v02.01.25 Geliştirme Notları
Meryem Sûresi
308
Cuz 16
52﴿ Biz Tûr’un (Mûsâ kulumuza göre) sağ tarafında (kalan cihette)n ona (“Ey Mûsâ! Gerçekten âlemlerin Rabbi olan Allâh ancak Benim” diye) seslendik. Ayrıca Biz onu (kimsenin duymayacağı şekilde Bizimle bir sırdaş gibi mükâleme eden ve yalvarıp yakararak) münâcatta bulunan biri olarak (şereflendirmek üzere Tevrât’ı levhalara yazan Kalem’in sesini dahî işiteceği yüce makāma) yaklaştırdık.
53﴿ Ayrıca Biz (Mûsâ kulumuza) rahmetimizden dolayı (ona yardım etsin diye) kardeşi Hârûn’u çok kıymetli bir nebî olarak kendisine hibe ettik.
54﴿ (Habîbim!) O (sana indirdiğimiz) Kitâb’ta İsmâ‘îl’i de anlat! Gerçekten de o, sözüne (çok) sâdık (olan vefâlı) bir kimse idi. Ayrıca (Allâh-u Te‘âlâ’nın vahyettiği hükümleri tebliğle görevli) büyük bir rasûl, hem de çok değerli bir nebî idi.
55﴿ Bir de o (İsmâ‘îl), âilesine /halkına/ namazı ve zekâtı emrederdi. Zâten o (değerli nebî), Rabbinin nezdinde çok râzı olunmuş bir kimseydi.
56﴿ (Rasûlüm!) İdrîs’i de o (sana indirdiğimiz) Kitâb’ta anlat! Gerçekten de o, (Allâh-u Te‘âlâ tarafından kendisine bildirilen tüm gaybları çokça tasdik etmiş bulunan) büyük bir sıddîk /(doğruluğu şi‘âr edinmiş) dosdoğru bir insan/, hem de büyük bir nebî idi.
57﴿ Üstelik Biz onu değerli bir makam (olan peygamberlik makamın)a /çok yüksek bir mekân (olan cennet-i âlây)a/ yükselttik.
58﴿ (Habîbim!) İşte sana! Ancak onlar, Allâh’ın kendilerine (dînî ve dünyevî birçok) iyilikte bulunmuş olduğu öyle nebîlerdir ki, (onlar) Âdem’in zürriyetinden ve (özellikle de) Nûh ile birlikte (gemide) taşı(t)-dıklarımız(ın soyun)dan, bir de İbrâhîm ile İsrâîl (isimli Ya‘kûb nebîn)in neslinden (gelmiştiler), ayrıca Bizim (İslâm’ın güzelliklerine) hidâyet ettiğimiz ve (kullarımız arasından) seçtiğimiz kimselerdendir. Onların üzerine Rahmân’ın âyetleri art arda okunduğu zaman (hiç kibirlenmeden hemen) secde eden kimseler ve ağlayan kişiler olarak (yere) kapanırlardı.
59﴿ Nihâyet onların ardından birtakım kötü döller gelmişti ki onlar o (farz namazlara inanmayarak veyâ tamâmen terk ederek yâhut kazâya bırakarak ya da ta‘dîl-i erkâna riâyet etmeyerek) namazları zâyi etmiştiler ve (içki, zinâ gibi haramlar işleyerek namazdan ve zikirden alıkoyan nefsânî arzulara ve) şehvetler(in)e tamâmen uymuştular. Ama muhakkak ki onlar büyük bir şerre /o azgınlığ(ın ağır cezâsın)a/ (cehennemdeki diğer vâdîlerin bile şerrinden Allâh’a sığınmakta oldukları) Ğayy (kuyusun)a/ kavuşacaklardır. (Parantez içi mânâlar için bkz: en-Nesefî, et-Teysîr, 10/217)
60﴿ Lâkin o kimse müstesnâ ki (kâfirlikten) tevbe etmiştir, (şirkten dönüp) îmân etmiştir ve (bu îmânına uygun şekilde farz namaz, oruç, hac ve zekât gibi) sâlih amelleri işlemiştir. (Habîbim!) İşte sana! Onlar cennete gireceklerdir ve (sevapları eksik edilerek yâhut yapmadıkları günahlar kendilerine yazılarak haksızlık nâmına) hiçbir şeyle zulme uğratılmayacaklardır.
