v02.01.25 Geliştirme Notları
Mü`min Sûresi
468
Cuz 24
17﴿ (Allâh-u Te‘âlâ sonra şöyle buyuracaktır:)(İşte) bugün (iyi-kötü) her bir nefse (hayırdan ve şerden) kazanmış olduğu şeyler mukābilinde karşılık verilecektir. Bugün hiçbir (kimse hakkında sevap eksiltilerek ya da azap artırılarak) zulüm yoktur. Çünkü şüphesiz Allah, hesâbı çok çabuk görendir. (Zîra bir kişinin hesâbını görmek, diğerinin muhâsebesini görmekten O’nu meşgul etmeyeceği için hesâbı görülen kişiye hak ettiği karşılık süratlice ulaşacağından dolayı kimsenin hak ettiği karşılığı bulması gecikmeyecektir.)
18﴿ (Habîbim!) Bir de sen onları o çok yakın olan (kıyâmet) gün(ün)den uyar. Bir vakitten ki; (canları nefesleriyle birlikte çıkmasın diye) onlar (boğazlarını) tutan kimseler hâlinde iken o (kâfirlerin) kalpler(i aşırı korkudan dolayı yerlerinden fırlayıp) gırtlakların(ın) yanındadır (işte o zaman boğazlarına dayanmış olan kalpleri yerlerinden fırlayıp boğazlarından çıkamaz ki ölüp kurtulsunlar, yerlerine de dönemez ki rahat bir nefes alabilsinler). (İşte o zaman, şirk koşmakla en büyük zulmü işlemiş olan) o zâlimler için hiçbir yakın dost yoktur, (sözü dinlenerek) kendisine itâat olunacak bir şefâatçi de yoktur.
19﴿ O (Allâh-u Te‘âlâ), gözlerin (hırsızlama bir şekilde nâmahreme kasıtlı olarak bakarken yapmış olduğu) hâinliğini de, (o sırada baktığı kişinin güzelliğiyle alâkalı olarak) göğüsler(de bulunan kalpler)in gizler olduğu şeyleri de (hakkıyla) bilmekte (ve azâbını takdîr etmekte)dir.
20﴿ Yine Allâh (her konuda yegâne söz sâhibi olarak) hak (ve adâlet) ile hüküm vermektedir. (Zâten her şey Kendisine âit olduğu için, her yaptığı şey adâletin ta kendisidir. Müşriklerin Allâh’ı bırakıp da) O’ndan başka sürekli tapar oldukları şeyler ise (hiçbir şey bilmeyen ve hiçbir şeye gücü yetmeyen cansız varlıklar oldukları için, herhangi bir konuda doğru ya da yanlış) hiçbir şeyle hüküm veremezler. Şüphesiz ki Allâh; ancak O, (tüm sözleri hakkıyla işiten bir) Semî‘dir, (bütün işleri tam mânâsıyla görüp karşılığını verecek olan bir) Basîr’dir.
21﴿ O (müşrik ola)nlar yer(yüzün)de gezip de, (Âd ve Semûd gibi) kendilerinden önce (helâke mâruz) bulunmuş olan o (kâfir) kimselerin (fecî) âkıbetinin nasıl olduğuna hiç bakmadılar mı?! Onlar kuvvet bakımından ve yer(yüzün)deki (muhkem kaleler ve korumalı şehirler gibi bırakmış oldukları şâh)eserler yönünden bunlardan daha güçlü idiler. Sonra günahları sebebiyle Allâh onları yakalamıştı ama onlar için Allâh(ın azâbın)dan hiçbir koruyucu bulunmamıştı.
22﴿ (Ey insan!) İşte sana! Bu (şekilde azâba yakalanmaları) şu sebeple (gerçekleşmiş) idi ki şüphesiz onlar (var ya); rasülleri onlara apaçık mûcizeler (ve açık seçik hükümler) ile birlikte sürekli gelmekteydi ama onlar (hiç düşünme gereği bile duymadan) hemen inkâr etmiştiler. Bu sebeple Allâh da onları (dayanılmaz azaplarla) yakalamıştı. Şüphesiz ki O (Allâh-u Te‘âlâ murâd ettiği her şeyi yaratma gücüne sâhip olan bir) Kaviyy’dir, azâbı çok şiddetli olandır (ki, O’nun azâbı yanında hiçbir kimsenin azâbı önemsenemez).
