v02.01.25 Geliştirme Notları
Tahrîm Sûresi
560
Cuz 28
8﴿ Ey o îmân etmiş olan kimseler! Allâh’a (bir daha günahlara dönmemeye azmederek çok ihlâslı olan) nasûh bir tevbe ile tevbe edin. (Böyle yaparsanız) kesin oldu ki; Rabbiniz kötü işlerinizi sizden tamâmen örtecek ve o Rasûlü, bir de onunla birlikte îmân etmiş olan kimseleri Allâh’ın rezîl(-ü rüsvay) etmeyeceği bir günde sizi (köşklerinin ve ağaçlarının) altlarından sürekli ırmaklar akmakta olan çok kıymetli cennetlere girdirecektir. (Sırât’ı geçerlerken) onların nûru ön (cihet)lerinde ve sağ (taraf)larında (kendilerinden önce) koşacaktır. Onlar (münâfıkların nûrunun söndüğünü görünce): “Ey Rabbimiz! Bizim için nûrumuzu tamamla ve bizim için (günahlarımızı) mağfirette bulun. Şüphesiz ki Sen her bir şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr’sin” diyeceklerdir. “Nasûh” kelimesi; mübâlağa vezinlerindendir ki aslında tevbe edenlerin vasfı iken mecâzî bir isnatla tevbenin sıfatı kılınmıştır. Buna göre mânâ “Tevbe etmek isteyenlerin, kendi nefislerine tevbeyi hakkıyla yerine getirme husûsunda nasîhat etmeleridir.” Gerçi bu kelimenin tefsîrinde “Günahlar sebebiyle kişinin dînî hayâtında açtığı yırtıkları yamayan bir tevbe”; “Hâlis bir tevbe”; “Sâhibinde eseri belli olduğu için, diğer insanlara da örnek olacak nitelikte nasîhatkâr bir tevbe” gibi yirmi küsur farklı mânâ verilmiştir. (el-Âlûsî; el-Beyzâvî)
9﴿ Ey Nebiyy(-i zîşân)! (Kılıç kullanarak) kâfirlerle ve (delil açıklama yoluyla da) münâfıklarla cihâd et ve onlara karşı sert ol. (Çünkü onların dünyâdaki sonları, senin elinle azâba uğramaktır. Âhirette ise) sığınakları da ancak cehennemdir ve o son varılacak yer ne kötü olmuştur.
10﴿ Allâh(-u Te‘âlâ), o kâfir olmuş kimseler için Nûh’un hanımı ile Lût’un hanımını bir örnek olarak açıklamıştır. Bu ikisi Bizim (özel) kullarımız içerisinden sâlih olan o iki kimsenin (nikâhı) altında bulunmakta idiler; fakat o iki kadın (îmân etmeyerek) o ikisine hâinlik ettiler. O ikisi de (peygamber oldukları hâlde) Allâh(ın azâbın)dan (gelecek) en ufak bir şeyi (bile) o iki kadından defedemediler. Böylece (kıyâmet günü onlara): “(Cehenneme) giren (diğer kâfir)lerle birlikte ikiniz de o (cehennem) ateş(in)e girin” denil(eceğine dâir onlar hakkında hüküm veril)di. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; Nûh (Aleyhisselâm)ın hanımının hıyâneti, insanlara kocasının deli olduğunu söylemesi, Lût (Aleyhisselâm)ın hanımının hâinliği ise, eve gelen misâfirleri eşcinsel olan kötü niyetli kavmine bildirmesidir. İmâm-ı Dahhâk (Rahimehullâh)dan rivâyete göreyse, ikisinin de hıyâneti; Allâh-u Te‘âlâ’nın vahiylerini müşriklere ifşâ ederek söz taşımalarıdır. Nâmus bakımından hâinlik ise söz konusu değildir, nitekim İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ): “Hiçbir peygamberin hanımı zinâya düşmedi” (‘Abdürezzâk, et-Tefsîr, rakam:1234) demiştir. (el-Âlûsî)
11﴿ Allâh o îmân etmiş olan kimseler için de Firavun’un hanımını bir örnek olarak açıklamıştır. Hani o kadın: “Ey Rabbim! Senin nezdinde (çok değerli olan) cennette benim için çok kıymetli bir ev binâ et. Beni Firavun’dan ve onun (kâfirliğinden, Senden başkasına ibâdet ve insanları suçsuz yere cezâlandırma gibi kötü) amellerinden kurtar. Yine Sen o zâlimler toplumu (olan Firavun hânedânı)ndan da beni kurtar” demişti. