v02.01.25 Geliştirme Notları
Nahl Sûresi
268
Cuz 14
15﴿ Yine O (Rabbiniz), (üstünde durduğunuz toprak) sizi (suyun üstündeki gemi gibi) sallamasın diye yer(yüzün)de sağlam dağlar, ayrıca nehirler ve yollar yerleştirdi. Tâ ki siz (istediğiniz şeylere) yol bulasınız.
16﴿ (Yolda kalanların kendilerinden istifâde ederek yol bulmaya delil çıkarabilecekleri dağlar, pınarlar ve rüzgârlar gibi) birtakım alâmetleri de (dünyâya O yerleştirdi). Ayrıca o (insa)nlar (geceleyin karada ve denizde) özellikle yıldızlarla yol bulurlar.
17﴿ Artık (istediği her şeyi ve bahsi geçen eşsiz varlıkları) yaratan bir Zât (herhangi bir şeyi) yaratamayan kimse gibi olur mu hiç?! (Aklı olan varlıklar bile yaratanla bir olamazken, ya akılsız putlar ve cansız varlıklar nasıl O’na ortak olabilirler?!) Siz hâlâ düşünmeyecek misiniz?!
18﴿ Zâten eğer siz Allâh’ın (size lütfetmiş olduğu tüm) nîmetlerini saymaya başlasanız, onları(n fertleri bir yana türlerini bile) say(ıp bitirme imkânı bul)amazsınız. Şüphesiz ki Allâh elbette (çokça bağışlayan, bu yüzden bunca nîmetlerine karşı yaptığınız nankörlüklerin günahını örtüp, hak ettiğiniz cezâyı peşin vermeyen bir) Ğafûr’dur, (kullarına çokça acıyan, bu sebeple de mahrûmiyet gerektiren bunca kâfirlik ve isyânınıza rağmen nîmetlerini sizden kesmeyen bir) Rahîm’dir.
19﴿ Allâh (inanç ve amel olarak) gizlemekte olduğunuz şeyleri de, açıkça yapmakta bulunduğunuz şeyleri de bilmektedir.
20﴿ Ama o (kâfir ola)nların Allâh(ı bırakıp da O’n)-dan başka tapmakta oldukları şeyler hiçbir şey yaratamazlar. Üstelik kendileri (yaratılmıştırlar, aynı vasıfta olan niceleri de sürekli) yaratılmaktadırlar.
21﴿ (O bâtıl tanrılar, diğer canlılar gibi) ölülerdir, canlanacak (da) değillerdir. (Kendilerinin de, tapanlarının da) ne zaman diriltilecek olduklarını dahî bilemezler. (Hâl böyleyken kendilerine tapan müşriklere âhirette nasıl şefâat edebilirler?!)
22﴿ (Artık bütün bu âyetler ışığında şu hakîkat kesinlikle sâbit olmuştur ki) sizin İlâhınız (olan Allâh) bir olan İlâh’tır. Ama o kimseler ki âhirete îmân etmezler; işte onların kalpleri (tevhîde delâlet eden âyetleri) inkâr edicidir ve kendileri (gördükleri açık deliller karşısında îmân etmek mecbûriyetinde kaldıkları hâlde inadına) büyüklük taslayıcı (olduklarından Müslüman olmamakta)dırlar.
23﴿ Hayır! (Allâh-u Te‘âlâ aslâ onların yaptıklarından gâfil değildir, bilakis şu gerçek) kesinleşti ki; şüphesiz Allâh onların gizlemekte olduğu şeyleri de, açıkça yaptıkları şeyleri de bilmektedir. (Dolayısıyla hak ettikleri cezâları verecektir.) Muhakkak ki O (Allâh-u Te‘âlâ herhangi bir konuda herhangi bir şahsa karşı) büyüklük taslayanları sevmez. (Hele yüce Zâtına îmândan ve âyetlerine inanmaktan kibredenleri ise hiç sevmez ve bu yaptıklarına rızâ göstermez.)
24﴿ (Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in gönderildiği haberini alarak tâ uzaklardan ona inanmak için Mekke’ye gelenler tarafından) o (Mekke halkı içerisindeki kibirli ve müşrik ola)nlara: “Rabbiniz (Muhammed’e) hangi şeyleri indirdi?” denildiği zaman: “(Ona indirildiği iddiâ edilenler) evvelkilerin (uydurup) yazmış olduğu hikâyelerdir” derler.
25﴿ Nihâyet onlar (günahlarını sildirecek bir amelleri bulunmadığı için) kıyâmet günü hem kendi ağır günah yüklerini tam olarak taşıyacaklar, o kişilerin ağır günah yüklerinden bir kısmını da (taşıyacaklardır) ki (başlarına ne geleceği hakkında) bilgisiz olarak (hareket ettikleri için) onları (doğru yoldan kolayca) saptırıyorlardı. Âgâh olun ki; onların yüklenmekte oldukları o şeyler ne kötü olmuştur!
