v02.01.25 Geliştirme Notları
Secde Sûresi
415
Cuz 21
12﴿ (Habîbim!) Bir de sen görseydin o (dirilmeyi inkâr eden) suçluları; (mahşer günü) Rableri nezdinde (utançtan) başlarını eğen kimseler hâlindeyken: “Ey Rabbimiz! (Şimdi biz gerçekleri) gördük ve işittik. Öyleyse bizi (dünyâya geri) döndür de, (rızâna uygun) sâlih ameller işleyelim. Gerçekten biz yakînen inanıcı kimseleriz” (diyerek yalvaracakları zamânı şimdiden bir görebilseydin elbette çok korkunç bir manzarayı müşâhede etmiş olurdun).
13﴿ (Herkes kendisine verilen cüzî irâde ve gücü, hakkı bulma yönünde kullanacak olsaydı, elbette Biz bunu bilirdik ve her ferdin hidâyetini murâd ederdik.) Ama Biz (bu ezelî ilme binâen onları hidâyet etmeyi) murâd etseydik elbette (iyi veyâ kötü) her bir nefse hidâyetini (sağlayacak imkânları) verirdik. Velâkin (mükelleflerin birçoğunun hakkı tercih etmeyeceklerini bildiğimiz için) Benden şu söz hak (olarak sâdır) olmuştur ki: “Andolsun; elbette cehennemi cinler ve insanlar(ın kâfir ve isyankârların)dan (hep) birlikte olanlar hâlinde dolduracağım.”
14﴿ (Biz o gün kâfirlere buyuracağız ki:) “Artık siz işte bu gününüze kavuşmayı unutmanız sebebiyle (azâbı) tadın! Muhakkak Biz (de size unutulmuş muâmelesi yaparak azap içerisinde) sizi terk ettik, böylece siz (dünyâdayken) sürekli yapmakta olduğunuz (kâfirlik ve günahlar gibi kötü) şeyler yüzünden bu (cehennemde) ebedîlik azâbını tadın (bakalım).”
15﴿ Bizim âyetlerimize ancak o kimseler (hakîkî mânâda) îmân eder ki; onlarla (kendilerine nasîhat edilip) öğüt verildikleri zaman, (büyüklüğümüz karşısında hiç beklemeden) secde edenler hâlinde (yere) kapanırlar ve Rablerine hamd (etme) ile birlikte (övgülerde bulunarak ve “Sübhânellâhi ve bihamdihî” zikri ile meşgul) olarak (diriltmekten âciz olmak gibi şânına yakışmayan durumlardan O’nu tenzîh ve) tesbîhte bulunurlar, bir de onlar hiç büyüklük taslamazlar (âyetlerimiz karşısında kör ve sağır kalıp da îmân ve tâatten geri durmazlar).
16﴿ (O secde eden kullarımızın) yanları (akşam ve yatsı namazlarını cemâatle kılmak için) yataklar(ın)dan uzak durur. (Onlar ibâdetleri reddolunur diye) korkarak ve (Allâh-u Te‘âlâ’nın rahmetine nâil olmayı) umarak Rablerine duâ ederler. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de (hayır yollarına gönül hoşluğuyla, cömertçe) infakta bulunurlar.
17﴿ Artık gözlerin aydınlığı(na sebep) olacak ne (nîmet)lerin onlar için (hazırlanıp) gizli tutulduğunu (en yüksek rütbeye sâhip mukarreb bir melek ve bir peygamber dâhil) hiçbir kimse bilemez! (Dünyâda) sürekli yapmakta oldukları (hayırlı) şeyler sebebiyle yeterli bir karşılık vermek için (onlara akla hayâle gelmedik nîmetler verilecektir)! Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i kudsîde Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Allâh-u Tebârake ve Te‘âlâ: ‘Ben sâlih kullarım için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden dahî geçmedik nîmetler hazırladım’ buyurmuştur.” Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh): “(Kur’ân-ı Kerîm’de bu hadîs-i kudsîyi teyid eden bir delil bulmak) isterseniz: ‘Kendileri için gözlerin aydınlığı(na sebep) olacak ne (nîmet)ler(in hazırlanıp) saklandığını hiçbir kimse bilemez’ âyetini okuyun” demiştir. (el-Buhârî, es-Sahîh, rakam:4779, 6/115)
18﴿ (İki fırka arasındaki fark iyice belirdikten sonra) artık mümin olan bir kimse(nin, Allâh’ın dîninden çıkarak) fâsık olan bir kimse gibi ol(abileceğini akıl al)abilir mi?! (Dünyâda da âhirette de bu iki kimse aslâ) eşit olmazlar.
