v02.01.25 Geliştirme Notları
Kasas Sûresi
388
Cuz 20
29﴿ Artık Mûsâ (on yıllık) o (uzun) süreyi bitirdiği zaman (Şu‘ayb (Aleyhisselâm)ın izniyle eşi, çocukları ve hizmetçilerinden müteşekkil) âilesiyle birlikte (Mısır’da bulunan annesini ve kardeşlerini ziyâret için) yola çıktığı vakit (karlı ve karanlık bir havada yolunu kaybetti. Tam o sırada) Tûr (Dağı) tarafından çok açık şekilde bir ateş gördü de, âilesine: “(Siz burada) bekleyin! Gerçekten de ben net olarak bir ateş gördüm, ola ki ben o (ateşin etrâfında rastlayacaklarıma sorup yolun durumu)ndan size bir haber yâhut belki siz ısınırsınız diye (bir tarafı) o ateşten (tutuşturulmuş) kalın bir odun parçası getiririm” dedi. Rivâyete göre; Mûsâ (Aleyhisselâm) koyunlarını ve âilesini yanına alarak kış mevsiminde Mısır’a doğru yola çıktı, fakat Şâm krallarından korktuğu için ana yoldan gidemedi. Hâmile olan eşinin de gece mi gündüz mü ne zaman doğum yapacağı belli değildi. Yol güzergâhı kendisini Tûr Dağı’nın batı tarafına sevk etti. O sırada hanımını doğum sancısı tutuverdi. Derken ateş yakmak istedi fakat başarılı olamadı. İşte tam o anda uzaktan parlayan bir ateş görünce bu ve peşi sıra gelen âyet-i kerîmelerde bahsedilen hâdiseler meydana geldi. (el-Âlûsî)
30﴿ Nihâyet (Mûsa (Aleyhisselâm)) o (ateşin yanı)na vardığı zaman o (Tuvâ diye bilinen) çok bereketli kılınmış yer parçasındaki vâdînin (Mûsâ (Aleyhisselâm)a göre) sağ tarafından; (İlâhî tecellîye mazhar kılınmış olan) o(radaki) ağaçtan (kendisine) şöyle nidâ olundu: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ki Ben; bütün âlemlerin Rabbi olan Allâh ancak Benim!
31﴿ Bir de (sana verdiğim mûcizeyi görmen için) asânı (yere) bırak! (diye Mûsâ (Aleyhisselâm)a nidâ olundu.)” Akabinde o hemen onu (yere bıraktı, fakat) sanki o gerçekten küçük bir yılanmış gibi çokça kıpırdanırken gördüğü vakit arka dönen biri olarak kaçtı da geri dönmedi. (O zaman Biz kendisine şöyle vahyettik:) “Ey Mûsâ! (Değneğine doğru) yönel de (Benden başka hiç kimseden) korkma! Şüphesiz ki sen (tüm korkulardan) emniyet (ve güven) içinde olan kimselerdensin.
32﴿ (Ayrıca sen sağ) elini (cübbenin) yaka(sı)nın içerisine sok ki; (alaca hastalığı gibi) hiçbir kusur bulunmaksızın, o (elini çıkardığın zaman güneş gibi bakılamayacak bir şekilde parlak ve) bembeyaz bir şey olarak (koltuğunun altından) çıksın; bir de (elini güneş gibi parlak bir hâlde görünce kapılacağın) korkudan (kurtulmana) sebep (olsun diye), (kuşların) kanad(ları mesâbesinde olan kollar)ını(n sağını sol, solunu da sağ koltuk altına sokarak) kendine topla (ki, elin eski hâline dönsün de korkun geçsin). İşte sana! (Ey Mûsâ!) İşte (asânın ejderhâ olması ve elinin güneş gibi parlaması şeklinde tezâhür eden mûcizelerden) bu ikisi Firavun’a ve ileri gelen adamlarına senin Rabbin (nezdin)den (gönderilmiş) iki açık delil (ve mûcize)dir. Çünkü gerçekten onlar (zulüm ve azgınlıkta sınırı aşmış) fâsıklar toplumu (oldukları için, böyle açık mûcizelerle gönderilen senin gibi bir peygamberin dâvetine muhtaç) olmuşturlar.
