v02.01.25 Geliştirme Notları
Zâriyât Sûresi
520
Cuz 26
7﴿ O (rüzgâr esmesiyle su üzerinde beliren dalgalı çizgiler misâli) güzel yollar (ve yörüngeler) sâhibi olan göğe /sağlam yapı(lı burç)lar sâhibi olan göğe/ yemîn olsun ki;
8﴿ Gerçekten siz(den kiminiz Kur’ân’a “Sihir”, kiminiz de “Şiir” derken; Peygamber hakkında da, kiminiz “Sihirbaz”, kiminiz “Şâir”, kiminiz “Deli” derken) elbette (gökteki yollar gibi birbirinden uzak ve) çelişkili bir söz içindesiniz. (Hâlbuki şiir ve sihir sanatlarını icrâ etmek çok akıl ister, bunlar delinin becerebileceği işler kabîlinden değildir.)
9﴿ O (dîn ve cezâ gününe îmâ)ndan (ise ancak), (bütün hayırlardan tam anlamıyla) çevrilmiş olan kimse(ler) döndürülür.
10﴿ O (İslâm ve Kur’ân hakkında, sihir, şiir ve kehânet diyerek) çokça yalan konuşanlar katledilsin (lânet olunarak helâk edilsin).
11﴿ O kimseler ki onlar kuşatıldıkları büyük bir cehâlet içerisinde bulunan gâfil (ve câhil) kimselerdir.
12﴿ (İnadına) soruyorlar ki: “O cezâ günü (de) ne zamanmış?!”
13﴿ Onlar o (cehennem) ateş(inin içerisin)de yakılacakları günde (o hesap ve cezâ gerçekleşecektir).
14﴿ (Onlara denilecek ki:)(Hak ettiğiniz) azâbınızı tadın! İşte ancak bu, öyle bir şeydir ki siz sürekli (alay ederek) özellikle onu(n gelmesini) acele istemekteydiniz.”
15﴿ O (şirkten ve haramlardan sakınan) takvâ sâhipleri (var ya) gerçekten (onlar) çok kıymetli cennetler ve çok değerli gözeler içerisinde (ikāmet edecekler)dir.
16﴿ Rablerinin kendilerine vermiş olduğu şeyleri (hoşnutlukla) al(ıp faydalan)an kimseler olarak (cennetlerde ebedî kalacaklardır). (Ey insan!) İşte sana! Çünkü şüphesiz onlar bundan önce (dünyâda sâlih ve) güzel amel(leri lâyıkı vechile) işleyen kimseler olmuştular.
17﴿ Onlar geceden (birçok zamânı ibâdetle geçirdikleri için) çok az bir zaman uyumakta idiler.
18﴿ Bir de onlar özellikle (imsâk vaktinden önceki) seher (vakit)ler(in)de istiğfâr eder(ek günahları için bağışlanma ister)lerdi.
19﴿ Ayrıca onların mallarında, (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemediği için zengin sanılarak sadakadan) mahrum (bırakılmış) kimse için bolca nasip vardı (ki, insanlara merhametlerinden dolayı Allâh rızâsı için bunu kendilerine zekât hâricinde gerekli kılmıştılar).
20﴿ Yakîn (ve şüphesiz îmân) sâhipleri için o yer(yüzün)de de nice büyük âyet (ve delil)ler bulunmaktadır (ki, türlü türlü mâdenler, bitkiler ve canlılar bunlardan bir kısmıdır).
21﴿ Kendi nefislerinizde de (nice büyük âyet ve alâmetler) vardır (ki, bir su hâlinden düzgün bir insan şekli alıncaya kadar geçirdiğiniz evrelerden tutun da, güzel görünümünüz, uzuvlarınızın parçalarının ilginç bir şekilde bir araya getirilmesi ve eşsiz sanatlar yapma kābiliyetiniz buna dâir sâdece birer örnektir). Hâlâ görmeyecek misiniz?!
22﴿ Rızkınız(ın takdîr ve tâyini, ayrıca güneş, ay ve yıldızlar gibi maddî esbâbı) da göktedir, (hayır ve şer nâmına) size vaad edilmekte olan şeyler de (semâdadır, cennet de gökte bulunmaktadır). Tefsirlerde zikredildiğine göre; cennet yedinci kat semânın üstünde, Arş’ın altında şu anda mevcuttur. (el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl; en-Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 6/78)
23﴿ Göğün ve yerin Rabbine yemîn olsun ki; muhakkak sizin konuşmanız(ın size âit olduğunda şüphe etmediğiniz) gibi elbette o (vaad olunduğunuz sevap ve azâbı açıklayan Kur’ân’ın Allâh kelâmı olduğu da) şüphesiz haktır (ve gerçektir. Konuştuğunuza dâir şüphe taşımadığınız gibi, buna da şüphe etmeyin).
