v13.9.26 Geliştirme Notları
Kasas Sûresi
389
Cuz 20
﴾36﴿ Nihâyet Mûsâ onlara (mânâları) çok açık oldukları hâlde âyetlerimizi getirince (inanacakları yerde): “İşte bu ancak (ilk olarak senin tarafından) uydurul(up uygulanır ol)muş büyük bir büyüdür. (Kendimiz bunun bir benzerini görmediğimiz gibi) evvelki babalarımız (ve atalarımız zamânın)da da işte bunu(n gibi büyüler yapabilen sâhirlerde peygamberlik iddiâsında bulunan biri olduğunu) işitmedik” dediler.
﴾37﴿ Mûsâ dedi ki: “Benim Rabbim, Kendi tarafından hidâyet (ve dosdoğru yol rehberi) getirmiş olan kişiyi de, o (dünyâ) yurdun(un güzel) âkıbeti (olan cennet) kendisine mahsus olacak kimseyi de çok iyi bilendir. (Dolayısıyla haklıyı haksızdan ayıracak da ancak O’dur.) Gerçekten hakîkat şu ki; o (gördükleri mûcizelere rağmen îmân etmeyerek o âyetlere haksızlık eden) zâlimler felâh bulamayacaktır (ve onlar hiçbir isteklerine kavuşamayacak ve hiçbir korkularından kurtulamayacaktır).
﴾38﴿ (Mûsâ (Aleyhisselâm)ın açık mûcizeleri karşısında kendisini aşağılık gören ve üstünlüğü yüksek binâ yapmakta sanan) Firavun (kavminin eşrâfını toplayarak): “Ey ulu kişiler! Ben sizin için kendimden başka bir ilâh (bulunduğunu bu zamâna kadar tanımadım) bilmedim; haydi ey Hâmân! Benim için çamur üzerine ateş yak(ıp tuğlalar yap) da, (onları kullanarak) bana âit büyük ve görkemli bir binâ yap! Umulur ki ben Mûsâ’nın (‘Âlemlerin Rabbi’ diye dâimâ Kendisinden bahsettiği) İlâhına doğru yükselirim. Gerçi şüphesiz ben onu(n) elbette yalan söyleyenlerden biri (olduğunu) sanıyorum (dolayısıyla kendisinin bir İlâhı bulunduğu ve onu elçi olarak bize gönderdiği iddiâsı bâtıl da olabilir)” dedi.
﴾39﴿ Böylece o (Firavun) ve orduları (Mısır ve civârındaki) o toprakta (şeref ve îtibârı âilelerine mahsus görüp, kendileri dışındaki herkesi köle yerine koyup) haksız olarak iyice büyüklendi(ler) ve zannettiler ki gerçekten kendileri (ölümlerinin ardından diriltilerek) ancak Bize döndürülmeyecekler.
﴾40﴿ Bunun üzerine Biz onu da ordularını da yakaladık ve onları o (kızıl)denizin içerisine (fırlatıp) attık (da orada yüz binlerce kâfiri bir anda boğuverdik)! Şimdi bak ki; o zâlimlerin (fecî) âkıbeti nasıl olmuş?!
﴾41﴿ Biz onları(n sâhip oldukları irâde ve kudreti, insanları saptırma yolunda kullandıklarını gördüğümüz için onları) o (cehennem) ateş(in)e (sürükleyecek kötülüklere bizzât) kendileri dâvet etmekte olan birtakım önderler yaptık. Kıyâmet gününde ise (azaptan kurtulmaları için hiçbir şekilde) yardım olunmayacaklardır.
﴾42﴿ Ayrıca Biz işte (aldanmış oldukları) bu dünyâda (yüce Zâtımızdan, ayrıca melekler ve müminler tarafından) büyük bir lâneti onların peşine taktık. Kıyâmet gününde ise özellikle onlar (gözleri mavi, suratları ise simsiyah bir hâle getirilerek) çirkinleştirilen kimselerdendir.
