v02.01.25 Geliştirme Notları
Ahkâf Sûresi
504
Cuz 26
21﴿ (Habîbim!) Bir de sen (özellikle) Âd (halkın)ın kardeşi (olan Hûd nebînin târihçesi)ni (Mekke müşriklerine) anlat. Bir zamânı ki o (Hûd peygamberin uzun ve eğri büğrü yüksekçe kum yığınlarının bulunduğu) Ahkāf (nâmındaki mekân)da bulunan kavmini: “Allâh’tan başkasına kulluk etmeyin! Şüphesiz ki ben (dehşeti) çok büyük olan bir günün azâbın(a mâruz kalmanız)dan size karşı endişe duymaktayım” diye(rek inkâr etmeleri durumunda başlarına gelecek dünyâ ve âhiret azaplarından) uyarmıştı. Hâlbuki onun önünden ve ardından da (nice) uyarıcılar kesinlikle geçmiş (ve hepsi de aynı uyarıyı ümmetlerine tebliğ etmiş)ti.
22﴿ O(nu inkâr etmiş ola)nlar: “Sen bize, bizi ilâhlarımız(a tapmak)dan çeviresin diye mi geldin?! Öyleyse (Allâh’a ortak koşmamız nedeniyle) bize (peşin azap olarak geleceğini) vaad etmiş bulunduğun şeyi hemen getir. Eğer doğru kimselerden olduysan (bunu yaparsın)” dediler.
23﴿ O: “(Ne zaman azâba uğrayacağınızın bilgisi dâhil) ilmin tamâmı ancak Allâh nezdindedir (dolayısıyla onu çabuklaştırma ya da geciktirme husûsunda benim hiçbir katkım olamaz). Ama ben size, kendisiyle rasûl gönderilmiş bulunduğum (vahiylerin emrettiği) şeyleri ulaştırmaktayım. Velâkin ben sizi öyle bir toplum olarak görüyorum ki câhillik yapmaktasınız. (Bunun netîcesidir ki: ‘Azâbımızı çabuklaştır!’ diyerek peygamberlerin vazîfelerinden olmayan şeyleri benden istemektesiniz)” dedi.
24﴿ Artık (uzun süre kuraklık çektikten sonra) onu(n akabinde gelecek azâbı rahmet sanıp), vâdîlerine yönelen bir bulut olarak gördükleri zaman: “İşte bu, bize yağmur yağdırıcı bir buluttur” dediler. (O zaman Hûd peygamber dedi ki:) “Doğrusu o (rahmet bulutu sandığınız), sizin kendisini acele istemiş olduğunuz (azaplarla dolu) şeydir; (o) öyle büyük bir rüzgârdır ki, içerisinde çok acı verici dehşetli bir azap vardır.
25﴿ O (rüzgâr), Rabbinin emriyle her şeyi bir daha düzelemeyecek bir şekilde helâk edecektir.” Böylece (uğradıkları yedi gece sekiz gün aralıksız süren kasırga netîcesinde) onlar o hâle geldiler ki, (kendileri helâk olduğu için) meskenlerin(in izlerin)-den başka bir şey görülmüyordu. (Habîbim!) İşte sana! O suçlular toplumunu (bundan aşağısıyla değil) ancak böyle (fecî bir azapla) cezâlandırırız.
26﴿ Andolsun ki; elbette Biz o (sizden önce helâke uğratılmış ola)nları (kuvvet ve imkân bakımından) öyle şeyler içerisinde yerleştirmiştik ki, gerçekten sizi onlar içerisinde mekân (ve imkân) sâhibi kılmamıştık. Ayrıca (uzuvlarını yaratıldıkları gâyeye uygun bir şekilde kullanarak ve türlü türlü nîmetleri fark edip sâhibini tanıyarak şükrünü edâ etmeleri için) onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik. Ama (onlar kulaklarını vahiy dinlemek için, gözlerini cihanda resmedilen âyetleri görmek için, kalplerini de Allâh-u Te‘âlâ’yı tanıma uğrunda kullanmayarak) Allâh’ın âyetlerini bile bile sürekli inkâr etmiş oldukları için kulakları onlar(ın başına gelen azap)dan en ufak bir şeyi dahî defedemedi, gözleri de (azâbı onlardan savuşturucu) olmadı, kalpleri de (en ufak bir sıkıntıyı giderici) olmadı. Böylece (“Nerede o azap?!” diyerek) kendisiyle sürekli alay eder oldukları o şey onları kuşatmıştı.