24﴿ (Habîbim!) İbrâhîm’in (Allâh nezdinde) ikrâma mazhar edilmiş o (meleklerden olan) misâfirlerinin önemli haberi geldi sana değil mi?!
25﴿ (Habîbim! Ümmetine anlat) o zamânı ki (İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın değerli misafirleri) onun yanına girdiler de hemen (ona bir ülfet bahşetmek üzere): “(Seni) selâmlamakla (selâmlıyoruz)” dediler. O da: “Selâm (sizin üzerinize de olsun)” dedi. (Sonra ev halkına hitâben dedi ki: “İşte bunlar buralarda hiç görülmediği için) kendileri tanınmayan bir toplumdur.”
26﴿ Derken (İbrâhîm (Aleyhisselâm) misâfirlere belli etmeden) gizlice ehline (ve âilesinin yanına) gitti sonra da besili (ve pişmiş) bir buzağı getirdi.
27﴿ (İbrâhîm (Aleyhisselâm)) hemen onu onlara yaklaştırdı (ama yemediklerini görünce): “Yemiyor musunuz?!” dedi.
28﴿ Sonra o (İbrâhîm (Aleyhisselâm) yemediklerini görünce) onlardan bir (tehlike sezerek bunun) korku(sunu içinde) gizledi. Onlar (onun bu endişesini fark edince): “Korkma!” dediler ve onu (İshâk adında) çok ilim sâhibi (olacak) bir oğul (sâhibi olacağı haberi) ile müjdelediler.
29﴿ Bunun üzerine hanımı (Sâre) bir bağırış içerisinde yöneldi ve (şaşkınlığından eliyle) yüzüne vurdu da: “(Benim gibi) kısır bir kocakarı (nasıl doğuracak acabâ?)!” dedi.
30﴿ O (meleklerden İbrâhîm (Aleyhisselâm)a misâfir ola)nlar: “(Ey Sâre!) İşte sana! (Bir erkek çocuk vereceği hakkında) Rabbin(in) böyle buyurdu(ğunu biz sana bildirmekteyiz). Şüphesiz ki O; (her işi yerinde olan) Hakîm de, (her şeyi hakkıyla bilen) Alîm de ancak O’dur. (O hâlde buyruğu haktır, işi de sağlamdır, artık bu hususta hiçbir şüpheye mahal yoktur)” dediler.
سُورَةُ الذَّارِيَاتِ
الجزء ٢٦
٥٢٠
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْحُبُكِۙ ﴿٧
اِنَّكُمْ لَف۪ي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍۙ ﴿٨
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ اُفِكَۜ ﴿٩
قُتِلَ الْخَرَّاصُونَۙ ﴿١٠
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ سَاهُونَۙ ﴿١١
يَسْـَٔلُونَ اَيَّانَ يَوْمُ الدّ۪ينِۜ ﴿١٢
يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ ﴿١٣
ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْۜ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ ﴿١٤
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ ﴿١٥
اٰخِذ۪ينَ مَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِن۪ينَۜ ﴿١٦
كَانُوا قَل۪يلًا مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ ﴿١٧
وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ ﴿١٨
وَف۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ ﴿١٩
وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَۙ ﴿٢٠
وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ ﴿٢١
وَفِي السَّمَٓاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ ﴿٢٢
فَوَرَبِّ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَٓا اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ۟ ﴿٢٣
هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَ الْمُكْرَم۪ينَۢ ﴿٢٤
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ سَلَامٌۚ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ ﴿٢٥
فَرَاغَ اِلٰٓى اَهْلِه۪ فَجَٓاءَ بِعِجْلٍ سَم۪ينٍۙ ﴿٢٦
فَقَرَّبَهُٓ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلَا تَأْكُلُونَۘ ﴿٢٧
فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۜ قَالُوا لَا تَخَفْۜ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ ﴿٢٨
فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ ف۪ي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَق۪يمٌ ﴿٢٩
قَالُوا كَذٰلِكِۙ قَالَ رَبُّكِۜ اِنَّهُ هُوَ الْحَك۪يمُ الْعَل۪يمُ ﴿٣٠
Zâriyât Sûresi
520
Cuz 26
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْحُبُكِۙ ﴿٧
7﴿ O (rüzgâr esmesiyle su üzerinde beliren dalgalı çizgiler misâli) güzel yollar (ve yörüngeler) sâhibi olan göğe /sağlam yapı(lı burç)lar sâhibi olan göğe/ yemîn olsun ki;
اِنَّكُمْ لَف۪ي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍۙ ﴿٨
8﴿ Gerçekten siz(den kiminiz Kur’ân’a “Sihir”, kiminiz de “Şiir” derken; Peygamber hakkında da, kiminiz “Sihirbaz”, kiminiz “Şâir”, kiminiz “Deli” derken) elbette (gökteki yollar gibi birbirinden uzak ve) çelişkili bir söz içindesiniz. (Hâlbuki şiir ve sihir sanatlarını icrâ etmek çok akıl ister, bunlar delinin becerebileceği işler kabîlinden değildir.)
