v02.01.25 Geliştirme Notları
Nûr Sûresi
356
Cuz 18
54﴿ (Habîbim!) De ki: “(Hem kalplerinizle, hem de dillerinizle) Allâh’a da itâat edin, o Rasûl’e de itâat edin. Ama yüz çevirirseniz (ona değil, kendinize zarar verirsiniz, zîrâ tebliğ göreviyle ilgili) ona yüklenmiş olan şey sâdece ve ancak onun üzerindedir, (emirlerine uymanız husûsunda) size yüklenmiş olan şey de özellikle sizin üzerinizde (bir görev olarak bâkî)dir. Ama (tüm emirlerinde) ona itâat ederseniz, (hakka) hidâyet bulursunuz. Zâten o Rasûl’ün üzerine (yüklenen bir mesûliyet olarak) çok açık olan o tebliğden /(hükümleri) açıklayıcı duyurudan/ başka bir şey yoktur.
55﴿ Allâh, o îmân (şartlarını şeksiz şüphesiz tasdik) etmiş olan ve (namaz, oruç, hac, zekât gibi) sâlih ameller işlemiş bulunan sizlere (şöyle) vaad(ler)de bulunmuştur ki; kasem olsun elbette onlardan önceki (îmânlı ve itâatli) kimseleri (yeryüzünde hükümrân kılarak) halîfe yaptığı gibi /(düşmanları olan kâfirleri helâk ettikten sonra) onların yerlerine geçirdiği gibi/ kesinlikle onları da yerin tamâmında (diledikleri gibi yönetimi ele geçiren) halîfe(ler) yapacaktır/ (düşmanlarını helâk edip) yerlerine geçirecektir/. Yine andolsun ki; elbette onlar için seçip beğenmiş olduğu dinleri (olan İslâm dîni)ni kendileri için (yüceltip tüm dinlere gâlip kılarak ve düşmanlarının onun aleyhindeki gayretlerini boşa çıkararak, ayrıca her konuda hükümleriyle sürekli amel edebilecekleri şekilde muhâfaza ederek) iyice sâbit kılacaktır ve yine yemîn olsun ki; elbette (düşmanlarıyla alâkalı taşıdıkları endişe ve) korkularının ardından bedel olarak onlara mükemmel bir güvence verecektir. Çünkü onlar Bana hiçbir şeyi ortak koşmaz oldukları hâlde (sâdece) Bana ibâdet etmektedirler. (Habîbim!) İşte sana! Her kim bu (müjdenin zuhûru)ndan sonra (dinden dönerek mürted bir) kâfir olursa/(bu mûcizeyi gördüğü hâlde îmân etmeyerek) kâfir kalırsa/, işte sana! Ancak onlar (kâfirlik ve azgınlıkta haddi aşan) fâsıkların ta kendileridir. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbı Mekke’de on sene korku içerisinde yaşadılar. Medîne’ye hicretlerinden sonra da sabah akşam silah taşımak zorunda kalınca, içlerinden birinin: “Güven içinde yaşayacağımız ve silahımızı bırakabileceğimiz bir gün görmedik” demesi üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. O zaman Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Çok az bir zaman sonra sizden biri büyük bir topluluk içerisinde yanında hiçbir silah taşımadan güven içerisinde oturabilecektir!” buyurdu. Allâh-u Te‘âlâ da bu vaadini yerine getirerek Habîbini doğru çıkardı. Böylece sahâbe-i kirâmı Arap yarımadasına hâkim kıldı, doğu ve batının en ücrâ köşelerini bile onlara fethettirdi, Kisrâların, Kayserlerin imparatorluklarını onların eliyle parçalattı ve müminleri dünyâda hükümrân kıldı. Tabî ki bu âyet-i celîle, gaybla ilgili verdiği bir haberin meydana çıkması cihetiyle, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in nübüvvetinin doğruluğuna delil olduğu gibi, Hulefâ-i Râşidîn diye bilinen dört halîfenin hilâfetinin sıhhatine de delil teşkil etmektedir, zîrâ bu âyette vaad edilen müjdelerin onlar döneminde gerçekleştiği husûsu ittifak konusudur. (el-Medârik, el-Beyzâvî, el-Hâzin)
56﴿ (Artık ey müminler!) O (farz) namazları da hakkıyla kılın, zekâtı da verin ve o Rasûl(ün diğer bütün emirlerin)e itâat edin. Tâ ki siz (Benim tarafımdan) rahmet olunasınız!