33﴿ (Bu vahiylere muhâtap olan Mûsâ (Aleyhisselâm) risâlet görevini en iyi şekilde tebliğ edebilmesi için Allâh-u Te‘âlâ’dan koruma ve destek talep etmek üzere) dedi ki: “Ey Rabbim! Gerçekten ben o (kendisine gönderildiğim Firavun’un yakı)nlar(ın)dan bir şahsı (yanlışlıkla) öldürmüştüm; bu sebeple onların da beni (tebliğimi ulaştıramadan) öldürmelerinden korkuyorum.
34﴿ Bir de (dilim peltek olduğu için sözlerimi iyi anlayamayabilirler, bu nedenle) kardeşim Hârûn, dil (ve hitâbet) bakımından kendisi benden daha fasîhdir; şimdi Sen onu benimle beraber (vecîz ve fesâhatli konuşmasıyla) beni(m) doğrul(uğumu açıkl)ayacak olan tam bir yardımcı olarak (Firavun ve adamlarına tebliğ için) rasûl gönder. Muhakkak ki ben (merâmımı doğru anlatamadığım için) onların beni yalanlamasından korkuyorum.” İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyete göre; Mûsâ (Aleyhisselâm)ın peltekliğinin sebebi şu hâdisedir: Bir kere Mûsâ (Aleyhisselâm) Firavun’un kucağında bulunuyorken ona bir tokat atmış ve sakalını çekmiş o da hanımı Âsiye’ye: “Gerçekten bu çocuk benim düşmanım (belki de kâhinlerin beni korkuttuğu çocuk budur, bana çok sert davranıyor)” demiş ve cellâtları çağırtarak onu öldürtmeye kalkmış, fakat Âsiye: “Biraz dur, bu daha sabîdir, yapacağı şeyleri temyîz edemez” diyerek hemen iki tas getirmiş, birinin içine ateş közü, diğerine ise mücevher koyup o iki tası Mûsâ (Aleyhisselâm)ın önüne koymuş. Mûsâ (Aleyhisselâm) tam elini mücevhere uzatacakken hemen Cebrâîl (Aleyhisselâm) (yetişip) elini ateş parçasına uzattırmış ve (tamâmen anlayışsız bir çocukmuş gibi olduğunu göstermek için) o cemreyi aldırıp dilinin üzerine koydurmuştu. (es-Sa‘lebî, el-Keşfü ve’l-Beyân, 17/524-525; el-Beğavî, Me‘âlimü’t-Tenzîl, 3/260; el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 4/191; el-Kurtubî, el-Câmi‘u li-ahkâmi’l-Kur’ân, 11/192; es-Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 10/184) İşte bu yüzden diline ârız olan pelteklik, Tâhâ Sûresi (36. âyet-i kerîmesi)nde geçen duâsının kabûlüyle ortadan kalkıncaya kadar kendisini rahatsız etmiştir.
35﴿ (Mûsâ (Aleyhisselâm)ın bu endişeleri karşısında Allâh-u Te‘âlâ) buyurdu ki: “Muhakkak senin pazunu kardeşinle güçlendireceğiz ve ikinize büyük bir (hâkimiyet ve) saltanat vereceğiz de, (size vereceğimiz mûcize ve) âyetlerimiz sebebiyle artık onlar size (ne delil, ne de kuvvet bakımından) ulşamayacaklar. İkiniz de, size hakkıyla tâbi olmuş kimseler de gâlip geleceklerin ta kendileridir.”