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; hanımı Âsiye’nin Mûsâ (Aleyhisselâm)a îmân ettiğini anlayan Firavun onu cezâlandırmak üzere kendisini sırt üstü yatırıp ellerini ve ayaklarını dört kazığa çaktırmıştı. Göğsü üzerine de büyük bir değirmen taşı yerleştirip onu güneşe karşı bırakmıştı. Bekçiler yanından ayrıldığında ise melekler onu gölgelendiriyordu. İşte Âsiye (vâlidemiz) o sırada bu âyet-i kerîmede zikredilen duâsını yapınca Allâh-u Te‘âlâ kendisi için cennette inciden yapılmış olan köşkünü ona açıp gösterdi ve rûhunu Illiyyîn’e yükselterek onu o azaptan kurtardı. Artık o üzerine bırakılan taş ruhsuz bir bedenin üzerinde kalmış oldu. Bundan anlaşıldığına göre; sıkıntılı anlarda Allâh-u Te‘âlâ’ya sığınmak ve O’ndan kurtuluş istemek sâlihlerin sîretinden ve nebîlerin sünnetindendir! Şu bilinsin ki; Âsiye (Radıyallâhu Anhâ)yı metheden bâzı hadîs-i şerîfler vardır. Nitekim İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Cennet ehlinin kadınlarının en üstünü; Huveylid kızı Hadîce, Muhammed kızı Fâtıme, Firavun’un hanımı Müzâhim kızı Âsiye ve İmrân kızı Meryem’dir. Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü ise; tiridin, diğer yemeklere üstünlüğü gibidir!” buyurmuştur. (Ahmed ibnü Hanbel, el-Müsned, rakam:2668, 4/409; el-Buhârî, Enbiyâ:33, rakam:3230, 3/1252)
12﴿ İmrân kızı o Meryem’i de (Allâh müminler için bir örnek yapmıştır) ki; o (Meryem helâl ve haram olan her türlü ilişkiden tenâsül uzvunu ve) fercini korumuştu da Biz (diriltme sıfatımızdan ibâret olan) rûhumuzdan (Cibrîl vâsıtasıyla) onun (yakasının) içerisine üfle(yerek onun rahminde Îsâ’yı vâr et)miştik. Üstelik o (Meryem), Rabbinin (İdrîs nebîye ve diğer peygamberlere indirmiş olduğu sahîfelerde bulunan âyetlerin bütün) kelimelerini ve (Tevrât, İncîl, Zebûr’dan ibâret tüm) kitablarını (doğrulayıp) tasdîk etmişti, zâten o kadın, ibâdete devâm edenlerden biri olmuştu. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; bu âyet-i celîlede Allâh-u Te‘âlâ’ya isnâd edilen “Rûh”tan maksad; O’nun fiilî (izâfî) sıfatlarından olan “İhyâ (diriltme ve can verme)” vasfıdır. Yoksa Allâh-u Te‘âlâ canlılarda bulunan mânâda rûha sâhip olmaktan münezzehtir. Yine burada “Nefh (üfleme)” fiilinin Allâh-u Te‘âlâ’ya isnâdı mecâzdır. Zîrâ Meryem Sûresi’nin 17. âyet-i kerîmesinde Allâh-u Te‘âlâ’nın Meryem (Aleyhesselâm)a Cibrîl (Aleyhisselâm)ı gönderdiği ve “(Elbisesinin yakasının içine) üfleme” fiilini ona yaptırdığı açıkça zikredilmiştir. Dolayısıyla “Nefh” fiilinin Cibrîl (Aleyhisselâm)a isnâdı hakîkat, Allâh-u Te‘âlâ’ya isnâdı ise mecâzdır. (el-Hâkim, el-Müstedrek, rakam:4156, 2/648; el-Beyhakî, el-Esmâ, rakam:773, 2/210; el-Âlûsî, 17/184)
سُورَةُ التَّحْر۪يمِ
الجزء ٢٨
٥٦٠
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا تُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ تَوْبَةً نَصُوحًاۜ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللّٰهُ النَّبِيَّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۚ نُورُهُمْ يَسْعٰى بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَاۚ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٨
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ﴿٩
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا امْرَاَتَ نُوحٍ وَامْرَاَتَ لُوطٍۜ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا وَق۪يلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِل۪ينَ ﴿١٠
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا امْرَاَتَ فِرْعَوْنَۢ اِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ ل۪ي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّن۪ي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِه۪ وَنَجِّن۪ي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ ﴿١١
وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرٰنَ الَّت۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا ف۪يهِ مِنْ رُوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِه۪ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِت۪ينَ ﴿١٢