61﴿ (Sürekli ikāmet yeri olan) o Adn cennetlerine (gireceklerdir) ki; (görmedikleri bir yer olması hasebiyle onların) gıyâb(ın)da(ki bir yer) olarak Rahmân (Te‘âlâ tevbe eden) kullarına (oraya gireceklerini) vaad etmiştir. Şüphesiz ki O (Rahmân Te‘âlâ’nın verdiği sözler var ya); O’nun vaadi dâimâ yerine getirilen bir şey olmuştur.
62﴿ Onlar orada fuzûlî (ve gereksiz) hiçbir söz işitmeyeceklerdir. Lâkin (hem Allâh-u Te‘âlâ’dan, hem meleklerden, hem de birbirlerinden) çokça selâm (duyacaklardır). /Lâkin (tüm hatâlardan ve noksanlıklardan) selâmette olan bir kelâm (işiteceklerdir)./ Ayrıca onlar için orada her gün başında ve her gün sonunda (devamlı sûrette, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hattâ hâtırından dahî geçiremeyeceği) rızıkları mevcuttur.
63﴿ İşte sana! Bu(rası) öyle bir cennettir ki; Biz (oraya) kullarımız içerisinden ancak (haramlardan sakınarak) ziyâde takvâ sâhibi olmuş kimseyi mîrasçı kılacağız.
64﴿ (Habîbim! Cebrâîl sana dedi ki:) “Senin Rabbinin emri olmadıkça biz hiçbir zaman (vahiy getirmek için senin yanına) inemeyiz. İşte sana! Önümüzde olan (gelecek zamanların) da, ardımızda kalan (geçmiş zamanların) da ve bunların arasında olan (tüm zamanların ve mekânların bilgisi, yönetim ve tasarrufu) da sâdece O’na âittir. Zâten senin Rabbin en ufak bir şeyi (bile) unutan biri değildir. (Dolayısıyla kâfirlerin sandığı gibi seni aslâ unutmamıştır ve terk etmemiştir.) Yahûdîlerin kışkırtmasıyla müşrikler Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e, Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruhla ilgili bâzı suâller yöneltmişlerdi, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de vahiy beklentisine girmişti. Ama uzun zaman gecikmeyle karşılaşınca müşriklerin: “Rabbi Muhammed’i terk etti” gibi laflarını duyarak üzülmüştü. Nihâyet Cibrîl (Aleyhisselâm) vahiy getirmeye başlayınca, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ona bu gecikmenin hikmetini sorduğunda, onun verdiği cevâbı Allâh-u Te‘âlâ bu âyet-i kerîmeyle açıkladı. (es-Sa‘lebî, 17/417; el-Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, sh:301; Benzerî rivâyet için bkz: el-Buhârî, rakam:3218)
سُورَةُ مَرْيَمَ
الجزء ١٦
٣٠٨
وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْاَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا ﴿٥٢
وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَٓا اَخَاهُ هٰرُونَ نَبِيًّا ﴿٥٣
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِسْمٰع۪يلَۘ اِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّاۚ ﴿٥٤
وَكَانَ يَأْمُرُ اَهْلَهُ بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِۖ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّه۪ مَرْضِيًّا ﴿٥٥
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِدْر۪يسَۘ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقًا نَبِيًّاۗ ﴿٥٦
وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا ﴿٥٧
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓاء۪يلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا ﴿٥٨
فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ اَضَاعُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّاۙ ﴿٥٩
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْـًٔاۙ ﴿٦٠
جَنَّاتِ عَدْنٍۨ الَّت۪ي وَعَدَ الرَّحْمٰنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا ﴿٦١
لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْوًا اِلَّا سَلَامًاۜ وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ ف۪يهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا ﴿٦٢
تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّت۪ي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ تَقِيًّا ﴿٦٣
وَمَا نَتَنَزَّلُ اِلَّا بِاَمْرِ رَبِّكَۚ لَهُ مَا بَيْنَ اَيْد۪ينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذٰلِكَۚ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّاۚ ﴿٦٤
Meryem Sûresi
308
Cuz 16
وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْاَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا ﴿٥٢
52﴿ Biz Tûr’un (Mûsâ kulumuza göre) sağ tarafında (kalan cihette)n ona (“Ey Mûsâ! Gerçekten âlemlerin Rabbi olan Allâh ancak Benim” diye) seslendik. Ayrıca Biz onu (kimsenin duymayacağı şekilde Bizimle bir sırdaş gibi mükâleme eden ve yalvarıp yakararak) münâcatta bulunan biri olarak (şereflendirmek üzere Tevrât’ı levhalara yazan Kalem’in sesini dahî işiteceği yüce makāma) yaklaştırdık.
وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَٓا اَخَاهُ هٰرُونَ نَبِيًّا ﴿٥٣
53﴿ Ayrıca Biz (Mûsâ kulumuza) rahmetimizden dolayı (ona yardım etsin diye) kardeşi Hârûn’u çok kıymetli bir nebî olarak kendisine hibe ettik.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِسْمٰع۪يلَۘ اِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّاۚ ﴿٥٤
54﴿ (Habîbim!) O (sana indirdiğimiz) Kitâb’ta İsmâ‘îl’i de anlat! Gerçekten de o, sözüne (çok) sâdık (olan vefâlı) bir kimse idi. Ayrıca (Allâh-u Te‘âlâ’nın vahyettiği hükümleri tebliğle görevli) büyük bir rasûl, hem de çok değerli bir nebî idi.
وَكَانَ يَأْمُرُ اَهْلَهُ بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِۖ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّه۪ مَرْضِيًّا ﴿٥٥
55﴿ Bir de o (İsmâ‘îl), âilesine /halkına/ namazı ve zekâtı emrederdi. Zâten o (değerli nebî), Rabbinin nezdinde çok râzı olunmuş bir kimseydi.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِدْر۪يسَۘ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقًا نَبِيًّاۗ ﴿٥٦
56﴿ (Rasûlüm!) İdrîs’i de o (sana indirdiğimiz) Kitâb’ta anlat! Gerçekten de o, (Allâh-u Te‘âlâ tarafından kendisine bildirilen tüm gaybları çokça tasdik etmiş bulunan) büyük bir sıddîk /(doğruluğu şi‘âr edinmiş) dosdoğru bir insan/, hem de büyük bir nebî idi.
وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا ﴿٥٧
57﴿ Üstelik Biz onu değerli bir makam (olan peygamberlik makamın)a /çok yüksek bir mekân (olan cennet-i âlây)a/ yükselttik.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓاء۪يلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا ﴿٥٨
58﴿ (Habîbim!) İşte sana! Ancak onlar, Allâh’ın kendilerine (dînî ve dünyevî birçok) iyilikte bulunmuş olduğu öyle nebîlerdir ki, (onlar) Âdem’in zürriyetinden ve (özellikle de) Nûh ile birlikte (gemide) taşı(t)-dıklarımız(ın soyun)dan, bir de İbrâhîm ile İsrâîl (isimli Ya‘kûb nebîn)in neslinden (gelmiştiler), ayrıca Bizim (İslâm’ın güzelliklerine) hidâyet ettiğimiz ve (kullarımız arasından) seçtiğimiz kimselerdendir. Onların üzerine Rahmân’ın âyetleri art arda okunduğu zaman (hiç kibirlenmeden hemen) secde eden kimseler ve ağlayan kişiler olarak (yere) kapanırlardı.
فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ اَضَاعُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّاۙ ﴿٥٩
59﴿ Nihâyet onların ardından birtakım kötü döller gelmişti ki onlar o (farz namazlara inanmayarak veyâ tamâmen terk ederek yâhut kazâya bırakarak ya da ta‘dîl-i erkâna riâyet etmeyerek) namazları zâyi etmiştiler ve (içki, zinâ gibi haramlar işleyerek namazdan ve zikirden alıkoyan nefsânî arzulara ve) şehvetler(in)e tamâmen uymuştular. Ama muhakkak ki onlar büyük bir şerre /o azgınlığ(ın ağır cezâsın)a/ (cehennemdeki diğer vâdîlerin bile şerrinden Allâh’a sığınmakta oldukları) Ğayy (kuyusun)a/ kavuşacaklardır. (Parantez içi mânâlar için bkz: en-Nesefî, et-Teysîr, 10/217)
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْـًٔاۙ ﴿٦٠
60﴿ Lâkin o kimse müstesnâ ki (kâfirlikten) tevbe etmiştir, (şirkten dönüp) îmân etmiştir ve (bu îmânına uygun şekilde farz namaz, oruç, hac ve zekât gibi) sâlih amelleri işlemiştir. (Habîbim!) İşte sana! Onlar cennete gireceklerdir ve (sevapları eksik edilerek yâhut yapmadıkları günahlar kendilerine yazılarak haksızlık nâmına) hiçbir şeyle zulme uğratılmayacaklardır.
جَنَّاتِ عَدْنٍۨ الَّت۪ي وَعَدَ الرَّحْمٰنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا ﴿٦١
61﴿ (Sürekli ikāmet yeri olan) o Adn cennetlerine (gireceklerdir) ki; (görmedikleri bir yer olması hasebiyle onların) gıyâb(ın)da(ki bir yer) olarak Rahmân (Te‘âlâ tevbe eden) kullarına (oraya gireceklerini) vaad etmiştir. Şüphesiz ki O (Rahmân Te‘âlâ’nın verdiği sözler var ya); O’nun vaadi dâimâ yerine getirilen bir şey olmuştur.
لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْوًا اِلَّا سَلَامًاۜ وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ ف۪يهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا ﴿٦٢
62﴿ Onlar orada fuzûlî (ve gereksiz) hiçbir söz işitmeyeceklerdir. Lâkin (hem Allâh-u Te‘âlâ’dan, hem meleklerden, hem de birbirlerinden) çokça selâm (duyacaklardır). /Lâkin (tüm hatâlardan ve noksanlıklardan) selâmette olan bir kelâm (işiteceklerdir)./ Ayrıca onlar için orada her gün başında ve her gün sonunda (devamlı sûrette, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hattâ hâtırından dahî geçiremeyeceği) rızıkları mevcuttur.
تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّت۪ي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ تَقِيًّا ﴿٦٣
63﴿ İşte sana! Bu(rası) öyle bir cennettir ki; Biz (oraya) kullarımız içerisinden ancak (haramlardan sakınarak) ziyâde takvâ sâhibi olmuş kimseyi mîrasçı kılacağız.
وَمَا نَتَنَزَّلُ اِلَّا بِاَمْرِ رَبِّكَۚ لَهُ مَا بَيْنَ اَيْد۪ينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذٰلِكَۚ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّاۚ ﴿٦٤
64﴿ (Habîbim! Cebrâîl sana dedi ki:) “Senin Rabbinin emri olmadıkça biz hiçbir zaman (vahiy getirmek için senin yanına) inemeyiz. İşte sana! Önümüzde olan (gelecek zamanların) da, ardımızda kalan (geçmiş zamanların) da ve bunların arasında olan (tüm zamanların ve mekânların bilgisi, yönetim ve tasarrufu) da sâdece O’na âittir. Zâten senin Rabbin en ufak bir şeyi (bile) unutan biri değildir. (Dolayısıyla kâfirlerin sandığı gibi seni aslâ unutmamıştır ve terk etmemiştir.) Yahûdîlerin kışkırtmasıyla müşrikler Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e, Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruhla ilgili bâzı suâller yöneltmişlerdi, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de vahiy beklentisine girmişti. Ama uzun zaman gecikmeyle karşılaşınca müşriklerin: “Rabbi Muhammed’i terk etti” gibi laflarını duyarak üzülmüştü. Nihâyet Cibrîl (Aleyhisselâm) vahiy getirmeye başlayınca, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ona bu gecikmenin hikmetini sorduğunda, onun verdiği cevâbı Allâh-u Te‘âlâ bu âyet-i kerîmeyle açıkladı. (es-Sa‘lebî, 17/417; el-Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, sh:301; Benzerî rivâyet için bkz: el-Buhârî, rakam:3218)