57﴿ (Habîbim!) Sakın sen o kâfir olmuş kişileri yer(yüzün)de (kendilerini yakalamaktan Allâh’ı) âciz bırakacak kimseler sanma. Onların sığınacakları yer ise ancak o (cehennem) ateş(i)dir! Andolsun ki; o varılacak yer (olan cehennem) de ne kötü olmuştur. (Artık sonları böyle bir azap olan kişilerin, dünyâda ve âhirette Allâh’ın azâbından kurtulmaları nasıl beklenebilir?!)
58﴿ Ey îmân etmiş olan o kimseler! Sağ ellerinizin mâlik (ve sâhip) olduğu (köle ve câriyeleriniz olan) o kimseler ve içinizden (bülûğa erip) rüyâlan(arak erkeklik bakımından olgunlaş)maya ulaşmamış o kişiler; sabah namazından önce, ayrıca öğle vaktinde (kaylûle yapmak istediğinizde hâsıl olan sıcaklıkta)n dolayı elbisenizi (çıkarıp) bırakacağınız zaman, bir de yatsı namazından sonra (yatarken bir iş için yanınıza girmeleri gerektiğinde, bir gün ve bir gecede toplam) üç kere sizden izin istesin(ler). (Bu üç vakit) sizin (istirâhat etmeniz) için sâbit olan (ve ekseriyetle) üç (ayrı zamanda vâki olan) avret (yerlerinizin açık kalabileceği vakitler)dir. (İşte) o (zama)nlardan sonra (izinsiz yanınıza girmeleri husûsunda) sizin üzerinize hiçbir günah olmamıştır, o (kölelerinizin ve bülûğa ermemiş ola)nların üzerine de olmamıştır. (Köleler, hizmetçiler ve çocuklar ev ihtiyaçlarınızı görmek için) sizin yanınızda; bir kısmınız diğer bir kısmın çevresinde çokça dönüp dolaş(mak zorunda kal)ıcı kimselerdir. (Bu yüzden her vakit sizden izin isteyemeyebilirler.) (Ey insan!) İşte sana! Allâh bu âyetleri böylece (eşsiz bir açıklamayla) sizin için beyân etmektedir. Zâten Allâh (kullarının menfaatlerinin hangi şeylerde olduğunu çok iyi bilen bir) Alîm’dir, (bütün hükümlerinde onların kârını gözeten bir) Hakîm’dir. Rivâyete göre; Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Müdlic isimli bir çocuğu kuşluk vakti Ömer (Radıyallâhu Anh)ı çağırmaya göndermiş, o da ânîden yanına girdiğinde onu, görülmek istemediği bir hâlde görmüş, bunun üzerine Ömer (Radıyallâhu Anh): “İsterdim ki Allâh-u Te‘âlâ bu vakitlerde çocuklarımızın ve hizmetçilerimizin yanımıza girmesini yasaklasa!” diye bir temennîde bulunmuş, Allâh-u Te‘âlâ da bu âyeti indirmiştir. Bunu duyan Ömer (Radıyallâhu Anh) şükür için secdeye kapanmıştır. Dolayısıyla insanlar, avret konularını ve mahrem durumlarını yabancılara anlatabilecek vasıfta olan çocuklara İslâm’ın bu hükmünü öğretip uygulattırmalıdırlar. (el-Âlûsî)
سُورَةُ النُّورِ
الجزء ١٨
٣٥٦
قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْۜ وَاِنْ تُط۪يعُوهُ تَهْتَدُواۜ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ ﴿٥٤
وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـًٔاۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿٥٥
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿٥٦
لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَلَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟ ﴿٥٧
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّۜ طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ﴿٥٨
Nûr Sûresi
356
Cuz 18
قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْۜ وَاِنْ تُط۪يعُوهُ تَهْتَدُواۜ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ ﴿٥٤
54﴿ (Habîbim!) De ki: “(Hem kalplerinizle, hem de dillerinizle) Allâh’a da itâat edin, o Rasûl’e de itâat edin. Ama yüz çevirirseniz (ona değil, kendinize zarar verirsiniz, zîrâ tebliğ göreviyle ilgili) ona yüklenmiş olan şey sâdece ve ancak onun üzerindedir, (emirlerine uymanız husûsunda) size yüklenmiş olan şey de özellikle sizin üzerinizde (bir görev olarak bâkî)dir. Ama (tüm emirlerinde) ona itâat ederseniz, (hakka) hidâyet bulursunuz. Zâten o Rasûl’ün üzerine (yüklenen bir mesûliyet olarak) çok açık olan o tebliğden /(hükümleri) açıklayıcı duyurudan/ başka bir şey yoktur.
وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـًٔاۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿٥٥
55﴿ Allâh, o îmân (şartlarını şeksiz şüphesiz tasdik) etmiş olan ve (namaz, oruç, hac, zekât gibi) sâlih ameller işlemiş bulunan sizlere (şöyle) vaad(ler)de bulunmuştur ki; kasem olsun elbette onlardan önceki (îmânlı ve itâatli) kimseleri (yeryüzünde hükümrân kılarak) halîfe yaptığı gibi /(düşmanları olan kâfirleri helâk ettikten sonra) onların yerlerine geçirdiği gibi/ kesinlikle onları da yerin tamâmında (diledikleri gibi yönetimi ele geçiren) halîfe(ler) yapacaktır/ (düşmanlarını helâk edip) yerlerine geçirecektir/. Yine andolsun ki; elbette onlar için seçip beğenmiş olduğu dinleri (olan İslâm dîni)ni kendileri için (yüceltip tüm dinlere gâlip kılarak ve düşmanlarının onun aleyhindeki gayretlerini boşa çıkararak, ayrıca her konuda hükümleriyle sürekli amel edebilecekleri şekilde muhâfaza ederek) iyice sâbit kılacaktır ve yine yemîn olsun ki; elbette (düşmanlarıyla alâkalı taşıdıkları endişe ve) korkularının ardından bedel olarak onlara mükemmel bir güvence verecektir. Çünkü onlar Bana hiçbir şeyi ortak koşmaz oldukları hâlde (sâdece) Bana ibâdet etmektedirler. (Habîbim!) İşte sana! Her kim bu (müjdenin zuhûru)ndan sonra (dinden dönerek mürted bir) kâfir olursa/(bu mûcizeyi gördüğü hâlde îmân etmeyerek) kâfir kalırsa/, işte sana! Ancak onlar (kâfirlik ve azgınlıkta haddi aşan) fâsıkların ta kendileridir. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbı Mekke’de on sene korku içerisinde yaşadılar. Medîne’ye hicretlerinden sonra da sabah akşam silah taşımak zorunda kalınca, içlerinden birinin: “Güven içinde yaşayacağımız ve silahımızı bırakabileceğimiz bir gün görmedik” demesi üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. O zaman Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Çok az bir zaman sonra sizden biri büyük bir topluluk içerisinde yanında hiçbir silah taşımadan güven içerisinde oturabilecektir!” buyurdu. Allâh-u Te‘âlâ da bu vaadini yerine getirerek Habîbini doğru çıkardı. Böylece sahâbe-i kirâmı Arap yarımadasına hâkim kıldı, doğu ve batının en ücrâ köşelerini bile onlara fethettirdi, Kisrâların, Kayserlerin imparatorluklarını onların eliyle parçalattı ve müminleri dünyâda hükümrân kıldı. Tabî ki bu âyet-i celîle, gaybla ilgili verdiği bir haberin meydana çıkması cihetiyle, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in nübüvvetinin doğruluğuna delil olduğu gibi, Hulefâ-i Râşidîn diye bilinen dört halîfenin hilâfetinin sıhhatine de delil teşkil etmektedir, zîrâ bu âyette vaad edilen müjdelerin onlar döneminde gerçekleştiği husûsu ittifak konusudur. (el-Medârik, el-Beyzâvî, el-Hâzin)
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿٥٦
56﴿ (Artık ey müminler!) O (farz) namazları da hakkıyla kılın, zekâtı da verin ve o Rasûl(ün diğer bütün emirlerin)e itâat edin. Tâ ki siz (Benim tarafımdan) rahmet olunasınız!
لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَلَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟ ﴿٥٧
57﴿ (Habîbim!) Sakın sen o kâfir olmuş kişileri yer(yüzün)de (kendilerini yakalamaktan Allâh’ı) âciz bırakacak kimseler sanma. Onların sığınacakları yer ise ancak o (cehennem) ateş(i)dir! Andolsun ki; o varılacak yer (olan cehennem) de ne kötü olmuştur. (Artık sonları böyle bir azap olan kişilerin, dünyâda ve âhirette Allâh’ın azâbından kurtulmaları nasıl beklenebilir?!)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّۜ طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ﴿٥٨
58﴿ Ey îmân etmiş olan o kimseler! Sağ ellerinizin mâlik (ve sâhip) olduğu (köle ve câriyeleriniz olan) o kimseler ve içinizden (bülûğa erip) rüyâlan(arak erkeklik bakımından olgunlaş)maya ulaşmamış o kişiler; sabah namazından önce, ayrıca öğle vaktinde (kaylûle yapmak istediğinizde hâsıl olan sıcaklıkta)n dolayı elbisenizi (çıkarıp) bırakacağınız zaman, bir de yatsı namazından sonra (yatarken bir iş için yanınıza girmeleri gerektiğinde, bir gün ve bir gecede toplam) üç kere sizden izin istesin(ler). (Bu üç vakit) sizin (istirâhat etmeniz) için sâbit olan (ve ekseriyetle) üç (ayrı zamanda vâki olan) avret (yerlerinizin açık kalabileceği vakitler)dir. (İşte) o (zama)nlardan sonra (izinsiz yanınıza girmeleri husûsunda) sizin üzerinize hiçbir günah olmamıştır, o (kölelerinizin ve bülûğa ermemiş ola)nların üzerine de olmamıştır. (Köleler, hizmetçiler ve çocuklar ev ihtiyaçlarınızı görmek için) sizin yanınızda; bir kısmınız diğer bir kısmın çevresinde çokça dönüp dolaş(mak zorunda kal)ıcı kimselerdir. (Bu yüzden her vakit sizden izin isteyemeyebilirler.) (Ey insan!) İşte sana! Allâh bu âyetleri böylece (eşsiz bir açıklamayla) sizin için beyân etmektedir. Zâten Allâh (kullarının menfaatlerinin hangi şeylerde olduğunu çok iyi bilen bir) Alîm’dir, (bütün hükümlerinde onların kârını gözeten bir) Hakîm’dir. Rivâyete göre; Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Müdlic isimli bir çocuğu kuşluk vakti Ömer (Radıyallâhu Anh)ı çağırmaya göndermiş, o da ânîden yanına girdiğinde onu, görülmek istemediği bir hâlde görmüş, bunun üzerine Ömer (Radıyallâhu Anh): “İsterdim ki Allâh-u Te‘âlâ bu vakitlerde çocuklarımızın ve hizmetçilerimizin yanımıza girmesini yasaklasa!” diye bir temennîde bulunmuş, Allâh-u Te‘âlâ da bu âyeti indirmiştir. Bunu duyan Ömer (Radıyallâhu Anh) şükür için secdeye kapanmıştır. Dolayısıyla insanlar, avret konularını ve mahrem durumlarını yabancılara anlatabilecek vasıfta olan çocuklara İslâm’ın bu hükmünü öğretip uygulattırmalıdırlar. (el-Âlûsî)