Tahrîm Sûresi
560
Cuz 28
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا تُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ تَوْبَةً نَصُوحًاۜ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللّٰهُ النَّبِيَّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۚ نُورُهُمْ يَسْعٰى بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَاۚ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٨
8﴿ Ey o îmân etmiş olan kimseler! Allâh’a (bir daha günahlara dönmemeye azmederek çok ihlâslı olan) nasûh bir tevbe ile tevbe edin. (Böyle yaparsanız) kesin oldu ki; Rabbiniz kötü işlerinizi sizden tamâmen örtecek ve o Rasûlü, bir de onunla birlikte îmân etmiş olan kimseleri Allâh’ın rezîl(-ü rüsvay) etmeyeceği bir günde sizi (köşklerinin ve ağaçlarının) altlarından sürekli ırmaklar akmakta olan çok kıymetli cennetlere girdirecektir. (Sırât’ı geçerlerken) onların nûru ön (cihet)lerinde ve sağ (taraf)larında (kendilerinden önce) koşacaktır. Onlar (münâfıkların nûrunun söndüğünü görünce): “Ey Rabbimiz! Bizim için nûrumuzu tamamla ve bizim için (günahlarımızı) mağfirette bulun. Şüphesiz ki Sen her bir şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr’sin” diyeceklerdir. “Nasûh” kelimesi; mübâlağa vezinlerindendir ki aslında tevbe edenlerin vasfı iken mecâzî bir isnatla tevbenin sıfatı kılınmıştır. Buna göre mânâ “Tevbe etmek isteyenlerin, kendi nefislerine tevbeyi hakkıyla yerine getirme husûsunda nasîhat etmeleridir.” Gerçi bu kelimenin tefsîrinde “Günahlar sebebiyle kişinin dînî hayâtında açtığı yırtıkları yamayan bir tevbe”; “Hâlis bir tevbe”; “Sâhibinde eseri belli olduğu için, diğer insanlara da örnek olacak nitelikte nasîhatkâr bir tevbe” gibi yirmi küsur farklı mânâ verilmiştir. (el-Âlûsî; el-Beyzâvî)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ﴿٩
9﴿ Ey Nebiyy(-i zîşân)! (Kılıç kullanarak) kâfirlerle ve (delil açıklama yoluyla da) münâfıklarla cihâd et ve onlara karşı sert ol. (Çünkü onların dünyâdaki sonları, senin elinle azâba uğramaktır. Âhirette ise) sığınakları da ancak cehennemdir ve o son varılacak yer ne kötü olmuştur.
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا امْرَاَتَ نُوحٍ وَامْرَاَتَ لُوطٍۜ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا وَق۪يلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِل۪ينَ ﴿١٠
10﴿ Allâh(-u Te‘âlâ), o kâfir olmuş kimseler için Nûh’un hanımı ile Lût’un hanımını bir örnek olarak açıklamıştır. Bu ikisi Bizim (özel) kullarımız içerisinden sâlih olan o iki kimsenin (nikâhı) altında bulunmakta idiler; fakat o iki kadın (îmân etmeyerek) o ikisine hâinlik ettiler. O ikisi de (peygamber oldukları hâlde) Allâh(ın azâbın)dan (gelecek) en ufak bir şeyi (bile) o iki kadından defedemediler. Böylece (kıyâmet günü onlara): “(Cehenneme) giren (diğer kâfir)lerle birlikte ikiniz de o (cehennem) ateş(in)e girin” denil(eceğine dâir onlar hakkında hüküm veril)di. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; Nûh (Aleyhisselâm)ın hanımının hıyâneti, insanlara kocasının deli olduğunu söylemesi, Lût (Aleyhisselâm)ın hanımının hâinliği ise, eve gelen misâfirleri eşcinsel olan kötü niyetli kavmine bildirmesidir. İmâm-ı Dahhâk (Rahimehullâh)dan rivâyete göreyse, ikisinin de hıyâneti; Allâh-u Te‘âlâ’nın vahiylerini müşriklere ifşâ ederek söz taşımalarıdır. Nâmus bakımından hâinlik ise söz konusu değildir, nitekim İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ): “Hiçbir peygamberin hanımı zinâya düşmedi” (‘Abdürezzâk, et-Tefsîr, rakam:1234) demiştir. (el-Âlûsî)