27﴿ (Ey Mekke ehli!) Andolsun ki; elbette Biz sizin etrâfınızda bulunan o (Semûd kavminin yaşadığı Hıcr bölgesinin ahâlisini ve Sâlih peygamberin kavminin yaşadığı diğer) karyeleri(n halkını) muhakkak helâk ettik. Hâlbuki Biz onlar (içine düştükleri kâfirlik ve isyan bataklığından kurtulup, îmân ve tâate) dönsünler diye (cihanda bulunan ve bir olduğumuza delâlet eden hârikulâde bunca mahlûkātı göstermiştik, ayrıca onlara gönderdiğimiz Rasûl’e vahyettiğimiz) âyetleri türlü türlü (farklı ve etkili) şekillerle tekrar tekrar iyice açıklamıştık.
28﴿ Peki, Allâh’tan başkasını (O’na) yaklaşmak için ilâhlara dönüştürdükleri o (âciz) şeyler o (kendilerine tapa)nlar (helâke uğradıkları zaman onlar)a yardım etseydi ya! Bilakis onlar (en muhtaç oldukları bir anda) bunlardan uzaklaşarak kayboldular (ve en zor zamanda onlara hiç yardım edemediler). (Ey insan!) İşte sana! Bu (şekilde yardımsız kalmaları) ancak onların (Allâh’a yakınlaşmak için ortak) uydurmaları(nın cezâsı)dır ve (Allâh’a karşı) sürekli iftirâ eder oldukları şey(in bir netîcesi)dir.
سُورَةُ الْاَحْقَافِ
الجزء ٢٦
٥٠٤
وَاذْكُرْ اَخَا عَادٍۜ اِذْ اَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالْاَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ٓ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ﴿٢١
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ اٰلِهَتِنَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿٢٢
قَالَ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۘ وَاُبَلِّغُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ ﴿٢٣
فَلَمَّا رَاَوْهُ عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ اَوْدِيَتِهِمْۙ قَالُوا هٰذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَاۜ بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِه۪ۜ ر۪يحٌ ف۪يهَا عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ ﴿٢٤
تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِاَمْرِ رَبِّهَا فَاَصْبَحُوا لَا يُرٰٓى اِلَّا مَسَاكِنُهُمْۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ ﴿٢٥
وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ ف۪يمَٓا اِنْ مَكَّنَّاكُمْ ف۪يهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَاَبْصَارًا وَاَفْـِٔدَةًۘ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَٓا اَبْصَارُهُمْ وَلَٓا اَفْـِٔدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ اِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ﴿٢٦
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ مِنَ الْقُرٰى وَصَرَّفْنَا الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿٢٧
فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ قُرْبَانًا اٰلِهَةًۜ بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْۚ وَذٰلِكَ اِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ ﴿٢٨
Ahkâf Sûresi
504
Cuz 26
وَاذْكُرْ اَخَا عَادٍۜ اِذْ اَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالْاَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ٓ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ﴿٢١
21﴿ (Habîbim!) Bir de sen (özellikle) Âd (halkın)ın kardeşi (olan Hûd nebînin târihçesi)ni (Mekke müşriklerine) anlat. Bir zamânı ki o (Hûd peygamberin uzun ve eğri büğrü yüksekçe kum yığınlarının bulunduğu) Ahkāf (nâmındaki mekân)da bulunan kavmini: “Allâh’tan başkasına kulluk etmeyin! Şüphesiz ki ben (dehşeti) çok büyük olan bir günün azâbın(a mâruz kalmanız)dan size karşı endişe duymaktayım” diye(rek inkâr etmeleri durumunda başlarına gelecek dünyâ ve âhiret azaplarından) uyarmıştı. Hâlbuki onun önünden ve ardından da (nice) uyarıcılar kesinlikle geçmiş (ve hepsi de aynı uyarıyı ümmetlerine tebliğ etmiş)ti.
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ اٰلِهَتِنَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿٢٢
22﴿ O(nu inkâr etmiş ola)nlar: “Sen bize, bizi ilâhlarımız(a tapmak)dan çeviresin diye mi geldin?! Öyleyse (Allâh’a ortak koşmamız nedeniyle) bize (peşin azap olarak geleceğini) vaad etmiş bulunduğun şeyi hemen getir. Eğer doğru kimselerden olduysan (bunu yaparsın)” dediler.
قَالَ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۘ وَاُبَلِّغُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ ﴿٢٣
23﴿ O: “(Ne zaman azâba uğrayacağınızın bilgisi dâhil) ilmin tamâmı ancak Allâh nezdindedir (dolayısıyla onu çabuklaştırma ya da geciktirme husûsunda benim hiçbir katkım olamaz). Ama ben size, kendisiyle rasûl gönderilmiş bulunduğum (vahiylerin emrettiği) şeyleri ulaştırmaktayım. Velâkin ben sizi öyle bir toplum olarak görüyorum ki câhillik yapmaktasınız. (Bunun netîcesidir ki: ‘Azâbımızı çabuklaştır!’ diyerek peygamberlerin vazîfelerinden olmayan şeyleri benden istemektesiniz)” dedi.