23﴿ Andolsun ki; elbette muhakkak Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle (ve özellikle dokuz mûcizeyle), bir de (düşmanı kahredecek) çok açık ve çok güçlü bir delille rasûl gönderdik.
24﴿ Firavun’a da, (vezîri) Hâmân’a da, Kārûn’a da (elçi olarak Mûsâ’yı gönderdik). Fakat onlar (gördükleri hârikulâde olaylar karşısında inanacakları yerde inkâra yeltenip): “(Mûsâ) bir büyücüdür, (peygamberlik iddiâsında da) çok yalancı biridir” dediler.
25﴿ Artık o (Mûsâ) onlara Bizim nezdimizden hakkı getirdiği zaman (ona karşılık vermekten âciz kalanlar kin ve nefret kusarak): “Onunla birlikte îmân etmiş bulunan o kimselerin oğullarını (evvelce yaptığınız gibi yine) öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın” dediler. Hâlbuki o kâfirlerin hîlesi (hiçbir şeye yaramayacak olup, netîcede Allâh’ın taraftarları gâlip geleceği için onların bunca çabası) ancak bir ziyan içerisindeydi.
سُورَةُ الْمُؤْمِنِ
الجزء ٢٤
٤٦٨
اَلْيَوْمَ تُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۜ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ ﴿١٧
وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْاٰزِفَةِ اِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِم۪ينَۜ مَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ حَم۪يمٍ وَلَا شَف۪يعٍ يُطَاعُۜ ﴿١٨
يَعْلَمُ خَٓائِنَةَ الْاَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ ﴿١٩
وَاللّٰهُ يَقْض۪ي بِالْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ۟ ﴿٢٠
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُوا هُمْ اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاٰثَارًا فِي الْاَرْضِ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ ﴿٢١
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانَتْ تَأْت۪يهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّهُ قَوِيٌّ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ﴿٢٢
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ ﴿٢٣
اِلٰى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ ﴿٢٤
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا اقْتُلُٓوا اَبْنَٓاءَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَٓاءَهُمْۜ وَمَا كَيْدُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ ﴿٢٥
Mü`min Sûresi
468
Cuz 24
اَلْيَوْمَ تُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۜ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ ﴿١٧
17﴿ (Allâh-u Te‘âlâ sonra şöyle buyuracaktır:)(İşte) bugün (iyi-kötü) her bir nefse (hayırdan ve şerden) kazanmış olduğu şeyler mukābilinde karşılık verilecektir. Bugün hiçbir (kimse hakkında sevap eksiltilerek ya da azap artırılarak) zulüm yoktur. Çünkü şüphesiz Allah, hesâbı çok çabuk görendir. (Zîra bir kişinin hesâbını görmek, diğerinin muhâsebesini görmekten O’nu meşgul etmeyeceği için hesâbı görülen kişiye hak ettiği karşılık süratlice ulaşacağından dolayı kimsenin hak ettiği karşılığı bulması gecikmeyecektir.)
وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْاٰزِفَةِ اِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِم۪ينَۜ مَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ حَم۪يمٍ وَلَا شَف۪يعٍ يُطَاعُۜ ﴿١٨
18﴿ (Habîbim!) Bir de sen onları o çok yakın olan (kıyâmet) gün(ün)den uyar. Bir vakitten ki; (canları nefesleriyle birlikte çıkmasın diye) onlar (boğazlarını) tutan kimseler hâlinde iken o (kâfirlerin) kalpler(i aşırı korkudan dolayı yerlerinden fırlayıp) gırtlakların(ın) yanındadır (işte o zaman boğazlarına dayanmış olan kalpleri yerlerinden fırlayıp boğazlarından çıkamaz ki ölüp kurtulsunlar, yerlerine de dönemez ki rahat bir nefes alabilsinler). (İşte o zaman, şirk koşmakla en büyük zulmü işlemiş olan) o zâlimler için hiçbir yakın dost yoktur, (sözü dinlenerek) kendisine itâat olunacak bir şefâatçi de yoktur.