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا امْرَاَتَ فِرْعَوْنَۢ اِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ ل۪ي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّن۪ي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِه۪ وَنَجِّن۪ي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ ﴿١١
11﴿ Allâh o îmân etmiş olan kimseler için de Firavun’un hanımını bir örnek olarak açıklamıştır. Hani o kadın: “Ey Rabbim! Senin nezdinde (çok değerli olan) cennette benim için çok kıymetli bir ev binâ et. Beni Firavun’dan ve onun (kâfirliğinden, Senden başkasına ibâdet ve insanları suçsuz yere cezâlandırma gibi kötü) amellerinden kurtar. Yine Sen o zâlimler toplumu (olan Firavun hânedânı)ndan da beni kurtar” demişti. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; hanımı Âsiye’nin Mûsâ (Aleyhisselâm)a îmân ettiğini anlayan Firavun onu cezâlandırmak üzere kendisini sırt üstü yatırıp ellerini ve ayaklarını dört kazığa çaktırmıştı. Göğsü üzerine de büyük bir değirmen taşı yerleştirip onu güneşe karşı bırakmıştı. Bekçiler yanından ayrıldığında ise melekler onu gölgelendiriyordu. İşte Âsiye (vâlidemiz) o sırada bu âyet-i kerîmede zikredilen duâsını yapınca Allâh-u Te‘âlâ kendisi için cennette inciden yapılmış olan köşkünü ona açıp gösterdi ve rûhunu Illiyyîn’e yükselterek onu o azaptan kurtardı. Artık o üzerine bırakılan taş ruhsuz bir bedenin üzerinde kalmış oldu. Bundan anlaşıldığına göre; sıkıntılı anlarda Allâh-u Te‘âlâ’ya sığınmak ve O’ndan kurtuluş istemek sâlihlerin sîretinden ve nebîlerin sünnetindendir! Şu bilinsin ki; Âsiye (Radıyallâhu Anhâ)yı metheden bâzı hadîs-i şerîfler vardır. Nitekim İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Cennet ehlinin kadınlarının en üstünü; Huveylid kızı Hadîce, Muhammed kızı Fâtıme, Firavun’un hanımı Müzâhim kızı Âsiye ve İmrân kızı Meryem’dir. Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü ise; tiridin, diğer yemeklere üstünlüğü gibidir!” buyurmuştur. (Ahmed ibnü Hanbel, el-Müsned, rakam:2668, 4/409; el-Buhârî, Enbiyâ:33, rakam:3230, 3/1252)
وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرٰنَ الَّت۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا ف۪يهِ مِنْ رُوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِه۪ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِت۪ينَ ﴿١٢
12﴿ İmrân kızı o Meryem’i de (Allâh müminler için bir örnek yapmıştır) ki; o (Meryem helâl ve haram olan her türlü ilişkiden tenâsül uzvunu ve) fercini korumuştu da Biz (diriltme sıfatımızdan ibâret olan) rûhumuzdan (Cibrîl vâsıtasıyla) onun (yakasının) içerisine üfle(yerek onun rahminde Îsâ’yı vâr et)miştik. Üstelik o (Meryem), Rabbinin (İdrîs nebîye ve diğer peygamberlere indirmiş olduğu sahîfelerde bulunan âyetlerin bütün) kelimelerini ve (Tevrât, İncîl, Zebûr’dan ibâret tüm) kitablarını (doğrulayıp) tasdîk etmişti, zâten o kadın, ibâdete devâm edenlerden biri olmuştu. Tefsîrlerde zikredildiğine göre; bu âyet-i celîlede Allâh-u Te‘âlâ’ya isnâd edilen “Rûh”tan maksad; O’nun fiilî (izâfî) sıfatlarından olan “İhyâ (diriltme ve can verme)” vasfıdır. Yoksa Allâh-u Te‘âlâ canlılarda bulunan mânâda rûha sâhip olmaktan münezzehtir. Yine burada “Nefh (üfleme)” fiilinin Allâh-u Te‘âlâ’ya isnâdı mecâzdır. Zîrâ Meryem Sûresi’nin 17. âyet-i kerîmesinde Allâh-u Te‘âlâ’nın Meryem (Aleyhesselâm)a Cibrîl (Aleyhisselâm)ı gönderdiği ve “(Elbisesinin yakasının içine) üfleme” fiilini ona yaptırdığı açıkça zikredilmiştir. Dolayısıyla “Nefh” fiilinin Cibrîl (Aleyhisselâm)a isnâdı hakîkat, Allâh-u Te‘âlâ’ya isnâdı ise mecâzdır. (el-Hâkim, el-Müstedrek, rakam:4156, 2/648; el-Beyhakî, el-Esmâ, rakam:773, 2/210; el-Âlûsî, 17/184)