فَلَمَّا رَاَوْهُ عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ اَوْدِيَتِهِمْۙ قَالُوا هٰذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَاۜ بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِه۪ۜ ر۪يحٌ ف۪يهَا عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ ﴿٢٤
24﴿ Artık (uzun süre kuraklık çektikten sonra) onu(n akabinde gelecek azâbı rahmet sanıp), vâdîlerine yönelen bir bulut olarak gördükleri zaman: “İşte bu, bize yağmur yağdırıcı bir buluttur” dediler. (O zaman Hûd peygamber dedi ki:) “Doğrusu o (rahmet bulutu sandığınız), sizin kendisini acele istemiş olduğunuz (azaplarla dolu) şeydir; (o) öyle büyük bir rüzgârdır ki, içerisinde çok acı verici dehşetli bir azap vardır.
تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِاَمْرِ رَبِّهَا فَاَصْبَحُوا لَا يُرٰٓى اِلَّا مَسَاكِنُهُمْۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ ﴿٢٥
25﴿ O (rüzgâr), Rabbinin emriyle her şeyi bir daha düzelemeyecek bir şekilde helâk edecektir.” Böylece (uğradıkları yedi gece sekiz gün aralıksız süren kasırga netîcesinde) onlar o hâle geldiler ki, (kendileri helâk olduğu için) meskenlerin(in izlerin)-den başka bir şey görülmüyordu. (Habîbim!) İşte sana! O suçlular toplumunu (bundan aşağısıyla değil) ancak böyle (fecî bir azapla) cezâlandırırız.
وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ ف۪يمَٓا اِنْ مَكَّنَّاكُمْ ف۪يهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَاَبْصَارًا وَاَفْـِٔدَةًۘ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَٓا اَبْصَارُهُمْ وَلَٓا اَفْـِٔدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ اِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ﴿٢٦
26﴿ Andolsun ki; elbette Biz o (sizden önce helâke uğratılmış ola)nları (kuvvet ve imkân bakımından) öyle şeyler içerisinde yerleştirmiştik ki, gerçekten sizi onlar içerisinde mekân (ve imkân) sâhibi kılmamıştık. Ayrıca (uzuvlarını yaratıldıkları gâyeye uygun bir şekilde kullanarak ve türlü türlü nîmetleri fark edip sâhibini tanıyarak şükrünü edâ etmeleri için) onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik. Ama (onlar kulaklarını vahiy dinlemek için, gözlerini cihanda resmedilen âyetleri görmek için, kalplerini de Allâh-u Te‘âlâ’yı tanıma uğrunda kullanmayarak) Allâh’ın âyetlerini bile bile sürekli inkâr etmiş oldukları için kulakları onlar(ın başına gelen azap)dan en ufak bir şeyi dahî defedemedi, gözleri de (azâbı onlardan savuşturucu) olmadı, kalpleri de (en ufak bir sıkıntıyı giderici) olmadı. Böylece (“Nerede o azap?!” diyerek) kendisiyle sürekli alay eder oldukları o şey onları kuşatmıştı.
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ مِنَ الْقُرٰى وَصَرَّفْنَا الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿٢٧
27﴿ (Ey Mekke ehli!) Andolsun ki; elbette Biz sizin etrâfınızda bulunan o (Semûd kavminin yaşadığı Hıcr bölgesinin ahâlisini ve Sâlih peygamberin kavminin yaşadığı diğer) karyeleri(n halkını) muhakkak helâk ettik. Hâlbuki Biz onlar (içine düştükleri kâfirlik ve isyan bataklığından kurtulup, îmân ve tâate) dönsünler diye (cihanda bulunan ve bir olduğumuza delâlet eden hârikulâde bunca mahlûkātı göstermiştik, ayrıca onlara gönderdiğimiz Rasûl’e vahyettiğimiz) âyetleri türlü türlü (farklı ve etkili) şekillerle tekrar tekrar iyice açıklamıştık.
فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ قُرْبَانًا اٰلِهَةًۜ بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْۚ وَذٰلِكَ اِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ ﴿٢٨
28﴿ Peki, Allâh’tan başkasını (O’na) yaklaşmak için ilâhlara dönüştürdükleri o (âciz) şeyler o (kendilerine tapa)nlar (helâke uğradıkları zaman onlar)a yardım etseydi ya! Bilakis onlar (en muhtaç oldukları bir anda) bunlardan uzaklaşarak kayboldular (ve en zor zamanda onlara hiç yardım edemediler). (Ey insan!) İşte sana! Bu (şekilde yardımsız kalmaları) ancak onların (Allâh’a yakınlaşmak için ortak) uydurmaları(nın cezâsı)dır ve (Allâh’a karşı) sürekli iftirâ eder oldukları şey(in bir netîcesi)dir.