يَعْلَمُ خَٓائِنَةَ الْاَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ ﴿١٩
19﴿ O (Allâh-u Te‘âlâ), gözlerin (hırsızlama bir şekilde nâmahreme kasıtlı olarak bakarken yapmış olduğu) hâinliğini de, (o sırada baktığı kişinin güzelliğiyle alâkalı olarak) göğüsler(de bulunan kalpler)in gizler olduğu şeyleri de (hakkıyla) bilmekte (ve azâbını takdîr etmekte)dir.
وَاللّٰهُ يَقْض۪ي بِالْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ۟ ﴿٢٠
20﴿ Yine Allâh (her konuda yegâne söz sâhibi olarak) hak (ve adâlet) ile hüküm vermektedir. (Zâten her şey Kendisine âit olduğu için, her yaptığı şey adâletin ta kendisidir. Müşriklerin Allâh’ı bırakıp da) O’ndan başka sürekli tapar oldukları şeyler ise (hiçbir şey bilmeyen ve hiçbir şeye gücü yetmeyen cansız varlıklar oldukları için, herhangi bir konuda doğru ya da yanlış) hiçbir şeyle hüküm veremezler. Şüphesiz ki Allâh; ancak O, (tüm sözleri hakkıyla işiten bir) Semî‘dir, (bütün işleri tam mânâsıyla görüp karşılığını verecek olan bir) Basîr’dir.
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُوا هُمْ اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاٰثَارًا فِي الْاَرْضِ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ ﴿٢١
21﴿ O (müşrik ola)nlar yer(yüzün)de gezip de, (Âd ve Semûd gibi) kendilerinden önce (helâke mâruz) bulunmuş olan o (kâfir) kimselerin (fecî) âkıbetinin nasıl olduğuna hiç bakmadılar mı?! Onlar kuvvet bakımından ve yer(yüzün)deki (muhkem kaleler ve korumalı şehirler gibi bırakmış oldukları şâh)eserler yönünden bunlardan daha güçlü idiler. Sonra günahları sebebiyle Allâh onları yakalamıştı ama onlar için Allâh(ın azâbın)dan hiçbir koruyucu bulunmamıştı.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانَتْ تَأْت۪يهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّهُ قَوِيٌّ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ﴿٢٢
22﴿ (Ey insan!) İşte sana! Bu (şekilde azâba yakalanmaları) şu sebeple (gerçekleşmiş) idi ki şüphesiz onlar (var ya); rasülleri onlara apaçık mûcizeler (ve açık seçik hükümler) ile birlikte sürekli gelmekteydi ama onlar (hiç düşünme gereği bile duymadan) hemen inkâr etmiştiler. Bu sebeple Allâh da onları (dayanılmaz azaplarla) yakalamıştı. Şüphesiz ki O (Allâh-u Te‘âlâ murâd ettiği her şeyi yaratma gücüne sâhip olan bir) Kaviyy’dir, azâbı çok şiddetli olandır (ki, O’nun azâbı yanında hiçbir kimsenin azâbı önemsenemez).
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ ﴿٢٣
23﴿ Andolsun ki; elbette muhakkak Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle (ve özellikle dokuz mûcizeyle), bir de (düşmanı kahredecek) çok açık ve çok güçlü bir delille rasûl gönderdik.
اِلٰى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ ﴿٢٤
24﴿ Firavun’a da, (vezîri) Hâmân’a da, Kārûn’a da (elçi olarak Mûsâ’yı gönderdik). Fakat onlar (gördükleri hârikulâde olaylar karşısında inanacakları yerde inkâra yeltenip): “(Mûsâ) bir büyücüdür, (peygamberlik iddiâsında da) çok yalancı biridir” dediler.
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا اقْتُلُٓوا اَبْنَٓاءَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَٓاءَهُمْۜ وَمَا كَيْدُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ ﴿٢٥
25﴿ Artık o (Mûsâ) onlara Bizim nezdimizden hakkı getirdiği zaman (ona karşılık vermekten âciz kalanlar kin ve nefret kusarak): “Onunla birlikte îmân etmiş bulunan o kimselerin oğullarını (evvelce yaptığınız gibi yine) öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın” dediler. Hâlbuki o kâfirlerin hîlesi (hiçbir şeye yaramayacak olup, netîcede Allâh’ın taraftarları gâlip geleceği için onların bunca çabası) ancak bir ziyan içerisindeydi.