v02.01.25 Geliştirme Notları
Tâhâ Sûresi
317
Cuz 16
88﴿ Sonra o (Sâmirî, dokunduğu her şeye hayat veren Cebrâîl (Aleyhisselâm)ın atının izinden almış olduğu toprağı yaptığı heykelin ağzına koyarak) bir buzağıyı; kendisine mahsus (kanı, eti ve canlı hâle geldiği için) böğürmesi olan bir (inek) cesedi (gibi görünen o heykeli, ibâdet edilecek bir ilâh olarak) onlara (sunmak üzere) çıkardı da böylece o (ve onun fitnesine kapıla)nlar: “İşte bu (heykel), sizin de ilâhınızdır, Mûsâ’nın da ilâhıdır, ama o (Rabbini burada) unut(tu da Tûr Dağı’nda ilâh aramaya koyul)du” dediler.
89﴿ Onlar hiç görmüyorlar mıydı ki; gerçekten o (buzağı, sordukları herhangi bir şeye cevap mâhiyetinde) kendilerine hiçbir sözü (bile) döndüremiyordu ve onlar için herhangi bir zarar vermeye sâhip olamıyordu, herhangi bir fayda vermeye de (mâlik) olamıyordu?! (Peki ya bu akılsızlar, bir kere böğürdü diye bir heykeli nasıl ilâh edindiler?!)
90﴿ Andolsun ki; elbette (Mûsâ’nın dönüşünden) daha önce (kendi yerine halîfe bıraktığı) Hârûn muhakkak onlara: “Ey kavmim! Siz onun sebebiyle (doğruya eriştirilmediniz) ancak bir fitneye düşürüldünüz. Şüphesiz sizin Rabbiniz sâdece O Rahmân (Te‘âlâ)dır (ki O size herkesten çok acımaktadır). Öyleyse (Allâh’a ibâdete devam husûsunda) bana iyice tâbi olun ve (buzağıya tapmayı terk etme) emrime itâat edin” demişti.
91﴿ Onlar: “Mûsâ bize dönünceye kadar biz ona karşı (dönüp tapınmaya) sürekli yönelen kimseler olmaktan aslâ ayrılmayacağız” demişlerdi.
92﴿ O (Mûsâ (Aleyhisselâm) Tûr Dağı’ndan döndüğü zaman ümmetinin çoğunun buzağının etrâfında yüksek sesle raks ederek tapındıklarını görünce, kendine mâlik olamayıp, sağ eliyle ağabeyi Hârûn (Aleyhisselâm)ın başından, sol eliyle de sakalından tutarak) dedi ki: “Ey Hârûn! Sen onları (buzağıya taptıkları için) sapıtmış kimseler olarak gördüğün zaman ne şey seni engelledi.
93﴿ (Allâh için gazaba gelerek kâfirlerle savaşma husûsunda) bana hakkıyla tâbi olmandan (seni ne engelledi)?! Yoksa sen (benim: “Din konusunda sert ol, sakın kimseye tâviz verme” şeklindeki) emrime karşı mı geldin?!”
94﴿ (Hârûn (Aleyhisselâm) ona özür beyân etmek ve kendisine yumuşak davranmasını talep etmek üzere) dedi ki: “Ey anamın oğlu! Benim sakalımı tutma, başımı da (tutup çeken biri) olma! Gerçekten ben (onlara karşı sert davranırsam aralarında bir savaş çıkar da sonra bu yüzden) senin (bana kızarak): ‘(Ne yaptın?) İsrâîloğullarının arasında ayrılık çıkardın ve benim (seni onların başına bırakırken söylemiş olduğum: ‘Yerime geç ve insanlar arasında barışı temin et’) sözümü gözetmedin’ diyeceğinden korktum.”
95﴿ O (zaman Mûsâ (Aleyhisselâm) ağabeyini bırakıp bu fitneye sebebiyet veren Sâmirî’ye dönerek): “Ey Sâmirî! Peki ya, senin (böyle yaparak) iste(di)ğin neydi?” dedi.
