecek değilim” dedi.
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ ﴿٣٤
34﴿ (Allâh-u Te‘âlâ da) buyurdu ki: “Öyleyse hemen orada(ki melekler arasında bulunan gökteki makāmında)n çık. Artık gerçekten sen (tüm hayır ve iyiliklerden mahrum bırakılan) kovulmuş birisin. /Artık şüphesiz sen (bundan sonra alev parçalarıyla) taşlana(rak göklere yaklaştırılmaya)cak birisin./
وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ ﴿٣٥
35﴿ Üstelik şüphesiz o lânet(im ve gazabıma çarptırılıp rahmetimden uzaklık), cezâ gününe kadar ancak senin (ve sana uyanların) üzerindedir.”
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿٣٦
36﴿ O (İblîs, ustalıkla ölümden sıyrılmanın yolunu arayarak): “Ey Rabbim! (Mâdem beni bu duruma düşürdün) öyleyse o (Âdem’in neslinden gelecek ola)nların diriltilecekleri güne kadar bana (yaşamam için) mühlet ver” dedi.
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ ﴿٣٧
37﴿ (Allâh-u Te‘âlâ) buyurdu ki: “Muhakkak sen mühlet verilen kimselerdensin.
اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ ﴿٣٨
38﴿ (Lâkin bu mühlet, insanların diriltilecekleri ikinci Sûr’a üfürülme zamânına kadar sürmeyip, herkesin ölümü için) bilinen o (birinci Sûr’a üfürülme) vaktin(in) gününe kadar (olacaktır. Sonra sen de herkes gibi ölümü tadacaksın).”
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٣٩
39﴿ (İblîs) dedi ki: “Ey Rabbim! Beni azdırmana yemîn ederim ki; (cennette babalarını hatâya sevk ettiğim gibi) elbette o yer(yüzün)de on(dan gelen çocuk)lara (günah işlettirmek için yasaklar hakkında) çok süsleme yapacağım ve andolsun ki; mutlaka onları hep birlikte oldukları hâlde azdıracağım.
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ ﴿٤٠
40﴿ Ancak içlerinden Senin (tarafından her türlü şâibeden temiz tutulup) ihlâsa erdirilmiş kulların(a benim hîlem işlemeyeceği için onlar) müstesnâ.”
قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ ﴿٤١
41﴿ Buyurdu ki: “(Hiçbir şey bana vâcip değilse de Ben fazl-u keremimle şu hükme riâyeti kesinlikle taahhüt ediyorum ki) işte bu (seçtiğim kullarımı senin şerrinden kurtarmam), (tâkibi) üzerime düşen dosdoğru bir yoldur. /İşte bu (ibâdeti Bana hâlis kılmak), Bana varan dosdoğru bir yoldur./
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ ﴿٤٢
42﴿ Benim (seçkin) kullarım (var ya); gerçekten senin (kışkırtma ve azdırma sûretiyle) onlar üzerinde hiçbir gücün (ve hâkimiyetin sâbit) olmamıştır. Lâkin o azgınlardan sana iyice uymuş olanlar müstesnâ! (Çünkü senin hîlen ancak onlara söker.)
وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٤٣
43﴿ Muhakkak ki cehennem; elbette onların hep birlikte vaad olundukları yeridir.
لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟ ﴿٤٤
44﴿ Ona âit yedi kapı /yedi tabaka/ vardır ki; her bir kapı(dan girmek) /her bir tabaka(da yerleşmek)/ için o (şeytana uyan azgı)nlar içerisinden ayrılmış bir kısım vardır.” Tefsirlerde zikredildiğine göre; günahkâr müminlerin, Yahûdî, Hristiyan, Sâbie, Mecûsî, müşrik ve münâfıkların giriş kapıları farklı olacağı gibi, Hâviye, Sakar, Sa‘îr, Cahîm, Lezâ, Hutame ve cehennem gibi yerleşecekleri tabakaları da ayrı olacaktır.
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ ﴿٤٥
45﴿ Ama (kâfirlik ve şirk çeşitlerinden hakkıyla sakınan) o takvâ sâhibi kimseler, gerçekten de (onlar) cennetler ve gözeler(in başlarında zevk-ü sefâ) içerisindedir.
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ ﴿٤٦
46﴿ (Cennete girerken onlara:)(Buradan çıkmak ve nîmet kesintisine uğramak gibi musîbetlerden) emin kimseler olarak, (her türlü sıkıntıdan) tam bir selâmetle /(Rabbiniz ve melekleri tarafından) çok değerli bir selâmla (karşılanarak)/ oraya girin” (denilecektir).
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ ﴿٤٧
47﴿ Ayrıca Biz onların (dünyâda) kalplerinde (birbirlerine karşı taşıdıkları düşmanlık, nefret, kıskançlık ve) kinden ne vardıysa (daha cennete girmeden evvel) söküp çıkarmışızdır. (Bu nedenle onlar) çok değerli tahtlar üzerinde kurulan ve (kimse kimseye üstten bakmasın diye) karşı karşıya bulunan kardeşler hâlindeyken (birbirine muhabbetle bakacaklardır)!
لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ ﴿٤٨
48﴿ Kendilerine orada (her istekleri verileceği için) hiçbir yorgunluk dokunmayacaktır. Onlar oradan aslâ çıkartılacak kimseler de değillerdir. (İşte böylece nîmetleri tamamlanmıştır. Zîrâ içinde bulunulan nîmetten ayrılma tehlikesini düşünmek, en sevinçli zamânında bile sâhibine çok büyük sıkıntı verir.)
نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا۬ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ ﴿٤٩
49﴿ (Habîbim!) Kullarıma haber ver ki; gerçekten Ben; ancak Ben (onların günahlarını bağışlayacak bir) Ğafûr’um, (kendilerini analarından babalarından daha çok esirgeyen bir) Rahîm’im.
وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ ﴿٥٠
50﴿ Benim azâbım ise, gerçekten ancak o, çok acı verici (bir) azaptır.
وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَۢ ﴿٥١
51﴿ (Habîbim! Sen) onlara İbrâhîm’in misâfirleri (olan melekleri)n (yaşadıkları hâdiseler)den de haber ver.