26﴿ (Habîbim!) O (sana düşmanlık yapa)nlardan öncekiler de (peygamberlerinin getirdiği hak dîni iptal için) gerçekten tuzak kurmuştu. Nihâyet (kasırga ve zelzele gibi) Allâh(ın yıkıcı azapları) onların (sağlamca yaptıkları) binâlarına temeller(in)den gelmiş de (kendileri altlarında bulunuyorken) tavanlar(ı) üzerlerinden doğru hemen tepelerine düşmüş ve azap onlara hiç fark edemeyecekleri (aksine kendilerini koruyacak diye fayda umdukları) bir yönden gelmişti. Müfessirlerin cumhûruna göre; bu âyet-i kerîme İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın zamânında yeryüzünün en büyük hükümdârı olan Nemrûd ibnü Ken‘ân’dan bahsetmektedir, şöyle ki o; göğe doğru yükselip kendi anlayışına göre gök ehliyle savaşmak için Bâbil’de beş bin arşın uzunluğunda bir köşk yaptırmıştı. Derken Allâh-u Te‘âlâ bir kasırga estirerek onu yıktırıp kulesini denize attı. Geri kalan kısmı da altında bulunan insanların üzerine çöktü. O güne kadar insanlar sâdece birkaç dil konuşabiliyorken, o günün dehşetinden insanlar yetmiş üç lisan konuşmaya başladılar. Lisanların karışmasından dolayı oraya Bâbil adı verildi. (el-Beğavî, el-Hâzin, el-Âlûsî)
سُورَةُ النَّحْلِ
الجزء ١٤
٢٦٨
وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَاَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ ﴿١٥
وَعَلَامَاتٍۜ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ ﴿١٦
اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿١٧
وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿١٨
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ﴿١٩
وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَۜ ﴿٢٠
اَمْوَاتٌ غَيْرُ اَحْيَٓاءٍۚ وَمَا يَشْعُرُونَۙ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ۟ ﴿٢١
اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ ﴿٢٢
لَا جَرَمَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِر۪ينَ ﴿٢٣
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۙ قَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَۙ ﴿٢٤
لِيَحْمِلُٓوا اَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۙ وَمِنْ اَوْزَارِ الَّذ۪ينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ۟ ﴿٢٥
قَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ ﴿٢٦
Nahl Sûresi
268
Cuz 14
وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَاَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ ﴿١٥
15﴿ Yine O (Rabbiniz), (üstünde durduğunuz toprak) sizi (suyun üstündeki gemi gibi) sallamasın diye yer(yüzün)de sağlam dağlar, ayrıca nehirler ve yollar yerleştirdi. Tâ ki siz (istediğiniz şeylere) yol bulasınız.
وَعَلَامَاتٍۜ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ ﴿١٦
16﴿ (Yolda kalanların kendilerinden istifâde ederek yol bulmaya delil çıkarabilecekleri dağlar, pınarlar ve rüzgârlar gibi) birtakım alâmetleri de (dünyâya O yerleştirdi). Ayrıca o (insa)nlar (geceleyin karada ve denizde) özellikle yıldızlarla yol bulurlar.
اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿١٧
17﴿ Artık (istediği her şeyi ve bahsi geçen eşsiz varlıkları) yaratan bir Zât (herhangi bir şeyi) yaratamayan kimse gibi olur mu hiç?! (Aklı olan varlıklar bile yaratanla bir olamazken, ya akılsız putlar ve cansız varlıklar nasıl O’na ortak olabilirler?!) Siz hâlâ düşünmeyecek misiniz?!
وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿١٨
18﴿ Zâten eğer siz Allâh’ın (size lütfetmiş olduğu tüm) nîmetlerini saymaya başlasanız, onları(n fertleri bir yana türlerini bile) say(ıp bitirme imkânı bul)amazsınız. Şüphesiz ki Allâh elbette (çokça bağışlayan, bu yüzden bunca nîmetlerine karşı yaptığınız nankörlüklerin günahını örtüp, hak ettiğiniz cezâyı peşin vermeyen bir) Ğafûr’dur, (kullarına çokça acıyan, bu sebeple de mahrûmiyet gerektiren bunca kâfirlik ve isyânınıza rağmen nîmetlerini sizden kesmeyen bir) Rahîm’dir.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ﴿١٩
19﴿ Allâh (inanç ve amel olarak) gizlemekte olduğunuz şeyleri de, açıkça yapmakta bulunduğunuz şeyleri de bilmektedir.
وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَۜ ﴿٢٠
20﴿ Ama o (kâfir ola)nların Allâh(ı bırakıp da O’n)-dan başka tapmakta oldukları şeyler hiçbir şey yaratamazlar. Üstelik kendileri (yaratılmıştırlar, aynı vasıfta olan niceleri de sürekli) yaratılmaktadırlar.
اَمْوَاتٌ غَيْرُ اَحْيَٓاءٍۚ وَمَا يَشْعُرُونَۙ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ۟ ﴿٢١
21﴿ (O bâtıl tanrılar, diğer canlılar gibi) ölülerdir, canlanacak (da) değillerdir. (Kendilerinin de, tapanlarının da) ne zaman diriltilecek olduklarını dahî bilemezler. (Hâl böyleyken kendilerine tapan müşriklere âhirette nasıl şefâat edebilirler?!)
اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ ﴿٢٢
22﴿ (Artık bütün bu âyetler ışığında şu hakîkat kesinlikle sâbit olmuştur ki) sizin İlâhınız (olan Allâh) bir olan İlâh’tır. Ama o kimseler ki âhirete îmân etmezler; işte onların kalpleri (tevhîde delâlet eden âyetleri) inkâr edicidir ve kendileri (gördükleri açık deliller karşısında îmân etmek mecbûriyetinde kaldıkları hâlde inadına) büyüklük taslayıcı (olduklarından Müslüman olmamakta)dırlar.
لَا جَرَمَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِر۪ينَ ﴿٢٣
23﴿ Hayır! (Allâh-u Te‘âlâ aslâ onların yaptıklarından gâfil değildir, bilakis şu gerçek) kesinleşti ki; şüphesiz Allâh onların gizlemekte olduğu şeyleri de, açıkça yaptıkları şeyleri de bilmektedir. (Dolayısıyla hak ettikleri cezâları verecektir.) Muhakkak ki O (Allâh-u Te‘âlâ herhangi bir konuda herhangi bir şahsa karşı) büyüklük taslayanları sevmez. (Hele yüce Zâtına îmândan ve âyetlerine inanmaktan kibredenleri ise hiç sevmez ve bu yaptıklarına rızâ göstermez.)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۙ قَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَۙ ﴿٢٤
24﴿ (Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in gönderildiği haberini alarak tâ uzaklardan ona inanmak için Mekke’ye gelenler tarafından) o (Mekke halkı içerisindeki kibirli ve müşrik ola)nlara: “Rabbiniz (Muhammed’e) hangi şeyleri indirdi?” denildiği zaman: “(Ona indirildiği iddiâ edilenler) evvelkilerin (uydurup) yazmış olduğu hikâyelerdir” derler.
لِيَحْمِلُٓوا اَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۙ وَمِنْ اَوْزَارِ الَّذ۪ينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ۟ ﴿٢٥
25﴿ Nihâyet onlar (günahlarını sildirecek bir amelleri bulunmadığı için) kıyâmet günü hem kendi ağır günah yüklerini tam olarak taşıyacaklar, o kişilerin ağır günah yüklerinden bir kısmını da (taşıyacaklardır) ki (başlarına ne geleceği hakkında) bilgisiz olarak (hareket ettikleri için) onları (doğru yoldan kolayca) saptırıyorlardı. Âgâh olun ki; onların yüklenmekte oldukları o şeyler ne kötü olmuştur!
قَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ ﴿٢٦
26﴿ (Habîbim!) O (sana düşmanlık yapa)nlardan öncekiler de (peygamberlerinin getirdiği hak dîni iptal için) gerçekten tuzak kurmuştu. Nihâyet (kasırga ve zelzele gibi) Allâh(ın yıkıcı azapları) onların (sağlamca yaptıkları) binâlarına temeller(in)den gelmiş de (kendileri altlarında bulunuyorken) tavanlar(ı) üzerlerinden doğru hemen tepelerine düşmüş ve azap onlara hiç fark edemeyecekleri (aksine kendilerini koruyacak diye fayda umdukları) bir yönden gelmişti. Müfessirlerin cumhûruna göre; bu âyet-i kerîme İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın zamânında yeryüzünün en büyük hükümdârı olan Nemrûd ibnü Ken‘ân’dan bahsetmektedir, şöyle ki o; göğe doğru yükselip kendi anlayışına göre gök ehliyle savaşmak için Bâbil’de beş bin arşın uzunluğunda bir köşk yaptırmıştı. Derken Allâh-u Te‘âlâ bir kasırga estirerek onu yıktırıp kulesini denize attı. Geri kalan kısmı da altında bulunan insanların üzerine çöktü. O güne kadar insanlar sâdece birkaç dil konuşabiliyorken, o günün dehşetinden insanlar yetmiş üç lisan konuşmaya başladılar. Lisanların karışmasından dolayı oraya Bâbil adı verildi. (el-Beğavî, el-Hâzin, el-Âlûsî)