96﴿ O (Sâmirî): “Ben onların gör(üp bil)medikleri bir şeyi gördüm (ki, ondan anladığım bilgiye göre sana vahiy getiren meleğin dokunduğu her şey canlanıyordu). Bu yüzden (Allâh ile peygamberleri arasında sefîr olan Cibrîl nâmındaki) o rasûlün (atının) izinden bir avuç (toprak) alıp onu (takılardan eritip yaptığım buzağı heykelinin içine) attım. (Ey Mûsâ!) İşte sana! Nefsim bana böyle bir şey (yapmak sûreti) ile (insanları buzağıya taptırmamı) süslü gösterdi” dedi.
97﴿ (Mûsâ (Aleyhisselâm)) dedi ki: “(Ey Sâmîrî!) Artık (buralardan defol) git. Şüphesiz hayatta (kaldığın zaman zarfında) senin için sâbit olan (fecî cezâ şöyle olacaktır; bundan sonra sen de, sana dokunan kimse de berâberce sıtmaya tutulmanıza sebebiyet verecek kötü bir hastalığa yakalanacaksınız, bundan dolayı gördüğün herkese mecbûren): ‘(Bana) hiçbir dokunma yok’ demen (senin için gerekecektir ki bu da insanların senin şerrinden kurtulmaları için yeterli gelecek)dir. Üstelik (dünyâdaki bu cezâdan sonra) senin için (âhirette) bir (cehennem) söz(ü) vardır ki, sen aslâ onun bozulmasıyla karşılaşmayacaksın. Bir de sen sürekli kendisine karşı yönelen biri olarak (ilâh diye tapınmaya) devâm edip durduğun o ilâhına (bir) bak! Andolsun ki; mutlaka onu (önce törpüleyerek ufak parçalar hâline getirip) tamâmen yakacağız, sonra da yemîn olsun ki; gerçekten tam bir parçalayıp savurmakla onu(n küllerini) denize saçıp savuracağız.
98﴿ (Mûsâ (Aleyhisselâm) sözlerini şöyle sürdürdü:) Sizin İlâhınız ancak ve ancak O Allâh’tır ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur! O (Rabbiniz), ilim bakımından her bir şeyi kuşatmıştır. (Câhillikte alem olmuş sığır gibi bir hayvanın ise kendinden bile haberi yoktur. Hâl böyleyken bu Allâh bırakılır da o buzağıya nasıl tapılır?!)
سُورَةُ طٰهٰ
الجزء ١٦
٣١٧
فَاَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هٰذَٓا اِلٰهُكُمْ وَاِلٰهُ مُوسٰى فَنَسِيَۜ ﴿٨٨
اَفَلَا يَرَوْنَ اَلَّا يَرْجِعُ اِلَيْهِمْ قَوْلًاۙ وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا۟ ﴿٨٩
وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هٰرُونُ مِنْ قَبْلُ يَا قَوْمِ اِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِه۪ۚ وَاِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمٰنُ فَاتَّبِعُون۪ي وَاَط۪يعُٓوا اَمْر۪ي ﴿٩٠
قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِف۪ينَ حَتّٰى يَرْجِعَ اِلَيْنَا مُوسٰى ﴿٩١
قَالَ يَا هٰرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّواۙ ﴿٩٢
اَلَّا تَتَّبِعَنِۜ اَفَعَصَيْتَ اَمْر۪ي ﴿٩٣
قَالَ يَبْنَؤُ۬مَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَت۪ي وَلَا بِرَأْس۪يۚ اِنّ۪ي خَش۪يتُ اَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْل۪ي ﴿٩٤
قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ ﴿٩٥
قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِه۪ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ اَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ ل۪ي نَفْس۪ي ﴿٩٦
قَالَ فَاذْهَبْ فَاِنَّ لَكَ فِي الْحَيٰوةِ اَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَۖ وَاِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَنْ تُخْلَفَهُۚ وَانْظُرْ اِلٰٓى اِلٰهِكَ الَّذ۪ي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًاۜ لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا ﴿٩٧
اِنَّمَٓا اِلٰهُكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا ﴿٩٨
Tâhâ Sûresi
317
Cuz 16
فَاَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هٰذَٓا اِلٰهُكُمْ وَاِلٰهُ مُوسٰى فَنَسِيَۜ ﴿٨٨
88﴿ Sonra o (Sâmirî, dokunduğu her şeye hayat veren Cebrâîl (Aleyhisselâm)ın atının izinden almış olduğu toprağı yaptığı heykelin ağzına koyarak) bir buzağıyı; kendisine mahsus (kanı, eti ve canlı hâle geldiği için) böğürmesi olan bir (inek) cesedi (gibi görünen o heykeli, ibâdet edilecek bir ilâh olarak) onlara (sunmak üzere) çıkardı da böylece o (ve onun fitnesine kapıla)nlar: “İşte bu (heykel), sizin de ilâhınızdır, Mûsâ’nın da ilâhıdır, ama o (Rabbini burada) unut(tu da Tûr Dağı’nda ilâh aramaya koyul)du” dediler.