19﴿ Şimdi o kimseler ki; (îmân şartlarına şüphesiz bir şekilde) îmân etmiştirler ve (namaz, oruç, hac, zekât gibi) sâlih ameller işlemiştirler; işte (dünyâda) sürekli yapmakta oldukları (hayırlı) şeylere karşılık (gerçek yuva olan) çok güzel bir konak olmak üzere Me’vâ cennetleri sadece onlara âittir.
20﴿ Ama o kimseler ki (Rablerine itâatten çıkıp kâfir ve) fâsık olmuşturlar; artık onların barınağı ancak o (cehennemdeki) ateştir. Oradan her ne zaman çıkmalarını isteseler, (kafalarına demir tokmaklarla vurularak) onun içerisine geri döndürülürler (de yetmiş senelik mesâfe derinliğine atılırlar) ve onlara: “(Dünyâdayken) özellikle kendisini sürekli yalanlamakta olduğunuz o (cehennem) ateşin(in) o (dayanılmaz) azâbını tadın (bakalım)” denilir.
سُورَةُ السَّجْدَةِ
الجزء ٢١
٤١٥
وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ رَبَّنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا اِنَّا مُوقِنُونَ ﴿١٢
وَلَوْ شِئْنَا لَاٰتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدٰيهَا وَلٰكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنّ۪ي لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ ﴿١٣
فَذُوقُوا بِمَا نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۚ اِنَّا نَس۪ينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿١٤
اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ﴿١٥
تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًاۘ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ﴿١٦
فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٧
اَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًاۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ ﴿١٨
اَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوٰىۘ نُزُلًا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٩
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ فَسَقُوا فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَٓا اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَق۪يلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ ﴿٢٠
Secde Sûresi
415
Cuz 21
وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ رَبَّنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا اِنَّا مُوقِنُونَ ﴿١٢
12﴿ (Habîbim!) Bir de sen görseydin o (dirilmeyi inkâr eden) suçluları; (mahşer günü) Rableri nezdinde (utançtan) başlarını eğen kimseler hâlindeyken: “Ey Rabbimiz! (Şimdi biz gerçekleri) gördük ve işittik. Öyleyse bizi (dünyâya geri) döndür de, (rızâna uygun) sâlih ameller işleyelim. Gerçekten biz yakînen inanıcı kimseleriz” (diyerek yalvaracakları zamânı şimdiden bir görebilseydin elbette çok korkunç bir manzarayı müşâhede etmiş olurdun).
وَلَوْ شِئْنَا لَاٰتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدٰيهَا وَلٰكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنّ۪ي لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ ﴿١٣
13﴿ (Herkes kendisine verilen cüzî irâde ve gücü, hakkı bulma yönünde kullanacak olsaydı, elbette Biz bunu bilirdik ve her ferdin hidâyetini murâd ederdik.) Ama Biz (bu ezelî ilme binâen onları hidâyet etmeyi) murâd etseydik elbette (iyi veyâ kötü) her bir nefse hidâyetini (sağlayacak imkânları) verirdik. Velâkin (mükelleflerin birçoğunun hakkı tercih etmeyeceklerini bildiğimiz için) Benden şu söz hak (olarak sâdır) olmuştur ki: “Andolsun; elbette cehennemi cinler ve insanlar(ın kâfir ve isyankârların)dan (hep) birlikte olanlar hâlinde dolduracağım.”
فَذُوقُوا بِمَا نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۚ اِنَّا نَس۪ينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿١٤
14﴿ (Biz o gün kâfirlere buyuracağız ki:) “Artık siz işte bu gününüze kavuşmayı unutmanız sebebiyle (azâbı) tadın! Muhakkak Biz (de size unutulmuş muâmelesi yaparak azap içerisinde) sizi terk ettik, böylece siz (dünyâdayken) sürekli yapmakta olduğunuz (kâfirlik ve günahlar gibi kötü) şeyler yüzünden bu (cehennemde) ebedîlik azâbını tadın (bakalım).”
اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ﴿١٥
15﴿ Bizim âyetlerimize ancak o kimseler (hakîkî mânâda) îmân eder ki; onlarla (kendilerine nasîhat edilip) öğüt verildikleri zaman, (büyüklüğümüz karşısında hiç beklemeden) secde edenler hâlinde (yere) kapanırlar ve Rablerine hamd (etme) ile birlikte (övgülerde bulunarak ve “Sübhânellâhi ve bihamdihî” zikri ile meşgul) olarak (diriltmekten âciz olmak gibi şânına yakışmayan durumlardan O’nu tenzîh ve) tesbîhte bulunurlar, bir de onlar hiç büyüklük taslamazlar (âyetlerimiz karşısında kör ve sağır kalıp da îmân ve tâatten geri durmazlar).
تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًاۘ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ﴿١٦
16﴿ (O secde eden kullarımızın) yanları (akşam ve yatsı namazlarını cemâatle kılmak için) yataklar(ın)dan uzak durur. (Onlar ibâdetleri reddolunur diye) korkarak ve (Allâh-u Te‘âlâ’nın rahmetine nâil olmayı) umarak Rablerine duâ ederler. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de (hayır yollarına gönül hoşluğuyla, cömertçe) infakta bulunurlar.
فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٧
17﴿ Artık gözlerin aydınlığı(na sebep) olacak ne (nîmet)lerin onlar için (hazırlanıp) gizli tutulduğunu (en yüksek rütbeye sâhip mukarreb bir melek ve bir peygamber dâhil) hiçbir kimse bilemez! (Dünyâda) sürekli yapmakta oldukları (hayırlı) şeyler sebebiyle yeterli bir karşılık vermek için (onlara akla hayâle gelmedik nîmetler verilecektir)! Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i kudsîde Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Allâh-u Tebârake ve Te‘âlâ: ‘Ben sâlih kullarım için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden dahî geçmedik nîmetler hazırladım’ buyurmuştur.” Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh): “(Kur’ân-ı Kerîm’de bu hadîs-i kudsîyi teyid eden bir delil bulmak) isterseniz: ‘Kendileri için gözlerin aydınlığı(na sebep) olacak ne (nîmet)ler(in hazırlanıp) saklandığını hiçbir kimse bilemez’ âyetini okuyun” demiştir. (el-Buhârî, es-Sahîh, rakam:4779, 6/115)
اَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًاۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ ﴿١٨
18﴿ (İki fırka arasındaki fark iyice belirdikten sonra) artık mümin olan bir kimse(nin, Allâh’ın dîninden çıkarak) fâsık olan bir kimse gibi ol(abileceğini akıl al)abilir mi?! (Dünyâda da âhirette de bu iki kimse aslâ) eşit olmazlar.
اَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوٰىۘ نُزُلًا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٩
19﴿ Şimdi o kimseler ki; (îmân şartlarına şüphesiz bir şekilde) îmân etmiştirler ve (namaz, oruç, hac, zekât gibi) sâlih ameller işlemiştirler; işte (dünyâda) sürekli yapmakta oldukları (hayırlı) şeylere karşılık (gerçek yuva olan) çok güzel bir konak olmak üzere Me’vâ cennetleri sadece onlara âittir.
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ فَسَقُوا فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَٓا اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَق۪يلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ ﴿٢٠
20﴿ Ama o kimseler ki (Rablerine itâatten çıkıp kâfir ve) fâsık olmuşturlar; artık onların barınağı ancak o (cehennemdeki) ateştir. Oradan her ne zaman çıkmalarını isteseler, (kafalarına demir tokmaklarla vurularak) onun içerisine geri döndürülürler (de yetmiş senelik mesâfe derinliğine atılırlar) ve onlara: “(Dünyâdayken) özellikle kendisini sürekli yalanlamakta olduğunuz o (cehennem) ateşin(in) o (dayanılmaz) azâbını tadın (bakalım)” denilir.