﴾43﴿ Andolsun ki; elbette (Nûh, Hûd, Sâlih ve Lût kavimleri gibi) evvelki asırlar (halkın)ı helâk etmemizin ardından gerçekten Biz Mûsâ’ya o (Tevrât) Kitâb’ı(nı), insanlar için (kalp gözlerini açacak) basîretler, ayrıca (cennete kavuşturacak hükümleri öğreten) tam bir hidâyet (rehberi) ve (kendisiyle amel edenler hakkında) büyük bir rahmet (vesîlesi) olarak verdik. Tâ ki o (dönemde buluna)nlar iyice öğütlensinler (de gereğiyle amel etsinler). Burada; Tevrât’la ilgili zikredilen övgüler, kendi döneminde bulunan insanlara âittir. Dolayısıyla Müslümanların bugün Tevrât’tan alacakları hiçbir hidâyet yoktur. Nitekim: “Bir kere Ömer (Radıyallâhu Anh) ilmini artırmak için Tevrât’ı inceleme konusunda izin isteyince Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), öfkesi yüzünde belirecek şekilde gazaplanarak: “Mûsâ (bugün) diri olsaydı onun da ancak bana tâbi olması gerekecekti” buyurunca, Ömer (Radıyallâhu Anh) pişmân olarak o hususta topladığı sayfaları elinden atmıştır.” (Ahmed ibnü Hanbel, el-Müsned, rakam:15156, 23/349) Zâten bugün Yahûdîlerin ellerinde bulunan Tevrât, Mûsâ (Aleyhisselâm)a indirilenin aynısı olmayıp, artırma ve eksiltme yoluyla tahrife uğramış bir kitaptır. Allâme İbnü Hacer (Rahimehullâh)ın da beyân ettiği gibi; günümüz insanının Kur’ân’dan önce gönderilen Tevrât ve İncîl gibi semâvî kitapları gözden geçirmesi haramdır. (İbnü Hacer el-Heytemî, Tuhfetü’l-muhtâc, 1/178; el-Âlûsî, 20/198) Dolayısıyla bâzı meâl sâhiplerinin, hiçbir tahrife uğramamış Kur’ân âyetlerini, ekserîsi değiştirilmiş olan Tevrât ve İncîl’deki konularla mukāyese ederek tefsir etme gayretine girmelerinin ve rakamlarla gönderme yaparak okuyucuları oralara bakmaya teşvik etmelerinin haram olduğu ortaya çıkmıştır!
سُورَةُ الْقَصَصِ
الجزء ٢٠
٣٨٩
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُفْتَرًى وَمَا سَمِعْنَا بِهٰذَا ف۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّل۪ينَ ﴿٣٦﴾
وَقَالَ مُوسٰى رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِه۪ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ ﴿٣٧﴾
وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَاُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْر۪يۚ فَاَوْقِدْ ل۪ي يَا هَامَانُ عَلَى الطّ۪ينِ فَاجْعَلْ ل۪ي صَرْحًا لَعَلّ۪ٓي اَطَّلِعُ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰىۙ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ﴿٣٨﴾
وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ ﴿٣٩﴾
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ ﴿٤٠﴾
وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ لَا يُنْصَرُونَ ﴿٤١﴾
وَاَتْبَعْنَاهُمْ ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةًۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوح۪ينَ۟ ﴿٤٢﴾
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْاُو۫لٰى بَصَٓائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ﴿٤٣﴾
Kasas Sûresi
389
Cuz 20
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُفْتَرًى وَمَا سَمِعْنَا بِهٰذَا ف۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّل۪ينَ ﴿٣٦﴾
﴾36﴿ Nihâyet Mûsâ onlara (mânâları) çok açık oldukları hâlde âyetlerimizi getirince (inanacakları yerde): “İşte bu ancak (ilk olarak senin tarafından) uydurul(up uygulanır ol)muş büyük bir büyüdür. (Kendimiz bunun bir benzerini görmediğimiz gibi) evvelki babalarımız (ve atalarımız zamânın)da da işte bunu(n gibi büyüler yapabilen sâhirlerde peygamberlik iddiâsında bulunan biri olduğunu) işitmedik” dediler.
وَقَالَ مُوسٰى رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِه۪ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ ﴿٣٧﴾
﴾37﴿ Mûsâ dedi ki: “Benim Rabbim, Kendi tarafından hidâyet (ve dosdoğru yol rehberi) getirmiş olan kişiyi de, o (dünyâ) yurdun(un güzel) âkıbeti (olan cennet) kendisine mahsus olacak kimseyi de çok iyi bilendir. (Dolayısıyla haklıyı haksızdan ayıracak da ancak O’dur.) Gerçekten hakîkat şu ki; o (gördükleri mûcizelere rağmen îmân etmeyerek o âyetlere haksızlık eden) zâlimler felâh bulamayacaktır (ve onlar hiçbir isteklerine kavuşamayacak ve hiçbir korkularından kurtulamayacaktır).
وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَاُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْر۪يۚ فَاَوْقِدْ ل۪ي يَا هَامَانُ عَلَى الطّ۪ينِ فَاجْعَلْ ل۪ي صَرْحًا لَعَلّ۪ٓي اَطَّلِعُ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰىۙ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ﴿٣٨﴾
﴾38﴿ (Mûsâ (Aleyhisselâm)ın açık mûcizeleri karşısında kendisini aşağılık gören ve üstünlüğü yüksek binâ yapmakta sanan) Firavun (kavminin eşrâfını toplayarak): “Ey ulu kişiler! Ben sizin için kendimden başka bir ilâh (bulunduğunu bu zamâna kadar tanımadım) bilmedim; haydi ey Hâmân! Benim için çamur üzerine ateş yak(ıp tuğlalar yap) da, (onları kullanarak) bana âit büyük ve görkemli bir binâ yap! Umulur ki ben Mûsâ’nın (‘Âlemlerin Rabbi’ diye dâimâ Kendisinden bahsettiği) İlâhına doğru yükselirim. Gerçi şüphesiz ben onu(n) elbette yalan söyleyenlerden biri (olduğunu) sanıyorum (dolayısıyla kendisinin bir İlâhı bulunduğu ve onu elçi olarak bize gönderdiği iddiâsı bâtıl da olabilir)” dedi.
وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ ﴿٣٩﴾
﴾39﴿ Böylece o (Firavun) ve orduları (Mısır ve civârındaki) o toprakta (şeref ve îtibârı âilelerine mahsus görüp, kendileri dışındaki herkesi köle yerine koyup) haksız olarak iyice büyüklendi(ler) ve zannettiler ki gerçekten kendileri (ölümlerinin ardından diriltilerek) ancak Bize döndürülmeyecekler.
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ ﴿٤٠﴾
﴾40﴿ Bunun üzerine Biz onu da ordularını da yakaladık ve onları o (kızıl)denizin içerisine (fırlatıp) attık (da orada yüz binlerce kâfiri bir anda boğuverdik)! Şimdi bak ki; o zâlimlerin (fecî) âkıbeti nasıl olmuş?!
وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ لَا يُنْصَرُونَ ﴿٤١﴾
﴾41﴿ Biz onları(n sâhip oldukları irâde ve kudreti, insanları saptırma yolunda kullandıklarını gördüğümüz için onları) o (cehennem) ateş(in)e (sürükleyecek kötülüklere bizzât) kendileri dâvet etmekte olan birtakım önderler yaptık. Kıyâmet gününde ise (azaptan kurtulmaları için hiçbir şekilde) yardım olunmayacaklardır.
وَاَتْبَعْنَاهُمْ ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةًۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوح۪ينَ۟ ﴿٤٢﴾
﴾42﴿ Ayrıca Biz işte (aldanmış oldukları) bu dünyâda (yüce Zâtımızdan, ayrıca melekler ve müminler tarafından) büyük bir lâneti onların peşine taktık. Kıyâmet gününde ise özellikle onlar (gözleri mavi, suratları ise simsiyah bir hâle getirilerek) çirkinleştirilen kimselerdendir.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْاُو۫لٰى بَصَٓائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ﴿٤٣﴾
﴾43﴿ Andolsun ki; elbette (Nûh, Hûd, Sâlih ve Lût kavimleri gibi) evvelki asırlar (halkın)ı helâk etmemizin ardından gerçekten Biz Mûsâ’ya o (Tevrât) Kitâb’ı(nı), insanlar için (kalp gözlerini açacak) basîretler, ayrıca (cennete kavuşturacak hükümleri öğreten) tam bir hidâyet (rehberi) ve (kendisiyle amel edenler hakkında) büyük bir rahmet (vesîlesi) olarak verdik. Tâ ki o (dönemde buluna)nlar iyice öğütlensinler (de gereğiyle amel etsinler). Burada; Tevrât’la ilgili zikredilen övgüler, kendi döneminde bulunan insanlara âittir. Dolayısıyla Müslümanların bugün Tevrât’tan alacakları hiçbir hidâyet yoktur. Nitekim: “Bir kere Ömer (Radıyallâhu Anh) ilmini artırmak için Tevrât’ı inceleme konusunda izin isteyince Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), öfkesi yüzünde belirecek şekilde gazaplanarak: “Mûsâ (bugün) diri olsaydı onun da ancak bana tâbi olması gerekecekti” buyurunca, Ömer (Radıyallâhu Anh) pişmân olarak o hususta topladığı sayfaları elinden atmıştır.” (Ahmed ibnü Hanbel, el-Müsned, rakam:15156, 23/349) Zâten bugün Yahûdîlerin ellerinde bulunan Tevrât, Mûsâ (Aleyhisselâm)a indirilenin aynısı olmayıp, artırma ve eksiltme yoluyla tahrife uğramış bir kitaptır. Allâme İbnü Hacer (Rahimehullâh)ın da beyân ettiği gibi; günümüz insanının Kur’ân’dan önce gönderilen Tevrât ve İncîl gibi semâvî kitapları gözden geçirmesi haramdır. (İbnü Hacer el-Heytemî, Tuhfetü’l-muhtâc, 1/178; el-Âlûsî, 20/198) Dolayısıyla bâzı meâl sâhiplerinin, hiçbir tahrife uğramamış Kur’ân âyetlerini, ekserîsi değiştirilmiş olan Tevrât ve İncîl’deki konularla mukāyese ederek tefsir etme gayretine girmelerinin ve rakamlarla gönderme yaparak okuyucuları oralara bakmaya teşvik etmelerinin haram olduğu ortaya çıkmıştır!