اَفَلَا يَرَوْنَ اَلَّا يَرْجِعُ اِلَيْهِمْ قَوْلًاۙ وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا۟ ﴿٨٩
89﴿ Onlar hiç görmüyorlar mıydı ki; gerçekten o (buzağı, sordukları herhangi bir şeye cevap mâhiyetinde) kendilerine hiçbir sözü (bile) döndüremiyordu ve onlar için herhangi bir zarar vermeye sâhip olamıyordu, herhangi bir fayda vermeye de (mâlik) olamıyordu?! (Peki ya bu akılsızlar, bir kere böğürdü diye bir heykeli nasıl ilâh edindiler?!)
وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هٰرُونُ مِنْ قَبْلُ يَا قَوْمِ اِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِه۪ۚ وَاِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمٰنُ فَاتَّبِعُون۪ي وَاَط۪يعُٓوا اَمْر۪ي ﴿٩٠
90﴿ Andolsun ki; elbette (Mûsâ’nın dönüşünden) daha önce (kendi yerine halîfe bıraktığı) Hârûn muhakkak onlara: “Ey kavmim! Siz onun sebebiyle (doğruya eriştirilmediniz) ancak bir fitneye düşürüldünüz. Şüphesiz sizin Rabbiniz sâdece O Rahmân (Te‘âlâ)dır (ki O size herkesten çok acımaktadır). Öyleyse (Allâh’a ibâdete devam husûsunda) bana iyice tâbi olun ve (buzağıya tapmayı terk etme) emrime itâat edin” demişti.
قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِف۪ينَ حَتّٰى يَرْجِعَ اِلَيْنَا مُوسٰى ﴿٩١
91﴿ Onlar: “Mûsâ bize dönünceye kadar biz ona karşı (dönüp tapınmaya) sürekli yönelen kimseler olmaktan aslâ ayrılmayacağız” demişlerdi.
قَالَ يَا هٰرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّواۙ ﴿٩٢
92﴿ O (Mûsâ (Aleyhisselâm) Tûr Dağı’ndan döndüğü zaman ümmetinin çoğunun buzağının etrâfında yüksek sesle raks ederek tapındıklarını görünce, kendine mâlik olamayıp, sağ eliyle ağabeyi Hârûn (Aleyhisselâm)ın başından, sol eliyle de sakalından tutarak) dedi ki: “Ey Hârûn! Sen onları (buzağıya taptıkları için) sapıtmış kimseler olarak gördüğün zaman ne şey seni engelledi.
اَلَّا تَتَّبِعَنِۜ اَفَعَصَيْتَ اَمْر۪ي ﴿٩٣
93﴿ (Allâh için gazaba gelerek kâfirlerle savaşma husûsunda) bana hakkıyla tâbi olmandan (seni ne engelledi)?! Yoksa sen (benim: “Din konusunda sert ol, sakın kimseye tâviz verme” şeklindeki) emrime karşı mı geldin?!”