سُورَةُ الْقَصَصِ
الجزء ٢٠
٣٨٨
فَلَمَّا قَضٰى مُوسَى الْاَجَلَ وَسَارَ بِاَهْلِه۪ٓ اٰنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًاۚ قَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَارًا لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ ﴿٢٩
فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْاَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ اَنْ يَا مُوسٰٓى اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿٣٠
وَاَنْ اَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰٓى اَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ۠ اِنَّكَ مِنَ الْاٰمِن۪ينَ ﴿٣١
اُسْلُكْ يَدَكَ ف۪ي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍۘ وَاضْمُمْ اِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِق۪ينَ ﴿٣٢
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي قَتَلْتُ مِنْهُمْ نَفْسًا فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِ ﴿٣٣
وَاَخ۪ي هٰرُونُ هُوَ اَفْصَحُ مِنّ۪ي لِسَانًا فَاَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا يُصَدِّقُن۪يۘ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ ﴿٣٤
قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِاَخ۪يكَ وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَانًا فَلَا يَصِلُونَ اِلَيْكُمَا بِاٰيَاتِنَاۚ اَنْتُمَا وَمَنِ اتَّبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ ﴿٣٥
Kasas Sûresi
388
Cuz 20
فَلَمَّا قَضٰى مُوسَى الْاَجَلَ وَسَارَ بِاَهْلِه۪ٓ اٰنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًاۚ قَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَارًا لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ ﴿٢٩
29﴿ Artık Mûsâ (on yıllık) o (uzun) süreyi bitirdiği zaman (Şu‘ayb (Aleyhisselâm)ın izniyle eşi, çocukları ve hizmetçilerinden müteşekkil) âilesiyle birlikte (Mısır’da bulunan annesini ve kardeşlerini ziyâret için) yola çıktığı vakit (karlı ve karanlık bir havada yolunu kaybetti. Tam o sırada) Tûr (Dağı) tarafından çok açık şekilde bir ateş gördü de, âilesine: “(Siz burada) bekleyin! Gerçekten de ben net olarak bir ateş gördüm, ola ki ben o (ateşin etrâfında rastlayacaklarıma sorup yolun durumu)ndan size bir haber yâhut belki siz ısınırsınız diye (bir tarafı) o ateşten (tutuşturulmuş) kalın bir odun parçası getiririm” dedi. Rivâyete göre; Mûsâ (Aleyhisselâm) koyunlarını ve âilesini yanına alarak kış mevsiminde Mısır’a doğru yola çıktı, fakat Şâm krallarından korktuğu için ana yoldan gidemedi. Hâmile olan eşinin de gece mi gündüz mü ne zaman doğum yapacağı belli değildi. Yol güzergâhı kendisini Tûr Dağı’nın batı tarafına sevk etti. O sırada hanımını doğum sancısı tutuverdi. Derken ateş yakmak istedi fakat başarılı olamadı. İşte tam o anda uzaktan parlayan bir ateş görünce bu ve peşi sıra gelen âyet-i kerîmelerde bahsedilen hâdiseler meydana geldi. (el-Âlûsî)
فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْاَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ اَنْ يَا مُوسٰٓى اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿٣٠
30﴿ Nihâyet (Mûsa (Aleyhisselâm)) o (ateşin yanı)na vardığı zaman o (Tuvâ diye bilinen) çok bereketli kılınmış yer parçasındaki vâdînin (Mûsâ (Aleyhisselâm)a göre) sağ tarafından; (İlâhî tecellîye mazhar kılınmış olan) o(radaki) ağaçtan (kendisine) şöyle nidâ olundu: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ki Ben; bütün âlemlerin Rabbi olan Allâh ancak Benim!
وَاَنْ اَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰٓى اَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ۠ اِنَّكَ مِنَ الْاٰمِن۪ينَ ﴿٣١
31﴿ Bir de (sana verdiğim mûcizeyi görmen için) asânı (yere) bırak! (diye Mûsâ (Aleyhisselâm)a nidâ olundu.)” Akabinde o hemen onu (yere bıraktı, fakat) sanki o gerçekten küçük bir yılanmış gibi çokça kıpırdanırken gördüğü vakit arka dönen biri olarak kaçtı da geri dönmedi. (O zaman Biz kendisine şöyle vahyettik:) “Ey Mûsâ! (Değneğine doğru) yönel de (Benden başka hiç kimseden) korkma! Şüphesiz ki sen (tüm korkulardan) emniyet (ve güven) içinde olan kimselerdensin.
اُسْلُكْ يَدَكَ ف۪ي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍۘ وَاضْمُمْ اِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِق۪ينَ ﴿٣٢
32﴿ (Ayrıca sen sağ) elini (cübbenin) yaka(sı)nın içerisine sok ki; (alaca hastalığı gibi) hiçbir kusur bulunmaksızın, o (elini çıkardığın zaman güneş gibi bakılamayacak bir şekilde parlak ve) bembeyaz bir şey olarak (koltuğunun altından) çıksın; bir de (elini güneş gibi parlak bir hâlde görünce kapılacağın) korkudan (kurtulmana) sebep (olsun diye), (kuşların) kanad(ları mesâbesinde olan kollar)ını(n sağını sol, solunu da sağ koltuk altına sokarak) kendine topla (ki, elin eski hâline dönsün de korkun geçsin). İşte sana! (Ey Mûsâ!) İşte (asânın ejderhâ olması ve elinin güneş gibi parlaması şeklinde tezâhür eden mûcizelerden) bu ikisi Firavun’a ve ileri gelen adamlarına senin Rabbin (nezdin)den (gönderilmiş) iki açık delil (ve mûcize)dir. Çünkü gerçekten onlar (zulüm ve azgınlıkta sınırı aşmış) fâsıklar toplumu (oldukları için, böyle açık mûcizelerle gönderilen senin gibi bir peygamberin dâvetine muhtaç) olmuşturlar.
