v02.01.25 Geliştirme Notları
İsrâ Sûresi
290
Cuz 15
87﴿ Lâkin Rabbinden (lütfedilen) büyük bir rahmet (ve sonsuz bir acıma eseri olarak o Kur’ân ebedî bir mûcize mâhiyetinde kalıcı olmuştur)! (Habîbim!) Gerçekten de O’nun fazlı (ve lütfu) senin üzerinde çok büyük olmuştur. (Bu ihsânın bir netîcesidir ki seni Rasûl yapmış, en büyük kitaba mazhar kılmış ve onu hâfızanda korumuştur.)
88﴿ (Habîbim! “İstesek biz de bu Kur’ân’ın bir mislini meydana getirebilirdik” şeklinde laflar sarf eden Nadr ibnü’l-Hâris gibi kâfirlere) de ki: “Andolsun; işte bu (fesâhat, belâğat, eşsiz düzenleme ve üstün mânâlara sâhip olan) Kur’ân’ın bir benzerini (meydana) getirmek üzere tüm insanlar ve cinler bir araya gelseler (de) onun bir mislini getiremezler. Velev ki onların bir kısmı diğer bir kısma arka çıkan (destekçi) kimseler olsun.
89﴿ Andolsun ki; muhakkak Biz işte bu Kur’ân’da tüm insanlar için (müjde ve tehdit barındıran, geçmiş peygamberlerin kıssalarını ve âhiret haberlerini ihtivâ eden konularla alâkalı çok ilginç ve güzel mânâlar barındırdığı için dillerde dolaşan) her bir mesel(i beyân eden hikmetli mânâlardan ve sözler)den nicesini türlü türlü (farklı ve etkili) şekillerle tekrar tekrar elbette iyice açıkladık. Ama insanların pek çoğu inkârdan başkasından kaçın(arak ısrarla kâfirlikte kal)mıştır.
90﴿ Bir de o (müşrik ola)nlar (Kur’ân gibi bir mûcizeyi müşâhede ettikten sonra ve kendi istedikleri bâzı diğer mûcizeleri de görmelerine rağmen hâlâ inatçılık yaparak) dediler ki: “Sen (Mekke’de yaşadığımız) bu yerden bizim için bir göze fışkırtıncaya kadar biz sana aslâ îmân etmeyeceğiz.
91﴿ Yâhut hurmalıktan ve asmalıktan sana âit çok kıymetli bir bahçe oluncaya ve sen o (bosta)nların aralarında bol bir akıtmayla nehirleri çokça akıtıncaya kadar (biz aslâ sana îmân etmeyeceğiz).
92﴿ Ya da sen (îmân etmemiz hâlinde başımıza belâlar geleceğini) iddiâ ettiğin gibi, göğü üzerimize parçalar hâlinde düşürünceye veyâ sen (iddiânın doğruluğuna) bir kefîl olarak Allâh’ı ve melekleri getirinceye kadar /veyâ sen Allâh’ı ve melekleri (göreceğimiz şekilde tam karşımıza) mukābil getirinceye kadar/ (biz aslâ sana îmân etmeyeceğiz).
93﴿ Yâhut altından sana âit çok değerli bir evin oluncaya kadar ya da sen semâ (katmanların)da yükselinceye kadar (biz aslâ sana îmân etmeyeceğiz)! (Bunu yapsan bile) sen bize kendisini okuyabileceğimiz (ve içinde seni tasdik eder mâhiyette âyetler göreceğimiz) bir kitap indirinceye kadar sen (göğe) yükseldiğin için de (sana) aslâ îmân etmeyeceğiz.” De ki: “(Bu uygunsuz istekleriniz karşısında o kadar şaşa kaldım ki; herhangi bir şeyden âciz kalmaktan) Rabbimi (tenzîh ve) tesbîh ile (meşgul olarak O’nu güçsüzlükten uzak tutarım)! Ben (gönderilen diğer peygamberler gibi) beşer olan bir Rasûl’den başkası değilim (ki, benden insan tâkātinin erişemeyeceği şeyler istiyorsunuz. Nasıl ki geçmiş peygamberler ümmetlerine her istedikleri mûcizeyi değil de, toplumlarının durumuna uygun şekilde Allâh-u Te‘âlâ’nın izhâr ettiği mûcizeleri göstermekteydiler, ben de sizin keyfinize göre değil, ancak Rabbimin uygun gördüğü mûcizeleri açıklamaktayım).”
94﴿ Kendilerine hidâyet(in ta kendisi olan peygamber ve Kur’ân) geldiği zaman, insanların îmân etmelerine ise ancak: “(Melekler varken) Allâh bir beşer olarak mı rasûlü(nü) gönderdi?” demeleri (ve Allâh-u Te‘âlâ’nın bir insanı peygamber olarak göndermesini kabullenememeleri) engel olmuştur.