قَالَ يَبْنَؤُ۬مَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَت۪ي وَلَا بِرَأْس۪يۚ اِنّ۪ي خَش۪يتُ اَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْل۪ي ﴿٩٤
94﴿ (Hârûn (Aleyhisselâm) ona özür beyân etmek ve kendisine yumuşak davranmasını talep etmek üzere) dedi ki: “Ey anamın oğlu! Benim sakalımı tutma, başımı da (tutup çeken biri) olma! Gerçekten ben (onlara karşı sert davranırsam aralarında bir savaş çıkar da sonra bu yüzden) senin (bana kızarak): ‘(Ne yaptın?) İsrâîloğullarının arasında ayrılık çıkardın ve benim (seni onların başına bırakırken söylemiş olduğum: ‘Yerime geç ve insanlar arasında barışı temin et’) sözümü gözetmedin’ diyeceğinden korktum.”
قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ ﴿٩٥
95﴿ O (zaman Mûsâ (Aleyhisselâm) ağabeyini bırakıp bu fitneye sebebiyet veren Sâmirî’ye dönerek): “Ey Sâmirî! Peki ya, senin (böyle yaparak) iste(di)ğin neydi?” dedi.
قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِه۪ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ اَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ ل۪ي نَفْس۪ي ﴿٩٦
96﴿ O (Sâmirî): “Ben onların gör(üp bil)medikleri bir şeyi gördüm (ki, ondan anladığım bilgiye göre sana vahiy getiren meleğin dokunduğu her şey canlanıyordu). Bu yüzden (Allâh ile peygamberleri arasında sefîr olan Cibrîl nâmındaki) o rasûlün (atının) izinden bir avuç (toprak) alıp onu (takılardan eritip yaptığım buzağı heykelinin içine) attım. (Ey Mûsâ!) İşte sana! Nefsim bana böyle bir şey (yapmak sûreti) ile (insanları buzağıya taptırmamı) süslü gösterdi” dedi.
قَالَ فَاذْهَبْ فَاِنَّ لَكَ فِي الْحَيٰوةِ اَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَۖ وَاِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَنْ تُخْلَفَهُۚ وَانْظُرْ اِلٰٓى اِلٰهِكَ الَّذ۪ي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًاۜ لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا ﴿٩٧
97﴿ (Mûsâ (Aleyhisselâm)) dedi ki: “(Ey Sâmîrî!) Artık (buralardan defol) git. Şüphesiz hayatta (kaldığın zaman zarfında) senin için sâbit olan (fecî cezâ şöyle olacaktır; bundan sonra sen de, sana dokunan kimse de berâberce sıtmaya tutulmanıza sebebiyet verecek kötü bir hastalığa yakalanacaksınız, bundan dolayı gördüğün herkese mecbûren): ‘(Bana) hiçbir dokunma yok’ demen (senin için gerekecektir ki bu da insanların senin şerrinden kurtulmaları için yeterli gelecek)dir. Üstelik (dünyâdaki bu cezâdan sonra) senin için (âhirette) bir (cehennem) söz(ü) vardır ki, sen aslâ onun bozulmasıyla karşılaşmayacaksın. Bir de sen sürekli kendisine karşı yönelen biri olarak (ilâh diye tapınmaya) devâm edip durduğun o ilâhına (bir) bak! Andolsun ki; mutlaka onu (önce törpüleyerek ufak parçalar hâline getirip) tamâmen yakacağız, sonra da yemîn olsun ki; gerçekten tam bir parçalayıp savurmakla onu(n küllerini) denize saçıp savuracağız.
اِنَّمَٓا اِلٰهُكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا ﴿٩٨
98﴿ (Mûsâ (Aleyhisselâm) sözlerini şöyle sürdürdü:) Sizin İlâhınız ancak ve ancak O Allâh’tır ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur! O (Rabbiniz), ilim bakımından her bir şeyi kuşatmıştır. (Câhillikte alem olmuş sığır gibi bir hayvanın ise kendinden bile haberi yoktur. Hâl böyleyken bu Allâh bırakılır da o buzağıya nasıl tapılır?!)