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي قَتَلْتُ مِنْهُمْ نَفْسًا فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِ ﴿٣٣
33﴿ (Bu vahiylere muhâtap olan Mûsâ (Aleyhisselâm) risâlet görevini en iyi şekilde tebliğ edebilmesi için Allâh-u Te‘âlâ’dan koruma ve destek talep etmek üzere) dedi ki: “Ey Rabbim! Gerçekten ben o (kendisine gönderildiğim Firavun’un yakı)nlar(ın)dan bir şahsı (yanlışlıkla) öldürmüştüm; bu sebeple onların da beni (tebliğimi ulaştıramadan) öldürmelerinden korkuyorum.
وَاَخ۪ي هٰرُونُ هُوَ اَفْصَحُ مِنّ۪ي لِسَانًا فَاَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا يُصَدِّقُن۪يۘ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ ﴿٣٤
34﴿ Bir de (dilim peltek olduğu için sözlerimi iyi anlayamayabilirler, bu nedenle) kardeşim Hârûn, dil (ve hitâbet) bakımından kendisi benden daha fasîhdir; şimdi Sen onu benimle beraber (vecîz ve fesâhatli konuşmasıyla) beni(m) doğrul(uğumu açıkl)ayacak olan tam bir yardımcı olarak (Firavun ve adamlarına tebliğ için) rasûl gönder. Muhakkak ki ben (merâmımı doğru anlatamadığım için) onların beni yalanlamasından korkuyorum.” İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyete göre; Mûsâ (Aleyhisselâm)ın peltekliğinin sebebi şu hâdisedir: Bir kere Mûsâ (Aleyhisselâm) Firavun’un kucağında bulunuyorken ona bir tokat atmış ve sakalını çekmiş o da hanımı Âsiye’ye: “Gerçekten bu çocuk benim düşmanım (belki de kâhinlerin beni korkuttuğu çocuk budur, bana çok sert davranıyor)” demiş ve cellâtları çağırtarak onu öldürtmeye kalkmış, fakat Âsiye: “Biraz dur, bu daha sabîdir, yapacağı şeyleri temyîz edemez” diyerek hemen iki tas getirmiş, birinin içine ateş közü, diğerine ise mücevher koyup o iki tası Mûsâ (Aleyhisselâm)ın önüne koymuş. Mûsâ (Aleyhisselâm) tam elini mücevhere uzatacakken hemen Cebrâîl (Aleyhisselâm) (yetişip) elini ateş parçasına uzattırmış ve (tamâmen anlayışsız bir çocukmuş gibi olduğunu göstermek için) o cemreyi aldırıp dilinin üzerine koydurmuştu. (es-Sa‘lebî, el-Keşfü ve’l-Beyân, 17/524-525; el-Beğavî, Me‘âlimü’t-Tenzîl, 3/260; el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 4/191; el-Kurtubî, el-Câmi‘u li-ahkâmi’l-Kur’ân, 11/192; es-Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 10/184) İşte bu yüzden diline ârız olan pelteklik, Tâhâ Sûresi (36. âyet-i kerîmesi)nde geçen duâsının kabûlüyle ortadan kalkıncaya kadar kendisini rahatsız etmiştir.
قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِاَخ۪يكَ وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَانًا فَلَا يَصِلُونَ اِلَيْكُمَا بِاٰيَاتِنَاۚ اَنْتُمَا وَمَنِ اتَّبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ ﴿٣٥
35﴿ (Mûsâ (Aleyhisselâm)ın bu endişeleri karşısında Allâh-u Te‘âlâ) buyurdu ki: “Muhakkak senin pazunu kardeşinle güçlendireceğiz ve ikinize büyük bir (hâkimiyet ve) saltanat vereceğiz de, (size vereceğimiz mûcize ve) âyetlerimiz sebebiyle artık onlar size (ne delil, ne de kuvvet bakımından) ulşamayacaklar. İkiniz de, size hakkıyla tâbi olmuş kimseler de gâlip geleceklerin ta kendileridir.”