95﴿ (Rasûlüm! Bu şüphelerine karşı Benim tarafımdan onlara) de ki: “Eğer yer(yüzün)de birtakım melekler (sizin yerinize orada) yerleşenler olarak bulunmuş olsaydı da, onlar (göğe yükselmeyip sizin gibi sürekli dünyâda) yürü(üp dolaşı)yor olsaydılar, elbette Biz onlara gökten rasûl olan bir melek indirirdik. (Bu vesîle ile onlara hayrın öğretilmesine ve hidâyet bulmalarına imkân sağlamış olurduk. Ancak sizin gibi insanlara melek gönderilmesinin hiçbir anlamı olamaz. Zîrâ onlarla anlaşmanızı sağlayacak hiçbir ortak vasfınız bulunmamaktadır. Herkese peygamberlik veremeyeceğimize göre; içinizden uygun gördüğümüz bir zâtı bu makāma seçip ona göndereceğimiz melek vâsıtasıyla size vahiylerimizi bildirmekteyiz.)
96﴿ (Habîbim!) De ki: “(Size gönderilmiş hak bir peygamber olduğuma dâir) benimle sizin aranızda gerçek bir şâhit olarak Allâh yeterli olmuştur. Şüphesiz ki O (Rabbim), dâimâ kullarını(n gizli-açık tüm hâllerini hakkıyla bilen bir) Habîr, (aynı zamanda her şeyi tam mânâsıyla gören bir) Basîr olmuştur. (Dolayısıyla herkese hak ettiği cezâyı verecektir. Habîbim! Artık sen rahat olabilirsin, üzülmene hiçbir mahal yoktur. Ama o kâfirler başlarına gelecek azaplara hazır olsunlar.)
سُورَةُ الْاِسْرَاۤءِ
الجزء ١٥
٢٩٠
اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَب۪يرًا ﴿٨٧
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا ﴿٨٨
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا ﴿٨٩
وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعًاۙ ﴿٩٠
اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يرًاۙ ﴿٩١
اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلًاۙ ﴿٩٢
اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا۟ ﴿٩٣
وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَرًا رَسُولًا ﴿٩٤
قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكًا رَسُولًا ﴿٩٥
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرًا بَص۪يرًا ﴿٩٦
İsrâ Sûresi
290
Cuz 15
اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَب۪يرًا ﴿٨٧
87﴿ Lâkin Rabbinden (lütfedilen) büyük bir rahmet (ve sonsuz bir acıma eseri olarak o Kur’ân ebedî bir mûcize mâhiyetinde kalıcı olmuştur)! (Habîbim!) Gerçekten de O’nun fazlı (ve lütfu) senin üzerinde çok büyük olmuştur. (Bu ihsânın bir netîcesidir ki seni Rasûl yapmış, en büyük kitaba mazhar kılmış ve onu hâfızanda korumuştur.)
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا ﴿٨٨
88﴿ (Habîbim! “İstesek biz de bu Kur’ân’ın bir mislini meydana getirebilirdik” şeklinde laflar sarf eden Nadr ibnü’l-Hâris gibi kâfirlere) de ki: “Andolsun; işte bu (fesâhat, belâğat, eşsiz düzenleme ve üstün mânâlara sâhip olan) Kur’ân’ın bir benzerini (meydana) getirmek üzere tüm insanlar ve cinler bir araya gelseler (de) onun bir mislini getiremezler. Velev ki onların bir kısmı diğer bir kısma arka çıkan (destekçi) kimseler olsun.
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا ﴿٨٩
89﴿ Andolsun ki; muhakkak Biz işte bu Kur’ân’da tüm insanlar için (müjde ve tehdit barındıran, geçmiş peygamberlerin kıssalarını ve âhiret haberlerini ihtivâ eden konularla alâkalı çok ilginç ve güzel mânâlar barındırdığı için dillerde dolaşan) her bir mesel(i beyân eden hikmetli mânâlardan ve sözler)den nicesini türlü türlü (farklı ve etkili) şekillerle tekrar tekrar elbette iyice açıkladık. Ama insanların pek çoğu inkârdan başkasından kaçın(arak ısrarla kâfirlikte kal)mıştır.
وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعًاۙ ﴿٩٠
90﴿ Bir de o (müşrik ola)nlar (Kur’ân gibi bir mûcizeyi müşâhede ettikten sonra ve kendi istedikleri bâzı diğer mûcizeleri de görmelerine rağmen hâlâ inatçılık yaparak) dediler ki: “Sen (Mekke’de yaşadığımız) bu yerden bizim için bir göze fışkırtıncaya kadar biz sana aslâ îmân etmeyeceğiz.
اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يرًاۙ ﴿٩١
91﴿ Yâhut hurmalıktan ve asmalıktan sana âit çok kıymetli bir bahçe oluncaya ve sen o (bosta)nların aralarında bol bir akıtmayla nehirleri çokça akıtıncaya kadar (biz aslâ sana îmân etmeyeceğiz).
اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلًاۙ ﴿٩٢
92﴿ Ya da sen (îmân etmemiz hâlinde başımıza belâlar geleceğini) iddiâ ettiğin gibi, göğü üzerimize parçalar hâlinde düşürünceye veyâ sen (iddiânın doğruluğuna) bir kefîl olarak Allâh’ı ve melekleri getirinceye kadar /veyâ sen Allâh’ı ve melekleri (göreceğimiz şekilde tam karşımıza) mukābil getirinceye kadar/ (biz aslâ sana îmân etmeyeceğiz).
اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا۟ ﴿٩٣
93﴿ Yâhut altından sana âit çok değerli bir evin oluncaya kadar ya da sen semâ (katmanların)da yükselinceye kadar (biz aslâ sana îmân etmeyeceğiz)! (Bunu yapsan bile) sen bize kendisini okuyabileceğimiz (ve içinde seni tasdik eder mâhiyette âyetler göreceğimiz) bir kitap indirinceye kadar sen (göğe) yükseldiğin için de (sana) aslâ îmân etmeyeceğiz.” De ki: “(Bu uygunsuz istekleriniz karşısında o kadar şaşa kaldım ki; herhangi bir şeyden âciz kalmaktan) Rabbimi (tenzîh ve) tesbîh ile (meşgul olarak O’nu güçsüzlükten uzak tutarım)! Ben (gönderilen diğer peygamberler gibi) beşer olan bir Rasûl’den başkası değilim (ki, benden insan tâkātinin erişemeyeceği şeyler istiyorsunuz. Nasıl ki geçmiş peygamberler ümmetlerine her istedikleri mûcizeyi değil de, toplumlarının durumuna uygun şekilde Allâh-u Te‘âlâ’nın izhâr ettiği mûcizeleri göstermekteydiler, ben de sizin keyfinize göre değil, ancak Rabbimin uygun gördüğü mûcizeleri açıklamaktayım).”
وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَرًا رَسُولًا ﴿٩٤
94﴿ Kendilerine hidâyet(in ta kendisi olan peygamber ve Kur’ân) geldiği zaman, insanların îmân etmelerine ise ancak: “(Melekler varken) Allâh bir beşer olarak mı rasûlü(nü) gönderdi?” demeleri (ve Allâh-u Te‘âlâ’nın bir insanı peygamber olarak göndermesini kabullenememeleri) engel olmuştur.
قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكًا رَسُولًا ﴿٩٥
95﴿ (Rasûlüm! Bu şüphelerine karşı Benim tarafımdan onlara) de ki: “Eğer yer(yüzün)de birtakım melekler (sizin yerinize orada) yerleşenler olarak bulunmuş olsaydı da, onlar (göğe yükselmeyip sizin gibi sürekli dünyâda) yürü(üp dolaşı)yor olsaydılar, elbette Biz onlara gökten rasûl olan bir melek indirirdik. (Bu vesîle ile onlara hayrın öğretilmesine ve hidâyet bulmalarına imkân sağlamış olurduk. Ancak sizin gibi insanlara melek gönderilmesinin hiçbir anlamı olamaz. Zîrâ onlarla anlaşmanızı sağlayacak hiçbir ortak vasfınız bulunmamaktadır. Herkese peygamberlik veremeyeceğimize göre; içinizden uygun gördüğümüz bir zâtı bu makāma seçip ona göndereceğimiz melek vâsıtasıyla size vahiylerimizi bildirmekteyiz.)
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرًا بَص۪يرًا ﴿٩٦
96﴿ (Habîbim!) De ki: “(Size gönderilmiş hak bir peygamber olduğuma dâir) benimle sizin aranızda gerçek bir şâhit olarak Allâh yeterli olmuştur. Şüphesiz ki O (Rabbim), dâimâ kullarını(n gizli-açık tüm hâllerini hakkıyla bilen bir) Habîr, (aynı zamanda her şeyi tam mânâsıyla gören bir) Basîr olmuştur. (Dolayısıyla herkese hak ettiği cezâyı verecektir. Habîbim! Artık sen rahat olabilirsin, üzülmene hiçbir mahal yoktur. Ama o kâfirler başlarına gelecek azaplara hazır olsunlar.)