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ اُفِكَۜ ﴿٩
9﴿ O (dîn ve cezâ gününe îmâ)ndan (ise ancak), (bütün hayırlardan tam anlamıyla) çevrilmiş olan kimse(ler) döndürülür.
قُتِلَ الْخَرَّاصُونَۙ ﴿١٠
10﴿ O (İslâm ve Kur’ân hakkında, sihir, şiir ve kehânet diyerek) çokça yalan konuşanlar katledilsin (lânet olunarak helâk edilsin).
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ سَاهُونَۙ ﴿١١
11﴿ O kimseler ki onlar kuşatıldıkları büyük bir cehâlet içerisinde bulunan gâfil (ve câhil) kimselerdir.
يَسْـَٔلُونَ اَيَّانَ يَوْمُ الدّ۪ينِۜ ﴿١٢
12﴿ (İnadına) soruyorlar ki: “O cezâ günü (de) ne zamanmış?!”
يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ ﴿١٣
13﴿ Onlar o (cehennem) ateş(inin içerisin)de yakılacakları günde (o hesap ve cezâ gerçekleşecektir).
ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْۜ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ ﴿١٤
14﴿ (Onlara denilecek ki:)(Hak ettiğiniz) azâbınızı tadın! İşte ancak bu, öyle bir şeydir ki siz sürekli (alay ederek) özellikle onu(n gelmesini) acele istemekteydiniz.”
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ ﴿١٥
15﴿ O (şirkten ve haramlardan sakınan) takvâ sâhipleri (var ya) gerçekten (onlar) çok kıymetli cennetler ve çok değerli gözeler içerisinde (ikāmet edecekler)dir.
اٰخِذ۪ينَ مَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِن۪ينَۜ ﴿١٦
16﴿ Rablerinin kendilerine vermiş olduğu şeyleri (hoşnutlukla) al(ıp faydalan)an kimseler olarak (cennetlerde ebedî kalacaklardır). (Ey insan!) İşte sana! Çünkü şüphesiz onlar bundan önce (dünyâda sâlih ve) güzel amel(leri lâyıkı vechile) işleyen kimseler olmuştular.
كَانُوا قَل۪يلًا مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ ﴿١٧
17﴿ Onlar geceden (birçok zamânı ibâdetle geçirdikleri için) çok az bir zaman uyumakta idiler.
وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ ﴿١٨
18﴿ Bir de onlar özellikle (imsâk vaktinden önceki) seher (vakit)ler(in)de istiğfâr eder(ek günahları için bağışlanma ister)lerdi.
وَف۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ ﴿١٩
19﴿ Ayrıca onların mallarında, (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemediği için zengin sanılarak sadakadan) mahrum (bırakılmış) kimse için bolca nasip vardı (ki, insanlara merhametlerinden dolayı Allâh rızâsı için bunu kendilerine zekât hâricinde gerekli kılmıştılar).
وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَۙ ﴿٢٠
20﴿ Yakîn (ve şüphesiz îmân) sâhipleri için o yer(yüzün)de de nice büyük âyet (ve delil)ler bulunmaktadır (ki, türlü türlü mâdenler, bitkiler ve canlılar bunlardan bir kısmıdır).
وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ ﴿٢١
21﴿ Kendi nefislerinizde de (nice büyük âyet ve alâmetler) vardır (ki, bir su hâlinden düzgün bir insan şekli alıncaya kadar geçirdiğiniz evrelerden tutun da, güzel görünümünüz, uzuvlarınızın parçalarının ilginç bir şekilde bir araya getirilmesi ve eşsiz sanatlar yapma kābiliyetiniz buna dâir sâdece birer örnektir). Hâlâ görmeyecek misiniz?!
وَفِي السَّمَٓاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ ﴿٢٢
22﴿ Rızkınız(ın takdîr ve tâyini, ayrıca güneş, ay ve yıldızlar gibi maddî esbâbı) da göktedir, (hayır ve şer nâmına) size vaad edilmekte olan şeyler de (semâdadır, cennet de gökte bulunmaktadır). Tefsirlerde zikredildiğine göre; cennet yedinci kat semânın üstünde, Arş’ın altında şu anda mevcuttur. (el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl; en-Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 6/78)
فَوَرَبِّ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَٓا اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ۟ ﴿٢٣
23﴿ Göğün ve yerin Rabbine yemîn olsun ki; muhakkak sizin konuşmanız(ın size âit olduğunda şüphe etmediğiniz) gibi elbette o (vaad olunduğunuz sevap ve azâbı açıklayan Kur’ân’ın Allâh kelâmı olduğu da) şüphesiz haktır (ve gerçektir. Konuştuğunuza dâir şüphe taşımadığınız gibi, buna da şüphe etmeyin).
هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَ الْمُكْرَم۪ينَۢ ﴿٢٤
24﴿ (Habîbim!) İbrâhîm’in (Allâh nezdinde) ikrâma mazhar edilmiş o (meleklerden olan) misâfirlerinin önemli haberi geldi sana değil mi?!
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ سَلَامٌۚ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ ﴿٢٥
25﴿ (Habîbim! Ümmetine anlat) o zamânı ki (İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın değerli misafirleri) onun yanına girdiler de hemen (ona bir ülfet bahşetmek üzere): “(Seni) selâmlamakla (selâmlıyoruz)” dediler. O da: “Selâm (sizin üzerinize de olsun)” dedi. (Sonra ev halkına hitâben dedi ki: “İşte bunlar buralarda hiç görülmediği için) kendileri tanınmayan bir toplumdur.”
فَرَاغَ اِلٰٓى اَهْلِه۪ فَجَٓاءَ بِعِجْلٍ سَم۪ينٍۙ ﴿٢٦
26﴿ Derken (İbrâhîm (Aleyhisselâm) misâfirlere belli etmeden) gizlice ehline (ve âilesinin yanına) gitti sonra da besili (ve pişmiş) bir buzağı getirdi.
فَقَرَّبَهُٓ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلَا تَأْكُلُونَۘ ﴿٢٧
27﴿ (İbrâhîm (Aleyhisselâm)) hemen onu onlara yaklaştırdı (ama yemediklerini görünce): “Yemiyor musunuz?!” dedi.
فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۜ قَالُوا لَا تَخَفْۜ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ ﴿٢٨
28﴿ Sonra o (İbrâhîm (Aleyhisselâm) yemediklerini görünce) onlardan bir (tehlike sezerek bunun) korku(sunu içinde) gizledi. Onlar (onun bu endişesini fark edince): “Korkma!” dediler ve onu (İshâk adında) çok ilim sâhibi (olacak) bir oğul (sâhibi olacağı haberi) ile müjdelediler.
فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ ف۪ي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَق۪يمٌ ﴿٢٩
29﴿ Bunun üzerine hanımı (Sâre) bir bağırış içerisinde yöneldi ve (şaşkınlığından eliyle) yüzüne vurdu da: “(Benim gibi) kısır bir kocakarı (nasıl doğuracak acabâ?)!” dedi.
قَالُوا كَذٰلِكِۙ قَالَ رَبُّكِۜ اِنَّهُ هُوَ الْحَك۪يمُ الْعَل۪يمُ ﴿٣٠
30﴿ O (meleklerden İbrâhîm (Aleyhisselâm)a misâfir ola)nlar: “(Ey Sâre!) İşte sana! (Bir erkek çocuk vereceği hakkında) Rabbin(in) böyle buyurdu(ğunu biz sana bildirmekteyiz). Şüphesiz ki O; (her işi yerinde olan) Hakîm de, (her şeyi hakkıyla bilen) Alîm de ancak O’dur. (O hâlde buyruğu haktır, işi de sağlamdır, artık bu hususta hiçbir şüpheye mahal yoktur)” dediler.